SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

‘S-400’ler barışı garantilemek için’

“Biz S-400 alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, savunma sanayiini geliştirmeye yönelik diğer tüm atılımların amacının da aynı olduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi tedarikinin keyfi değil, bir zorunluluk olduğunu, tamamen kendi toprakları içinde ve bölgesinde barışı koruma amaçlı olduğunu belirterek, “Biz, S-400’leri alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve kendi milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” dedi.

Erdoğan, gazete ve televizyon kanallarının genel yayın yönetmenleri, bazı yazar ve akademisyenlerle dün Vahdettin Köşkü’nde bir araya geldi.

S-400 tanıtım filminin gösterilmesinin ardından konuşan Erdoğan, daha sonra soruları yanıtladı. Türkiye’nin milli güvenliği ve egemenlik hakları bakımından önemli bir tartışma olan S-400 tedariki konusunda gösterdikleri onurlu duruş için basına teşekkür etti. Türkiye’nin uzunca bir zamandır, milli bir meselesi üzerinde, her kesimden insanıyla, kurumuyla böylesine güçlü bir birlikteliği ortaya koyamadığını dile getiren Erdoğan, “Ülkemizin, S-400 alımı ve bu çerçevede süren tartışmalar bize, milletimizin sağduyusu ve irfanı ile bunların sesi olduğuna inandığım medya duyarlılığının tüm gücüyle ayakta olduğunu göstermiştir. İnşallah 82 milyon olarak hepimizin ortak geleceğini ilgilendiren diğer hususlarda da benzer bir kenetlenme ortaya koyacağımıza inanıyorum” diye konuştu.

‘Olgulara dayalı’

Türkiye’nin milli güvenlik hassasiyetlerinin, herhangi bir vehme veya örtülü başka bir amaca değil, tamamen olgulara dayalı olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti: “Coğrafyamız, binlerce yıldır hep bir cazibe merkezi olmuştur. Ecdadımızın bu topraklara girişi de öyle kolay gerçekleşmemiştir. Biz bu coğrafyayı yönetmek üzere geldiğimizden beri kesintisiz bir mücadele içindeyiz. Bu toprakları vatan kılma çabamıza yönelik tehditler daima olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Tabii bu tehditlerin niteliği, döneme, şartlara, ittifak ilişkilerine göre farklılık göstermektedir... Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan gibi küçük bir devlete değil, onu üzerimize gönderen geri plandaki dönemin devasa güçlerine karşı kazandığımız zaferle kurulmuştur.”

‘Patriot satmadılar’

Türkiye’nin, savunma sistemlerini satın almak için ABD’ye başvurduğunu belirten Erdoğan, “Dönemin başkanı Sayın Obama başta olmak üzere Amerikalı yetkililerle bu meseleyi defalarca konuştuk. Talebimizi ifade ettik. Maalesef, bize o zaman Patriotlar satılmadı” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, “Uzun ve çetrefilli görüşmeler neticesinde Rusya ile S-400 alım satım konusunda mutabık kaldık” dedi.

‘Koridoru kırdık’

Bu sürede Suriye krizinin giderek derinleştiğini ve Türkiye için yeni tehditler üreten bir bataklık haline dönüştüğünü vurgulayan Erdoğan, “Sınırlarımız boyunca oluşturulmaya çalışılan terör koridorunun batı kanadını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla önemli ölçüde kırdık... Rejimin daha önce Halep, Hama, Dera gibi yerlerde yaptığı katliamların, İdlib’de de tekrarlanmasının önüne geçmek için Rusya ve İran ile üçlü bir mekanizma oluşturduk. Her ne kadar rejim sürekli ateşkesi ihlal ediyor olsa da İdlib’in güvenliğini sağlama konusunda Rusya ile anlayış birliğini koruyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Erdoğan, bölgedeki gözlem noktalarına rejim saldırılarının devam etmesi halinde karşılık vermek yerine, birtakım çözümler üretmenin gerektiğini taraflara açıkça ifade ettiklerini vurguladı.

‘Kandil kalmayacak’

Kuzey Irak’ta Pençe ve Pençe-2 harekâtlarının başarıyla devam ettiğini söyleyen Erdoğan, “Bu sürecin sonunda artık Kandil diye bir tehdit kaynağı kalmayacağına da inanıyorum. Kandil’e alternatif Sincar’ı inşa etmeye çalıştılar. Orası da şu anda temizlenmiş durumda. Ve bunu da başaramadılar. Temennimiz o dur ki başaramayacaklar. Böylece Fırat’ın doğusunda kökleştirmeye çalıştıkları terör koridorunun doğu ucunu da kapatmış olacağız” diye konuştu.

‘Bir zorunluluk’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, S-400’lerin gelişiyle ilgili olarak da şunları söyledi: “Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi tedarikinin tamamen kendi toprakları içinde ve bölgesinde barışı koruma amaçlı olduğunu göstermektedir. Biz, S-400’leri alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve kendi milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Savunma sanayimizi geliştirmeye yönelik diğer tüm atılımlarımızın da amacı budur. Evet bizim tüm hazırlıklarımızın gayesi şu anda barışı korumaktır.”

Türkiye için siyasette ve ekonomide özellikle de savunma sanayinde güçlü olmanın bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu belirten Erdoğan, “Uzağa gitmeye gerek yok. Şöyle, çeyrek asır önce Bosna Hersek ve Kuveyt, daha yakın tarihte Irak, Suriye, Ukrayna, Yemen, Katar meseleleri, İsrail’in bölgedeki yayılmacılığının yol açtığı sorunlar, güçlü olunmadığında nasıl bir sonuçla karşılaşılacağına işaret ediyor” diye konuştu.

‘Tarihimizin en önemli anlaşması’

(S-400 sevkiyatı sırasında sanıyorum 24 batarya geldi. Atılacak füzeler de Rusya’dan mı gelecek, burada mı üretilecek? Ayrıca, aktive edildiğinde Ruslar onu görecek mi? Sadece Türkiye’nin kontrolünde mi olacak?) Rusya ile bağlantılı olan konularda biz bütün hassasiyetlerimizi kendileriyle konuştuk. Süreklilik tabii ki olacak. Zira etrafımızda bizler için tehdit oluşturan bazı ülkeler varsa, bunlara karşı bizler de tedbirimizi almak durumundayız. Bunların hepsi bu tedbirin birer ön ayaklarıdır. (Rusya ile muhtemel bir sorunda bu savunma sistemi Rusya’ya karşı da kullanabilecek miyiz?) Kontrolü tamamen bize aittir. Silahlı Kuvvetlerimiz tamamen bu kontrolü elinde tutacaktır. Yazılım konuları filan bunların hepsi de ortak üretimle ilgili süreçtir. O süreçte bu adımlar atılacaktır. 100 kadar arkadaşımızı oraya gönderdik. Eğitimlerini aldılar. Kendileri de eğitmen oldular... Ben inanıyorum ki tarihimizin en önemli anlaşması, S-400 anlaşmasıdır. Çünkü bu, bir pazar olma mantığı değildir. Bu aynı zamanda bir ortak olma ve üretime beraber geçme sürecidir. S-400’lerle birlikte Türkiye düşmana korku verecektir. (S-400 ödemesi dolarla mı yoksa rubleyle mi?) Bu alımla ilgili olarak maalesef rubleye tam manasıyla geçemedik. Bu konuyla ilgili Merkez Bankalarımızın ortaya koyduğu tavır, bu işin gecikmesine neden oldu. Liderler olarak biz yerli paramıza geçiş yapalım istiyoruz. Ama bu bürokratik oligarşi diyoruz ya işte bu noktada onlar devreye giriyor. Bunu aşacağız.

‘NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ TÜRKİYE’YE VERİLMELİ’

Türkiye’nin son dönemde Arap coğrafyasında yaşanan trajik gelişmelerin bir parçası yapılmaya çalışıldığının da inkar edilemez bir gerçek olduğunu vurgulayan Erdoğan, Türkiye’nin, Cumhuriyet döneminde binlerce yıllık devlet tecrübesi, kadim medeniyet geleneği, güçlü tarih ve kültür birikimi sayesinde zaman zaman küçük yaralar almış olsa da bu tuzakların hiç birine düşmeden günümüze kadar geldiğini, izlediği tutarlı ve ahlaki politikadan taviz vermediğini belirtti.

Suriye başta olmak üzere bölgedeki çatışmalar ve krizlerden kaçan 4,5 milyona yakın insanın Türkiye’de sükunetle barındırılıyor olmasının dahi başlı başına bir başarı olduğunu dile getiren Erdoğan, “Aslında Türkiye’ye tamamen kendi fedakarlığı ile yürüttüğü bu sığınmacı politikası sebebiyle Nobel Barış Ödülü verilmesi gerekir... ‘Nobel’ dediğiniz zaman ‘adalet’ diyorlar. Türkiye’den başka bunu dünyada yapan bir başka ülke var mı? Yok. Peki niçin bu konu ele alınmıyor veya niçin değerlendirmeye tabi tutulmuyor. Bu gayretleri herhangi bir karşılık beklediğimiz için değil sadece kültürümüzün de gereği bu adımları atıyoruz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, Türkiye’nin bölgesini istikrara ve güvenliğe kavuşturma çabaları sebebiyle takdir edilmek yerine cezalandırılmaya çalışıldığını kaydetti.

‘FETÖ VÜCUTTA ADETA METASTAZ YAPMIŞ’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “FETÖ ile mücadelede biz bu işin bittiği kanaatinde değiliz. Zaten olmadık. Çünkü vücutta adeta metastaz yapmış bir kanser mikrobu gibi. Dolayısıyla da bunun tamamen temizlenmesi lazım. Bunun kesinlikle kesilip alınması lazım” dedi. Gazetecilerin FETÖ ile mücadele konusundaki sorularını yanıtlayan Erdoğan, şunları söyledi: “15 Temmuz konusunda hala bizi anlamak istemeyenler var. Çok yakın bazı dostlar bile bakıyorsunuz, ‘İşte bunların üzerine bu şekilde gitmek doğru mudur, değil midir?’ diyenler oluyor. Şu anda biliyorsunuz, yargının ilk derecesinde de zaten kararlar verilmeye başlandı, veriliyor. Ama FETÖ ile mücadelede biz bu işin bittiği kanaatinde değiliz. Zaten olmadık. Çünkü adeta metastaz yapmış bir kanser mikrobu gibi. Dolayısıyla da bunun tamamen temizlenmesi lazım. Bunun kesinlikle kesilip alınması lazım. Gün geçmiyor ki, televizyonlarda ‘Şu kadar FETÖ’cü gözaltına alındı. Şu kadarı tutuklandı’ haberleri çıkmasın. Devam ediyor, devam edecek. Demek ki, himmet toplantıları devam ediyor ki, bunlar yakalanıyor. Bu toplantılar olmasa, bunlar yakalanmaz. Yakalandıklarına göre, rahat durmuyorlar. Hala çalışıyorlar. Dolayısıyla biz de devlet olarak bunlar üzerindeki çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Hep söylediğim gibi bu can bu tende oldukça bu mücadeleyi sürdürürüz.”

‘BİRİ HAVA SAVUNMA BİRİ TAARRUZ SİLAHI’

(F-35 ile S-400’ün bir arada kullanılması için bir strateji var mı?) S-400 bir hava savunma sistemidir. F-35 bir taarruz silahıdır. Biz oradaki 9 ortak ülkeden biriyiz. Hatta ortak olmanın ötesinde üretimine katılan ülkeyiz. S-400 farklı bir şey, F-35 farklı bir şey. Biz burada ödemelerimizi en sağlıklı şekilde yapan bir ülkeyiz... Türkiye eğer F-35’ten çıkarsa uçak başı maliyet 7-8 milyon dolar civarında artacak. Kim bundan zarar görecek? Oradaki diğer 8 ülke. Şu anda ben tabii Başkan Sayın Trump’ın altındakilerle vesaire aynı düşüncede olduğuna inanmıyorum. Bunu da en son Osaka’da yaptığımız toplantıda tüm dünya basınının önünde kendi arkadaşlarına filan hepsine çok açık, net söyledi. Temenni ederim ki F-35 konusunda farklı bir istikamette gelişme olmaz. Şimdi zaman zaman bazı yaptırımlardan filan bahsediliyor. Bu konuda da Sayın Trump’tan aldığım izlenimlerden de hareketle söylüyorum. Mesela CAATSA, ikide bir söylüyorlar, CAATSA ile ilgili imzayı Sayın Trump 2017’de attı. CAATSA’nın kapsamı içinde Türkiye yok, böyle bir şey söz konusu değil. Bizim projemiz onun da öncesine gidiyor. Dolayısıyla daha da ileri gidecek olursak, bunun içinde F-35’le ilgili de herhangi bir şey söz konusu değil. Buradan da ben herhangi bir sıkıntı doğacağına inanmıyorum. Başkan Trump’ın CAATSA yaptırımlarından feragat etme ya da erteleme yetkisi var. Tablo böyle olduğuna göre zaten orta yolu bulması gereken Sayın Trump’ın kendisidir. (Amerikan yönetimiyle son birkaç gün içinde herhangi bir temas oldu mu?) Konuyla ilgili olarak savunma bakanımız, Amerikan savunma bakan vekiliyle görüşmeleri oldu. Bu arada gerek Sayın Bolton’la İbrahim Bey, gerekse bu arada gelişmeyle ilgili de Sayın Trump’la da bir görüşme yapmamız söz konusu olabilir.

‘NATO BUNDAN MUTLU OLMALI’

(S-400’ü almamız NATO’nun geleceğini nasıl etkileyecek?) NATO’yu aslında güçlü etkiler. Yani, NATO’nun bundan mutlu, memnun olası lazım. Niye? Bugüne kadar NATO’nun en güçlü ayağı eğer 3-5 ülke varsa bunun bir tanesi Türkiye’dir. Hele hele bu bölgede Türkiye NATO’nun en önemli, en güçlü ayağıdır. Ödeme planlarına baktığımız zaman ABD’den sonra diyebilirim ki iki veya üçüncü sırada en sağlıklı ödeme yapan ülke de Türkiye’dir. Hani Avrupa’nın meşhur zenginleri var ya, onların hiçbirisi bizim gibi ödeme yapmıyor. Biz şu anda neredeyse 3’e filan yaklaştık. Böyle bir ödeme yapıyoruz. En son yaptığımız ödeme 1.9 milyar dolardı. (savunmadaki payımız). Yüzde 2’ye yaklaşmış vaziyetteyiz. Şu anda bizim aldığımız bu S-400’ler malzeme noktasında da, güvenlik, savunma sistemleri noktasında da güçlü olmamız kime güç katacaktır? Aynı zamanda NATO’ya güç katacaktır.

‘D.AKDENİZ’DE ÇÖREKLENMEYE KARŞI SOMUT ADIM ATIYORUZ’

Son dönemde, Türkiye’nin güvenlik hassasiyetini tetikleyen bir diğer gelişmenin de Doğu Akdeniz’de yaşandığını belirten Erdoğan, “Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin, Doğu Akdeniz’deki haklarını, hukuklarını, çıkarlarını yok sayan anlayışın bölgeye çöreklenme çabalarına karşın somut adımlar atıyoruz. Halen Fatih ve Yavuz sondaj gemilerimiz, bunun yanında da Barbaros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma gemimiz, bölgede faaliyetlerini tüm tehditlere aldırmadan sürdürüyor. Tabii Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin unsurlarıyla İHA ve SİHA’larla da güvenliği sağlıyor. Orada çok fazla koparılan kıyametler bizi ilgilendirmiyor. Biz şu an işimize bakıyoruz... Avrupa Birliği yaptırım uygulayacakmış. Ne ise senin yaptırımın, yap. Kusura bakma. Siz bir defa Kuzey Kıbrıs’taki Türklerin haklarını savunmadınız, verdiğiniz sözleri de yerine getirmediniz. Münhasır ekonomik bölge noktasında da Avrupa Birliği hala tek taraflı hareket etmeye devam ediyor. Biz şimdi burada sadece Kuzey Kıbrıs’taki soydaşlarımızla ilgili, onların hukukunu nereden hareket ederek koruyoruz? Garantör ülke olma vasfıyla bu adımı atıyoruz. Buradaki duruşumuz da diktir. Bu duruşumuzu sonuna kadar da koruyacağız... Önce ne yaptırım açıklayacaklarını görelim. Ayrıca genellikle blöf yapıyorlar. Onların sözlerini biz ne kadar ciddiye alacağız. Her söylediklerine de cevap vermemize gerek yoktur. Biz işimize bakalım. (ABD’nin Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne uygulanan silah ambargosunu kaldırması) Bu teklifi getiren zat (Demokrat Parti’li senatör Bob Menendez) Türkiye düşmanı olan bir zattır. Böyle bir zatın senatoya getirmiş olduğu bu teklif Türkiye ile ABD ilişkilerini adeta bozmaya yönelik hesapsız bir tekliftir. Ben inanıyorum ki Sayın Trump bu oyuna gelmeyecektir. Bu oyunu da bozması gereken Sayın Trump’ın buradaki taktikleri olacaktır. Bozması gerekir diye düşünüyorum. Bir senatörün yaklaşımları ABD-Türkiye ilişkilerini asla bozmamalı.

‘KARŞI ÇIKAN ABD SAVUNUCULARI VAR’

İç siyasette bile şu anda S-400 konusunda maalesef adeta Amerika’nın temsilcileri gibi gayret edenler var. Onları savunanlar var. Bu şekilde parlamentomuzun içerisinde hangi düşünceler nasıl tezahür ediyor, hepsi ortada. Bu keyfi değildir, bir zorunluluktur. Medya aracılığıyla gelişmeleri takip eden milletimizin ne kadar doğru, sağlıklı, berrak bilgilere ulaşırsa bu tür meselelerdeki kararlarını da o derece sağlıklı vereceğine inanıyorum. Benim iki özel kavramım var, milli-yerli... Bu ülkede milli duruş sergileyenler var. Yerli duruş sergileyenler var. Ama bu millilikten ve yerlilikten de uzak olanlar var. Bunlar ülke içerisinde Gazi’nin (Atatürk) geçmişte söylediği gibi, bunlar ihanet şebekeleridir. Bu ihanet şebekeleri bugün olduğu gibi yarın da olacak. Bunların ismi Ahmet, Mehmet’tir. Ama haindir.

‘Terbiyesizlik yapıyorlar’

Bizim özellikle bu süreçte ellerindeki en büyük silahları ekonomik yaptırımlardır. Bakıyorsunuz Fitch çıkıyor terbiyesizlik yapıyor. S&P ile alakamız yok ama kendine göre o bir terbiyesizlik yapıyor. Yok kredi derecelendirme kuruluşu olarak notumuzu düşürüyor. Şunu yapıyor, bunu yapıyor... Yeter ki benim milletim notumuzu düşürmesin. Biz buna bakıyoruz.

Yazının devamı...

TOPLUMSAL PROJELERİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ MİLLİYET VE PROJELERİMİZ

Türkiye medyası olarak son birkaç aydır kaçınılmaz bir biçimde siyaset ve seçime kilitlenmiş görünüyoruz.

Oysa dünya medyası devletlerin ‘savaş çığırtkanlık-larına’ rağmen güncel haber koşuşturmasını siyasi haberlerin dışında da arıyor. Bilimsel araştırmaları, teknolojik gelişmeleri önemsiyor, sağlık ve çevre gibi konular daha bir öne çıkmış görünüyor. Özellikle küresel sorunlara inanılmaz kafa yoruyorlar. İklim değişikliği sonucu geleceğe yönelik olası felaketlere işaret eden her tartışmayı, insan sağlığını tehdit eden sorunları manşetlerine taşıyor, bu alandaki projelere katkı sunuyor, kampanyaların, toplumsal projelerin bir parçası olmanın bilinciyle hareket ediyorlar.

Peki, biz ne yapıyoruz?

En iyisini yapmaya çalışıyoruz. Milliyet olarak bu sorunun yanıtı elbette gazetemizde, manşetlere taşıdığımız haberciliğimizdedir. Ama bu madalyonun ‘görünen’ yüzü. Milliyet adına son beş ayda yaptıklarımızın gurur verici özeti ise ‘görünmeyen’de.

Örnek çok.

Bu yıl sporun en iyilerini seçtik. Gillette, Milliyet, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi olarak… Bunu sosyal bir projeye dönüştürmenin gururunu ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki 35.000 çocuğun spor malzemesi ihtiyacına katkı sunarak yaşadık.

***

Çanakkale şehitlerimizden hiçbir dönemde vazgeçmedik. 1960’larda Şehitler Anıtı’nın yapımını, açtığı bağış kampanyasıyla sağlayan ve tüm halkın takdirini kazanan Milliyet olarak bu yıl da Çanakkale Zaferi için bestelenen iki eserin dünya prömiyerine ev sahipliği yaptık.

Gençlere sponsor olduk

Genç okurların sanata yönelmelerini hedefledik. Milliyet Sanat dergisinin iletişim fakültesi öğrencileri ile gerçekleştirdiği bu projemizin amacı gençlerin sanat etkinliklerine katılımını artırmak ve medya sektörüne yeni yetenekler kazandırmak. Gençlerin gözünden yaşadıkları deneyimleri ele aldıkları yazılara da dergide yer vererek… Ve onlara sponsor olduk. Milliyet sanat projeleri kapsamında sadece üniversiteli öğrencilerin yaşadıkları şehirlerde gitmek istedikleri müze/galeri/konser vb. etkinlik biletlerinin değil, bir satranç turnuvasının da sponsorluğunu üstlendik. 47 yıldır kültür sanat hayatımızın nabzını tutan Milliyet Sanat bununla da yetinmedi. Kemer Country ile birlikte heykel sanatındaki yeni arayışlara da kapı araladı.

***

Milliyet’in öncü kimliği Abdi İpekçi’nin, bir dönemin ünlü siyasetçileriyle gerçekleştirdiği röportajlar, ses kayıtları, özel hayatından fotoğrafların gösterildiği sergi ile yine Milliyet Gazetesi’nden Bünyamin Aygün’ün arşivinden çıkan, savaşın yıkım ve parçalanan hayatlarla ilgili fotoğraf sergisi gazetecilik anlayışımızın gururu oldu.

Ve planlarımız var. Çevre bilincini artırmak ve doğaya katkıda bulunmak için… Deniz veya göl kıyısının temizlenmesi, plastik atıkların toplanması gibi yazarlarımızın, okurlarımızın katılımıyla sürdürülebilir eylemlerle geri dönüşüme katkı sağlamayı hedefliyoruz.

***

Toplumsal bilincin oluşmasına katkı sağlayanlardan biri de New York Times. Öyle ki iklim değişikliği ve yarattığı etkilere dikkat çekmek için geçen yıl bir sayısını tamamen bu konuya ayırdı. Ve küresel ısınmayı konu alan tek bir makaleye ver verdi. 5 Ağustos tarihinde çıkan derginin kapağında fotoğraf kullanmadı. Siyah bir zemin üzerinde tek bir cümle yer aldı: “Otuz yıl önce gezegeni kurtarabilirdik.”

Sorunlara dikkat çeken gazetelerin dışında soruna çözüm üreten gazeteler de var. Japonya’da Mainichi Shimbunha gazetesi gibi. Gazete iki yıl önce “yüzde yüz sürdürülebilir bir gazete” projesi hazırladı. Proje gazeteyi al, oku ve toprağa göm kampanyası üzerine kuruldu. İşin sırrı gazetede kullanılan mürekkebin gübre görevi görmesi. Detaylarını verdiler nasıl yapılacağını anlattılar ve tek bir mesaj verdiler:

Okuyup toprağa göm!

Al oku toprağa göm… Çiçek olsun, bitki olsun, ağaç olsun…

Bilginin doğaya geri dönüşümünü konu alan küçük bir kampanya bir anda ülkeye yayıldı ve bir günde 4 milyon insan gazete aldı. Okudu ve toprağa gömdü. Gazete bu projeden medyaya yansıyan bilgilere göre 700 bin dolar kâr sağladı.

Türkiye medyasının da Çevre Bakanlığı, Milli Eğitim ve belediyelerin işbirliği ile böyle bir projeyi hayata geçirmesi mümkün olabilir mi bilmiyorum. Ama sadece İstanbul’da bir yılda tüketilen kâğıdın geri kazandırılırsa, yılda 38 kilometrelik bir alanda bir ton atık kâğıttan 17 ağaçla geri dönüşüm sağlayabildiği de bir gerçek.

***

Yeniçağ sürekli bir devinim istiyor. Neredeyse devrim niteliğinde inanılmaz güzel projelerle ülkeye nefes aldırmak mümkün. Dünyanın dört bir yanında inanılmaz büyüklükteki şirketler, kurumlar toplumsal projelere katkı sağlama yarışına girmiş.

Hem imajlarını yenilemek, hem itibarlarını elinde tutmak, yeniden kazanmak için…

Örneğin IBM, küresel bilim topluluğu üyelerine, çevre ve sağlıkla ilgili büyük ölçekli araştırmaları yürütmeleri için bedelsiz bilgi işlem gücü sağlamakla kalmadı, bu araştırmalara 200 milyon dolar ayırdı.

Microsoft’un kurucusu Bill Gates, Alzheimer hastalığının tedavisi için kullanılmak üzere 100 milyon dolar bağışta bulunacağını açıkladı. Gates daha önce de 20 yıl süresince azınlık çocuklarına 1 milyar dolarlık burs vereceği haberiyle gündeme gelmişti.

Norveçli milyarder iş insanı Kjell Inge Rokke, okyanusları plastik atıklardan arındıracak bir araştırma gemisine 2 milyar dolar olduğu tahmin edilen servetinin çok büyük bölümünü bırakma kararı aldı.

Öncü ve destekçi

Kısacası bu çağ artık toplumsal projelere önayak olma çağı.

Medya artık sadece sorunları dile getirmiyor. Bu kampanyaların ya öncüsü ya da destekçisi olarak yeni medya düzeninde sosyal sorumluluk projeleriyle varlığını sürdürüyor.

New York Times İsviçreli milyarder iş insanı Hansjörg Wyss’in bir makalesine geniş yer ayırdı. Çünkü Wyss temiz hava ve içme suyu kaynaklarının artırılması amacıyla dünya üzerindeki kara parçaları ve okyanusların korunması için servetinin 1 milyar dolarlık bir kısmını bağışlayacağını açıkladı.

Ve NYT şu cümlenin altını çizdi:

“Her birimizin, doğal yaşamın ne kadar korunması gerektiği ile aslında ne kadar az korunduğu arasındaki farktan rahatsız olmamız gerekir”

Bütün bunlardan daha güzel bir haber olabilir mi?

İyi bayramlar…

Yazının devamı...

HABERLERİ ‘GÖZ UCU’YLA OKUMAK!

Haberi sunuş biçiminiz; nasıl kullandığınız, hangi başlığı attığınız, neyi öne çıkarttığınız editöryal tercihlerle oluşur ama bu tercihleri belirleyen sadece yayın politikaları değil, en önemli unsurlardan biri de okurlarıdır. Okur profili o gazetenin en görünür kimliğidir!

Adolph S. Ochs, 1896’da New York Times’ı satın aldığında, okuyucuların güvenebileceği pek fazla gazete yoktu.

Ochs, Times’ı okurunun gözünde en ‘güvenilir’ en ‘ciddi’ gazete haline getirdikten hemen sonra şöyle der:

“Eğer bir gazete seks cinayetini basarsa bu müstehcendir ama bunu New York Times yaparsa sosyolojiktir”

Bu sözleri iki açıdan değerlendirebiliriz: Gazetenin kimliği ve okurun tercihleri.

Her gazetenin bir kimliği vardır ve o kimliği belirleyen en önemli unsur nasıl bir okura sahip olduğunuzla ilişkilidir.

Haberi nasıl kullandığınız, hangi başlığı attığınız, neyi öne çıkarttığınız ya da sunuş biçiminiz editöryal tercihlerle oluşur ama bu tercihleri belirleyen en önemli unsurlardan biri de genellikle okurlarıdır.

Dolayısıyla bir yayın organının bir haberi sunuş biçimiyle, aynı haberi bir başka yayın organının sunuş biçim arasındaki fark, düşünceleri “parçalanmış” okurdan kaynaklanan bir farktır.

***

Günümüzde geleneksel medya ile yeni medyaya ilişkin pek çok araştırma da göstermektedir ki; okuyucu davranışlarına göre bu iki mecra birbirinden ayrışmaktadır.

Bazı okuyucular sadece internetten gazete okuma alışkanlığını edinmişken, sadece basılı gazete okuyarak haber alma alışkanlığını devam ettiren ya da iki mecrayı da birlikte takip eden okuyucular olduğu aşikârdır.

Teknolojinin getirdiği yeniliklere uyum sağlama ve okuyucuların internette hızlı haber okuma ya da haberin tamamını okumadan geçme alışkanlıklarına ayak uydurmak zorunda olan internet gazeteciliği, gündeme göre hızla değişen, tıklanma sayılarını esas alan yeni ve farklı bir habercilik anlayışını benimsemek zorunda kalmıştır.

Öyle ki; bugün aynı gazetenin internet sitesi ya da mobil versiyonu kendi okur - izleyici profiline göre birbirinden tamamen farklı olabilmekte.

Amerika ve Avrupa medyasında ise bu süreç biraz daha farklı işliyor. The New York Times, The Guardian gibi gazetelerin internet siteleri genellikle gazetesinin haberlerini referans almakta. Gün içerisindeki gelişmeleri de yine gazetenin yayın politikasına uyumlu bir şekilde okurlarıyla paylaşmakta. Böylece gazete okuru ile internet okuru arasındaki uyumsuzluk ortadan kalktığı gibi, hem gazete hem de gazetenin haber sitesi sadık okuyucu kitlesini korumuş oluyor.

***

İnternet okurunu Fransız Ulusal Enstitüsü de masaya yatırdı. Enstitünün bir raporunda internette paylaşılan linklerin içeriğine yüzde 59’u hiç bakmamış. Okumadan, linkin olduğu sayfayı dahi tıklamadan paylaşılmış. Buna rağmen geleneksel medyaya yönelik en ağır eleştirilerin sosyal medya üzerinden gerçekleşiyor olması tam da bu nedenle düşündürücüdür.

Bir gazete okurunun, habere yönelik eleştirisi, internet üzerinden haberlere göz gezdiren bir okurun eleştirisi arasında ciddi farklılıkların oluşmasının temel nedenlerinden biri de budur. Bu tıpkı okuduğunuz bir haberi eleştirmekle, göz gezdirdiğiniz, göz ucuyla baktığınız haberi eleştirmek arasındaki fark kadar büyüktür.

Toplumsal gerilim ve fikir ayrılıklarının olduğu dönemlerde kamplaşmayla ortaya çıkan bu paylaşımların sıklığı dikkat çekicidir. Oysa böyle dönemler de sadece medyanın değil, okurun üzerine de büyük sorumluluklar düşmekte; insani değerleri korumak, şiddete, kültürel, cinsel, dinsel, etnik herhangi bir ayrıma karşı çıkmak gibi...

Bir gazete için sadık bir okuyucu tabanına sahip olmak sürdürülebilirlik için temel olmakla birlikte, bir haber yayınının finansal başarısını garanti etmez. Buna karşın okurlarımızın beklentisi kadar eleştirisi de bizim için önemlidir.

***

Peki, hangi okur derseniz; doğru, dürüst, kaliteli habercilik anlayışıyla var olmaya çalışan geleneksel medya okuru. Buna karşın yeni medya düzeninde ortaya çıkan bilgi kirliliği, manipüle edilen haberlere karşı daha bilinçli okur beklentimizi koruyoruz.

Bilinç arttıkça, okurun doğru ve güvenilir kaynak arayışının artacağına da inanıyoruz.

İşte, bu yüzden önce gazeteyi evinize, işinize, elinize alın!

Önce okuyun, sonra karar verin.

Yazının devamı...

SİYASİ POLEMİK VE RUH HALİMİZ

'Bir bilgi, sizin bakış açınıza karşı olduğunda o bilgideki yanlışları görmek kolaydır. Ancak bilgi önceden kabul ettiğiniz görüşlerinizi destekliyorsa, bu bilgiye dair yalanları göstermek çok daha zordur.'

Madem “mazbata tartışması” bitti. O zaman rahatlıkla yazalım…

Türkiye’de siyasal ve toplumsal “kamplaşma” yeni bir şey değil. Hemen her dönemde vardı. Ve bu çatışmacı ortamdan beslenenler, daima kamuoyunun medyaya tepki göstermesinin de haksız sebeplerini yarattılar.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu seçimlerden hemen sonra böyle bir yanlışa imza attı ve geçirdiği “demokrat” kimliğine rağmen kendisine yer verilmediği gerekçesiyle bazı medya gruplarına karşı tehditkâr bir dil kullandı:

“İsim veriyorum; NTV’yi Şahenk ailesini, Habertürk’ü, Ciner ailesini, CNN Türk’ü, Demirören ailesini takip ediyorum… Ailelerine ve geçmişten bugüne iş dünyasına yaptıkları katkılardan dolayı kendilerini uyarmayı kendime hak gördüğüm için uyarıyorum. Gün gelir isimlerini anmaktan bile vazgeçerim…”

Demirören medya grubunda yer alan yayın organlarının seçim süresince bir toplumun değişim ve dönüşümde önemli rol oynayan yerel yönetim politikalarını bütün partilere eşit mesafede durarak sayfalarına taşıyıp taşımadığına elbette okurları/izleyicileri karar verecektir.

Milliyet için konuşursak, bir okurun haber “beklentisi”, olması gereken, son derece anlaşılır bir durum. Ancak bir meselenin tarafı haline gelen ya da kendi “alışkanlıklarına” ve “düşüncelerine” en uygun mecrayı seçen okurların; doğru olmadığı açıkça belli olan yalan ve çarpıtma söylemlerle doğrudan medyayı hedef almaya yönlendirilmesi kabul edilir gibi değil. Ne yazık ki Adorno’dan alıntı yaparsak, “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.”

Sadece medyayı değil, medyada okur- izleyici haber alışkanlıklarını, gerçek ve yalan habere yönelik tepkilerini ve ilişkisini ortaya koyan çok sayıda araştırma söz konusu.

Columbia Üniversitesi’nin iki yıl önce yaptığı bir araştırmaya bakalım. Ne diyor? Medyayı dijitalden takip eden okurlar, günde yaklaşık altı saatini dijital medyaya ayırıyor ama aslında okumuyor; tıklıyor, siliyor, yorum yapıyor ama yeterince bilgilenmiyor. Öyle ki; sosyal medya mesajlarının neredeyse yüzde 60’ı içeriğine dahi bakılmadan sadece paylaşılıyor.

Bir başka araştırma Pew Araştırma Merkezi’nden… Bu araştırmaya göre de her dört okurdan biri bilmeden çevrimiçi ortamda yalan haber paylaştıklarını kabul ediyor. Söz konusu araştırmaya katkı sağlayan editörlerden biri şöyle diyor: “Bir haber (bilgi) sizi öfkelendiriyorsa, muhtemelen bu amaçla tasarlanmıştır. Şu veya bu nedenle yönlendirildiğinize dair bir işarettir.” Medya araştırmalarıyla bilinen Sarah Murphy de benzer bir yaklaşıma sahip: “Bir bilgi, sizin bakış açınıza karşı olduğunda o bilgideki yanlışları görmek kolaydır. Ancak bilgi önceden kabul ettiğiniz görüşlerinizi destekliyorsa, bu bilgiye dair yalanları göstermek çok daha zordur.”

Sabancı Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre de; Türkiye’de toplumun yüzde 20’si her gün, yüzde 16’sı haftada 3-4 kere gazete okuyor. Yüzde 61’i her gün, yüzde 17’si haftada 3-4 kez televizyondan siyasi haber izliyor. Yüzde 22’si her gün, yüzde 12’si de haftada 3-4 kez veya daha fazla internetten siyasi haberleri takip ediyor.

Bu verilere rağmen kamuoyunun medya eleştirilerini, siyasi manipülasyonlara alet etmek oldukça düşündürücüdür. Çünkü medyayı suçlamak, medya patronlarını ve çalışanlarını hedef göstermek ve kamuoyunu medyaya karşı kışkırtmak siyasi ve toplumsal ahlak açısından özellikle demokrasilerde olmaması gereken bir duruma işaret eder.

Enformasyonun altın çağını yaşıyoruz. Polemik yaratarak toplumsal ayrışmalara zemin hazırlamak medyanın görevi değil.

Bizler okurlarımızın yanlış, eksik veya yetersiz bulduğu her haberimiz, üslubuna uygun her eleştiri için özür dilemeye hazırız. Ama aynı özrü biz de bekliyoruz. Yeter ki demokratik toplumlara yakışan bir bakış açısıyla sorunlara yaklaşabilelim…

Yazının devamı...

YEREL YÖNETİMLER VE MİLLİYET

Dünya değişirken, toplumların düşünce ve davranış biçimleri de değişiyor. Biz de Milliyet olarak seçim süresince bu değişim ve dönüşümde önemli rol oynayan yerel yönetim politikalarını her gün sayfalarımıza taşıdık. Yerel yönetime talip olan adayların kentin modernizasyonu ile ilgili, bireylerin de yeniliklere ayak uydurmasını sağlayacak çözüm odaklı önerilerine yer verdik. Bir kentin; sakinlerini parçalayan, ayrıştıran değil, birleştiren ortam ve kültür yaratma zorunluluğuna dikkat çektik.

Sadece bu seçim döneminde değil, bundan önceki seçimlerde de Milliyet Gazetesi yerel yönetimlerin işleyişini, özellikle kırsaldan kente göçün aile yapısındaki değişim ve dönüşümünü konu alan pek çok araştırmaya imza atmıştır. Haberlerimiz, sanayileşme ve kentleşmeden doğrudan etkilenen, toplumsal yaşamın biçimlenmesinde rol oynayan yerel yönetimlerin önemini ortaya koymayı kendisine görev bilmiştir. Biliyoruz ki; kentleşme modernleşmenin bir sonucudur. Kentleşmeyle birlikte ekonomide sanayi ve hizmet sektörlerinin ön plana çıkması, kişi başına düşen gelirin artması ve kent yaşamıyla birlikte özellikle kadınların ücretli istihdam sürecine dâhil olması bu hızlı değişimde önemli rol oynamakta.

Ama şunu da biliyoruz: Kırdan kente göç edenler, yeni bir yaşam inşa etme ümidiyle gelseler de, kendi geleneksel kültürlerini, yaşantılarını, daha da önemlisi alışkanlıklarını da beraberinde taşıyorlar. Haliyle mevcut zihniyet ve davranış biçiminde ‘direnme’ hali uyum sorununu da beraberinde getiriyor. 3. sayfa haberi dediğimiz toplumsal içerikli haberlerimizin önemi de buradadır. Aile kurumunun içine sızan, aileyi parçalayan, darmadağın eden “bir anlık cinnet” hikâyeleri, toplum bilimcilerin dikkatine sunduğumuz, düşünülmesi gereken, oldukça önemli bir duruma işaret etmekte. Kırsalı kente taşıyan bu paradoksal durum, toplumsal gelişmenin de önünde önemli bir engel olarak duruyor. Hemen her gün konuya ilişkin sosyal araştırmaları; nüfus planlamasından konuta, sağlıktan, eğitime, ekonomiden kültürel yapıya kadar aileyi “var” eden, ya da “yok” eden birçok veriyi sayfalarımıza taşımamız bundandır.

Tam da bu nedenle Milliyet, günlük politikalar üzerinden şekillenen yerel yönetimin çözüm odaklı söylemlerinin yakın takipçisi oldu. Gerek hükümetin gerekse muhalefetin söylemlerinin kentleşmedeki önemini ortaya koyan açıklamalarını manşetlerine taşıdı.

“Hizmet belediyecili-ği”nden “gönül belediyeciliği” kavramına geçen AK Parti’nin, 24 Haziran seçimlerinde sandıktan güçlü çıkarak bütün kamuoyu araştırmalarını alt üst eden MHP’nin, belediye başkan adaylarının belirlenmesinden, kampanya yürütme sürecine kadar pek çok yeni deneyime imza atan CHP ve İYİ Parti’nin haberleri, adayların algı yönetimi ve oy oranını artıracak potansiyele sahip olup olmadıkları üzerine birçok haber, önümüzdeki süreçte nasıl bir gazetecilik sunacağımızın da kanıtı.

Milliyet arşivlerine girdiğinizde ve geçen yıldan bu yana “yerel yönetim” başlığıyla arama yaptığınızda 3 bin 328, “belediye” olarak arama yaptığınızda 117 bin 260, “belediye başkanı” olarak ise 450 bin 440 haberin işlendiğini görürsünüz... Yerel yönetimlerle ilgili Eren Aka imzalı röportajlar bu süreci nasıl değerlendirdiğimizin en önemli çalışmasıdır. Aka, İstanbul’dan Kars’a neredeyse bütün il ve ilçe belediyelerinin projelerini ve çalışmalarını sorunlarıyla birlikte okurlarımıza aktardı.

Haberlerimiz mi? O kadar çok ki... Başta Mert İnan imzalı, tarihi dokuyu bozan sorunlardan, kentsel dönüşümün yarattığı çevre bilincine kadar çok sayıda haberimiz, günlük politikalar üzerinden siyasetin seçim sürecinde nasıl bir yol izleyeceğinin de göstergesi oldu.

*

Yazının devamı...

Kampanya biterken

Seçimler için son düzlüğe girildiği bugünlerde, Cumhur İttifakı İstanbul Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım gazetelerin yöneticileri ile bir araya geldi.

Toplantının açılışında

7 Ocak’ta kampanya açılışı yaptığını hatırlatan Yıldırım, “Şimdi sonuna geldik. Pazar günü sandığa gidiyoruz. Yurt genelinde seçimler yapılacak. Hayırlı olsun milletimize, memleketimize. Geçen bu süre içinde yazılı medya olarak gösterdiğiniz hassasiyet nedeniyle teşekkür ediyorum. İstanbul konularına, projelerine gündemin en azından bir kısmının İstanbul’da tutulabilmesi yönündeki gayretiniz için teşekkür ederim” diye konuştu.

Kendisinin mümkün mertebe İstanbul’la sınırlı, İstanbul özelinde bir kampanya sürdürmeye gayret ettiğini dile getiren Yıldırım, genel siyasi tartışmalara çok fazla müdahil olmadıklarının altını çizdi. Çizdikleri bu çerçevenin içinde kalmaya gayret ettiklerini hatırlatan Yıldırım, “Ümit ederim meramımızı İstanbullulara bir nebze de olsa anlatmışızdır” dedi.

“Kampanya değerlendirmesi yapar mısınız? Nasıl bir manzara var?” şeklindeki bir soruya Yıldırım, “Gittikçe hava güzelleşiyor… Başlangıçta kıştı şimdi günlük gülistanlık” cevabını verirken, anketlerle ilgili bir başka soruyu ise şöyle yanıtladı:

“Mutlaka anketler havada uçuşuyor. Ben anket yaptırmadım özel olarak. Daha ziyade partimiz kamuoyu araştırmaları yapıyor. Bazı kuruluşlar kendiliğinden yaptırıyor. Anketlerle ilgili farklı sonuçlar var. Biraz benim gördüğüm bu seçim bir ilk. Yerelde ittifak ilk defa uygulanıyor. Parametreler çok matematiksel olarak modellenemiyor. Kararsızların nasıl dağıtılacağı konusunda analitik bir yöntem geliştiremediler. Açıklıyorlar anketleri ama emniyet payı da bırakılıyor. Asıl anket pazar günü. Gün geldi çattı. Sandıktan çıkan anket asıl ankettir.”

Peki, son günlerde kimi anket şirketi yöneticilerinin dile getirdiği gibi sandığa gitmeyen seçmen sayısında bir artış olabilir mi?

Yıldırım, bu konudaki görüşünü şöyle dile getiriyor: “Ben tahmin etmiyorum. Böyle bir iddiada olanlar var. Yani sandığa gidiş düşük olacak diye. Ama bizim insanımız seçimleri önemser. Batı veya otokratik ülkelerdeki gibi değil. Sandığın gücüne güvenir Türk insanı. Sandığa gidecektir.”

Ardından da daha önce yaptığı bir çağrıyı vurgulayarak tekrarlıyor:

“Bu aynı zamanda bir çağrı. Sandığa gidilmeli. İstanbul’un geleceği bu şehirde yaşayan oy kullanan 10.5 milyon hemşerimizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla ‘söyleyecek sözüm var’ diyen herkes sandığa gitmeli diye düşünüyorum. Genel seçim değil bu şehrimizle ilgili seçimimiz.”

Yazının devamı...

Ağrı Dağı’nın eteklerinde

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Cumhur İttifakı’nın önde gelen isimleri terör örgütü ile ilişkili kimi isimlerin muhalefet listelerinde yer aldığını dile getirmeye başladıktan sonra gözlerin çevrildiği “Kürt oyları hangi ittifakta ağırlıklı olarak yer bulacak?” sorusu Ağrı’da da gündemdeydi. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin konuya ilişkin açıklamalarıyla hız kazanan tartışma Ağrı’da da yankı bulmuş görünüyor.

Hayli soğuk bir gün olmasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kenti ziyaret edeceği haberi Ağrı’daki havanın siyaseten ısınmasına yol açmış. Miting başlamadan önce Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Emre İskeçeli ile kentin nabzını tutmaya çalışırken HDP seçmenleriyle Cumhur İttifakı seçmenleri arasındaki sürüp giden tartışmanın da tanığı olduk. Kimileri kayyum da olsa şehre hizmet getiren bir belediye başkanının yıllardır özlemini çektiklerini dile getirirken kimileri de bilinen ideolojik tutumlarından taviz vermiyordu.

Cumhur İttifakı’nın mitingi ilçe belediye başkan adaylarının tanıtımıyla başladıktan sonra kürsüye Ağrı Belediye Başkan adayı Savcı Sayan çıktı. Türkçe başladığı konuşmasını aralarda Kürtçe devam ettiren Sayan’ın temel vurgusu “Biz Kürtlüğü HDP’den öğrenecek değiliz. Temelli’den öğrenecek değiliz” tezi üzerine kuruluydu. “Yaparsa Savcı yapar” sloganları eşliğinde yaptığı konuşmasında Savcı Sayan, Ağrı’yı artık Ağrılıların yönetmesi gerektiğini dile getirip, “Bu şehrin evladı olarak her türlü sorunun altına elini koyma kararlılığı gösteriyorum. Ben bu şehirde doğdum, büyüdüm, var oldum. Şimdi Ağrı’ya olan borçlarımı ödemeye, kendisine yakışır bir hale getirmek için adayım” şeklinde konuştu. Sayan’ın, sık sık kürsüyü işaret ederek, “Gençlerimizi bölmek, kavga çıkarmak isteyenlere inat işte Cumhur-başkanı’nın kürsüsünde Kürtçe konuşuyorum. Bizi bölmek isteyenlere bundan daha iyi bir cevap olabilir mi?” sözleri mitinge katılanlar tarafından alkışlarla, sloganlarla kesiliyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kürsüye geldiğinde ise miting meydanındaki hareketlilik daha da arttı. Erdoğan’ın konuşmasında da eleştirilerindeki vurgu HDP’ye yönelikti. HDP’nin Kürtlerin sorunlarıyla ilgilenmediğini dile getiren Erdoğan, “Diyarbakır belediyesi önünde Kürt kardeşlerim evlerinden kaçırılan kızları için çadır kurup ağlamadılar mı? HDP, Kürt kardeşimin bu sorunuyla ilgilenmedi” dedi.

Ağrılı seçmenden devlete sıkı sıkı sahip çıkmalarını isteyen Erdoğan, “Kürtçülük yaptığını söyleyenler bu ülkeye düşmandır. Devletimizi asla bölemeyecekler. Bugün ister Irak’ta ister Suriye’de olsun bir Kürt kardeşimiz varsa başı sıkıştığında ilk akıllarına gelen yer Türkiye’dir. Bu devlet hepimizin ortak devletidir. Kürt kardeşlerimizin iradesini Batı’da götürüp CHP’ye, İP’ye, SP’ye peşkeş çekenlere Ağrı’dan sesleniyorum. Bu ülkeyi bölemeyeceksiniz” diye konuştu.

Miting dağılırken meydanın tansiyonu Ağrı’da umut olarak atıyordu...

Yazının devamı...

Evet, ısrarcıyız: Sadece çok söz değil yeni şeyler de söyleyeceğiz

Aslında önceki hafta “Söylenecek o kadar çok sözümüz var ki” derken, sadece bir vurgu yapmayı hedeflemiyorduk. Milliyet’in basılı versiyonunun dedikoduların aksine devam edeceğini ısrarla vurguluyor, bu arada teknolojik olanakların gelişmesinin farklı versiyonların oluşmasına, güçlenmesine imkân sağladığını, bunun da yeni çalışma, düşünme, örgütlenme biçimlerini zorunlu hale getirdiğini hatırlatıyorduk.

Bu çerçevede küçük bir örnek vermek isterim: Avusturya’nın 3. Büyük medya şirketi Styria Media Group AG’ye bağlı ve 110 yıllık bir geçmişe sahip Keline Zeitung. Gazetenin süreç yönetiminin, dijital ve basılı ürünlerinin ve içerik yönetim sisteminin tamamen değiştirilmesini içeren yenilenme sürecini dikkatle incelemek gerekiyor.

Örnek incelendiğinde görülecek, ofis dizaynından başlayarak çalışma saatlerinin revizyonuna kadar alt yapıda çok detaylı bir çalışmanın ardından platformları ayrı ayrı kapsayacak ama sonunda bütünlüklü bir marka oluşturmak için gerekli adımların atılabileceği bir entegrasyon hedeflenmiş. Meraklısı konuyu Institute for Media Strategies sayfalarından inceleyebilir.

Milliyet için birkaç not

Son günlerde artan siyasi tansiyonla birlikte yine okumadan, dinlemeden, anlamadan kendi siyasi meşrebine uymayan her söz, yazı ya da fotoğrafa linç edercesine saldırmak çok geçerli bir davranış modeli haline geldi. Üzerine ne kadar konuşsak az. Ya da belki kimse konuşmak istemiyor! Yine de “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” deyip birkaç küçük hatırlatma yapmak gerekiyor.

Milliyet köklü geçmişiyle sadece toplumun hafızası değildir. Aynı zamanda dünyadaki gelişmelere ve yeniliklere açıktır. Yurttaşların bilgi edinme, haber alma hakkına sahip olduğunun bilincindedir. Milliyet internet gazeteciliğinin haberi ‘anında’ yayması, bloglarda sürdürülen ‘etik’ tartışmalar, sosyal medyanın ‘eleştirel’ yorumları ve küresel haberleşme araçlarıyla yaratılan ‘devrim’ niteliğindeki gelişmeleri titizlikle takip eder. Milliyet dijital ortamda bilgi kirliliği, manipüle edilen haberler ve dezenformasyona karşı; doğru, güvenilir kaynak arayışı ve tüketim ihtiyacının da artacağının bilincindedir.

Daha önce de üstüne basarak hatırlattım. Başta yayınları olmak üzere, her türlü faaliyeti için okurlarına, izleyici ve takipçilerine karşı hesap vermekle yükümlüdür. Kişiler hakkında yanlış, kişilik haklarını zedeleyen yayınlardan kaynaklanan cevap ve düzeltme hakkına saygılıdır. Cevap hakkına, kötüye kullanılmaması ve kabul edilebilir biçimde yapılması kaydıyla izin verir.

Beş teşekkür

Tam da bu noktada geçtiğimiz günlerde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Foto Muhabirleri Derneği’nin arkadaşlarımızı layık gördüğü ödüller, bizlere ve hakareti eleştiri zanneden kimilerine en iyi hatırlatma oldu. Her şeye rağmen haber için gösterilen çabanın vücut bulmasının öteki ismiydi çünkü bu ödüller. Mert İnan’a, Ercan Arslan’a, Ozan Güzelce’ye, Ünal Çam’a, Yavuz Özden’e hem gazete adına hem de meslek adına teşekkür borçluyuz. Haberin hiç ölmeyeceğini bir kez daha gösterdikleri için…

18 Mart unutulmadı

18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi’nin 104. yılı nedeniyle Pazarlama ve Kurumsal İletişim bölümümüz Demirören Medya Center’da bir etkinlik düzenledi. Gedik Sanat’ın katkılarıyla düzenlenen etkinliğin bir özelliği vardı. Çanakkale Zaferi için bestelenen iki eserin de dünya prömiyeri burada gerçekleştirildi. “Yeni Ağıtlar” piyano dinletisiyle Milliyet’in bu duygu yüklü ulusal günümüz için sergilediği hassasiyetin somut hali ise okuyucularımızın katkılarıyla bitirilen ve 1960’ta açılan Çanakkale Anıtı’nda yaşamaya devam ediyor.

O anıtın bitirilmesine öncülük eden Abdi İpekçi’nin hatırasını yaşatmak için yine Pazarlama ve Kurumsal İletişim bölümümüz tarafından hazırlanan sergiye önce Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ev sahipliği yaptı. Sergi şimdi de Yeditepe Üniversitesi ardından Başkent Üniversitesi’ne taşınacak ve çeşitli illerdeki üniversitelerimizde yıl boyu ziyaretçilerle buluşmaya devam edecek.

Yılın Sporcusu Ödülleri

Tam 65 yıllık bir geleneğin bu yılki ayağı 27 Mart’ta gerçekleşecek. Spor Servisimizin organizasyonu ile bir kez daha Milliyet okuyucuları yılın sporcularını, spor insanlarını seçecekler. Kullanılan oyların sonucunu hep birlikte o akşam göreceğiz. Bu yıl ki törenlerin iki yeni özelliği var. Birincisi geçtiğimiz yıl yitirdiğimiz Erdoğan Demirören adına bir ödül açıldı. Bu yıldan itibaren spora katkıda bulunan en başarılı kurum ve kişiler Erdoğan Demirören Özel Ödülü alacaklar.

İkincisi sportif destek müjdesi. Gillette ve Milliyet’in el ele vermesi ve Spor Bakanı Sayın Mehmet Kasapoğlu’nun desteği, TMOK’un katkılarıyla “otuz beş bin” okul öğrencisi spor malzemesine kavuşacak.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.