SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Çin ve Doğu Türkistan Müslümanlarının ‘aşırıcılıktan vazgeçirilmeleri’

Mao’nun Doğu Türkis-tan’ı ele geçirdiği 1949’dan beri Çin yönetiminin bu topraklarda yaşayan Uygur, Kazak ve diğer Müslüman Çinliler ile ilişkileri hep sorunlu oldu. Komünist Çin, sistematik olarak bölgede nüfus kompozisyonunu değiştirecek, kendi kültürünü baskın hale getirecek hamlelerini düşük profilli olarak sürdürdü. Söz konusu politika, 1980’lerin ortasından itibaren daha da görünür olmaya başladı. Nitekim Uygurlar, Kazak ve Çinli Müslümanlar arasında dini ve etnik kimliğin yok edilmesini hedefleyen farklı yol ve yöntemler denemeye başladı. Amacını kısa sürede gerçekleştirmek için de toplama kampı benzeri uygulamalara girişti. Ayrımcı, baskıcı, yoksun bırakıcı ve zor kullanmayı içeren yeni uygulamalar ve organizasyon doğal olarak kısa sürede karşı tepkinin doğmasına neden oldu. Özellikle Çin’in kültürel asimilasyon politikalarıyla eş zamanlı olarak yükselişe geçen radikal İslamcılık, bütüncül bir ideoloji ve önerdiği yöntemlerle dünyada olduğu gibi bölgede de bazı gruplar arasında kabul görmesini kolaylaştırdı.

Çin’in Uygur bölgesine odaklanmasının ve sosyal, dini, kültürel değişimi hızlandırma isteğinin gerisinde bölgenin zengin doğal kaynakları ile Çin’in hırslı kuşak yol projesinin olduğu bir sır değil. Nitekim Çin, büyük güç unsuru olan 1 milyar 350 milyonluk nüfusuyla bölgenin en fazla iki nesil sonra nüfus kompozisyonu tamamen değiştirecek biçimde iç göçü teşvik ve diğer uygulamalarına devam ediyor.

Nüfus kaydırmaları ve uygulamalarıyla bölge halkını kendi topraklarında azınlık durumuna düşürürken, aynı zamanda Uygur, Kazak ve Çinli Müslümanları “kötü ve zararlı düşüncelerden arındırarak iyi yurttaşlar yapma projelerini” sistematik olarak hayata geçiriyor. Bu tablonun masum bir “yeniden eğitim” süreci olduğunu söylemek, mevcut politik gelişmeler ve uygulamaların içeriği bağlamında hiç de ikna edici değil. Görünen o ki bu uygulama 21. yüzyılda “büyük güç” olma iddiasındaki Çin’in uzun yıllar üstüne yapışmış bir leke olarak kalacaktır. Üstelik bu “bagaj”, küresel ölçekteki kuşak ve yol projesinin geçtiği bölgelerde soru işaretlerine neden olacaktır.

Çin’in Doğu Türkistan’daki uygulamalarının ABD ile giriştiği güç mücadelesine denk gelmesi, konunun uluslararası alanda farklı bir bağlama oturtulmasına neden oluyor. Nitekim konunun Batı ve ABD medyasında sıkça işlenmesi akıllara ABD’nin konuyu araçsallaştırarak Çin’i baskılama stratejisinin bir parçası gibi görülmesine yol açıyor. Oysa Çin’in uygulamaları ABD’nin söyleminden bağımsız olarak, şüphe götürmez biçimde ağır bir insan hakları ihlali olarak ortada duruyor.

Öte yandan, Uygurların bir kısmının “radikal” gruplarda faaliyet göstermeleri, Suriye gibi çatışma bölgelerine uzanan serüvenleri, haklı davalarını ciddi biçimde zedelemeye devam ediyor. Öyle ki geçen hafta Çin’i ziyaret eden Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, Çinli mevkidaşıyla yaptığı ortak basın toplantısında konuyu gündeme getirerek, Suriye’de faaliyet gösteren Uygurlar üzerinden hem Çin’in desteğini almayı hem de Türkiye’yi itham etmeyi hedefledi. Ancak Suriye’deki durum ve bazı Uygur kökenlilerin varlığı, Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı insan hakları ihlallerini ortadan kaldırmaz.

Yazının devamı...

İstihbarat ve güven

Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan Hürmüz Boğazı dünya enerji piyasası için oldukça önemli. Dünya petrolünün neredeyse %20’si söz konusu su yolundan geçerek dünyanın çeşitli yerlerindeki alıcılara ulaşıyor. Öte yandan, su yolu sadece petrol için değil aynı zamanda doğal gaz ve bölge ülkelerinin ticareti içinde önemli. Çünkü ucuz ve kitlesel taşımaya imkân vermekte. Ancak Körfez ülkelerinin birbirleriyle siyasi rekabeti, gerilimli ilişkileri bölgede güvenliği ön plana çıkartırken, bölge dışındaki ülkeleri de kaygılandırıyor.

Petrol, doğal gaz ve diğer ticari meta oranlarının yüksekliği küresel ölçekte ekonomiden askeri harekâta, diplomasiden ulaşıma kadar geniş bir alanda etki yapacağı açık. Haliyle sorun sadece bölge ülkelerini değil, tüm dünyayı ilgilendirme potansiyeline sahip görünüyor. Nitekim bu anlayış sonucu sahada sadece bölge ülkelerinin değil, ABD’nin de büyük bir askeri gücü konuşlanmış durumda.

ABD ve müttefikleri İran’la sıcak bir çatışma öncesi ekonomik, askeri ve siyasi alanlarda sıkıştırmaya devam ediyorlar. İran’ın ise bu mücadeleye kendi bildiği yöntemlerle cevap vereceği öngörülmekte. Sürprizle karşılaşmak istemeyen taraflar her türlü yöntemlerle veri toplamayı, istihbarat üretmeyi sıkılaştırdılar. Haliyle bu süreçte istihbarat örgütleri cephenin en önünde yer aldı. Tüm deniz ve hava araçlarının hareketleri, askeri birlik kaydırmaları, her türlü telsiz, telefon görüşmeleri, elektronik postaların takibi izlenmeye devam ediyor.

Bu kadar sıkı izleme ve tedbirlere rağmen, ilginç olaylar sürprizler yaşanmakta, taraflar birbirini itham edebilmekte. Tıpkı geçen perşembe günü Körfez’de bulunan iki petrol tankerinde patlamanın yaşanması ve ardından da yangın çıkmasında olduğu gibi.

ABD, İngiltere ve Suudi Arabistan tankerlerin gövdesine mayın yerleştirildiğini ve failin İran olduğunu ileri sürdüler. İran bu açıklamalara sert tepki vererek, suçlamaları reddetmeyi sürdürdü. İddiasını güçlendirmek isteyen ABD ise, İHA ile tespit edilmiş bazı video kayıtlarını kamuoyuyla paylaştı. ABD’nin iddiası, İran Devrim Muhafızları’nın tankere yanaşarak gövdede patlamamış mayını alarak uzaklaştığı. Ancak elde edilen görüntü birçok insan için inandırıcı gelmedi. Örneğin, Alman Dışişleri Bakanı görüntünün yeterli olmadığını ifade etti.

Basra Körfezi’nde hava ısınmaya devam ediyor. Muhtemelen tempo daha da artarak devam edecek. Ancak ABD istihbaratı, elde edilen veriler konusunda kamuoyunu ikna etmek için pek başarılı olmayacak gibi görünüyor. Özellikle 2003 yılında Irak’ın işgali öncesi, bütün dünyaya Saddam’ın nükleer silaha sahip olduğu iddia edildi ve sahte dokümanlar yayımlandı. Gerçekler ortaya çıktığında ABD’nin güvenirliği sarsıldı. Bu durum İran’ın elini güçlendirirken, bölgede hızlı ve beklenmedik bir çatışmaya da neden olabilir.

Yazının devamı...

İmralı’nın ‘yöntemi’ önceleyen tavsiyelerine dair

Terör örgütü lideri Öcalan, sekiz yıldan sonra, cezasını çektiği İmralı Cezaevi’nde önce avukatları, ardından da ailesiyle görüşmeye başladı. Görüşme izni birbiriyle uyumlu olmayan gelişmelere denk geldi. Bir yandan, ABD ile PYD kontrolündeki Fırat’ın doğusunda kurulması öngörülen “güvenli bölge” müzakereleri yürütülüyor. Bu çerçevede YPG’nin tutum değiştirmesi için Kandil’in, Kandil üzerinde de Öcalan’ın gücü biliniyor. Öte yandan, PKK fırsat buldukça Fırat’ın batısında terör eylemlerine devam ediyor. Dahası, TSK, PKK için oldukça önemli bir bölgede, Kuzey Irak/Hakurk’ta “Pençe” harekâtını yürütüyor.

Hem polisiye, hem askeri, hem de diplomatik ve siyasi gelişmelere bakınca, buz dağının görünen/görünmeyen kısımlarında oldukça ilginç bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz açık. Aynı zaman diliminde, aynı aktörlerin çelişkili gibi görünen tutumları ve hamleleri bize bunu söyletiyor olsa da benzer gelişmelere pek yabancı değiliz. Nitekim, PKK’nın örgütsel kültürü, yakın tarih ve geçmiş tecrübeler tüm bunları bir çelişki gibi görmememiz gerektiğini söylüyor. Öyle olsa da Öcalan’ın açıklamalarından bazıları dikkat çekici.

Görüşmeciler Öcalan’ın “geleneksel” hale gelen siyasi mesajlarını ardı ardına sıraladılar. İçerik bize Öcalan’ın nerede durduğunu, kabullerini, kendisi için hayati konuların neler olduğunu, beklentilerini, niyetlerini anlamamızı sağlıyor. Örneğin Öcalan’ın medyaya yansıyan son açıklamasına göre, “hem devlet hem de PKK’nın çözüme dair yeni yöntemler geliştirmesi gerektiğini” söylemiş. Öcalan’ın, “Türk devletinin imha ve savaş politikasıyla bir sonuç alamayacağını, bu nedenle de yeni bir yönteme ihtiyaç olduğunu” eklediği görülüyor. Yine, “Ölümler üzerinden bir çözüm bulunamaz. Sorunun çözümüne dönük, onurlu bir barışa gidecek yöntemler geliştirilmeli. İmha politikalarıyla bir çözüm bulunamaz” değerlendirme-sini ilave etmiş.

Açıklamaları-nda Öcalan’ın sadece “yönteme” odaklanması bilinçli bir seçim. Bu çerçevede iki konuya işaret ediyor. Birincisi, Öcalan’ın zihninde politik “hedefe” dair hiç tereddüt olmadığını görüyoruz. Ne istediğini gayet net biliyor. Fakat bunu kamuoyuyla açıkça paylaşmıyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye nasıl bir “modele” dönüşürse nihai hedef gerçekleşmiş olur. Bunu açıklamak yerine işi Öcalan işi “demokrasiye” bağlayarak geçiştiriyor.

İkincisi, Öcalan, zihnindeki “siyasi hedefin” devlet tarafından uygulanan stratejilerle engellenemeyeceğinden o kadar emin ki gelin yöntemi tartışalım diyor. Siyasi hedefini perdelerken “yöntemi” tartışmaya açıyor.

Böylece bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. Bir yandan, kendisinin devlet için tanımladığı yöntemin hiçbir işe yaramayacağı tezini hem devlete hem de kamuoyuna kabul ettirme derdinde. Öte yandan, “devlete yöntem değişikliği tavsiyesi” militanlarına verilmiş, bir “Başarılısınız, bildiğiniz yolda devam” talimatı içeriyor.

Kırk yıldan sonra, meseleyi Öcalan’ın yönlendirdiği “yöntem” üzerinden tartışmayı bir yana bırakarak, “siyasi hedef” bağlamında ele almanın zamanı geldi geçiyor. Eğer hedefin ne olduğunu doğru ve net anlayabilirsek, Öcalan’ın sabırsızlıkla tavsiye/umut ettiği yöntem konusuna da açıklık getirebiliriz. Bu nedenle, Öcalan her açıklamasında “hedefi” demokrasiyle kamufle ederken muğlak, yöntemi ise mevcut olanın işe yaramayacağını ilanla “dolaylı” ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

ABD-İran gerilimi ve istihbarat örgütlerinin hazırlık ateşi

ABD Başkanı Trump İngiltere’de katıldığı bir televizyon programında İran’la ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile konuşmaya hazır olduğunu, ancak İran’a karşı her zaman askeri bir adım atılması olasılığının bulunduğunu da belirtti. Bu açıklamanın bir anlamda İran üzerinde kurulan baskının istenen sonuçları doğurup doğurmadığını anlama isteğinden kaynaklandığı söylenebilir.

ABD İran’a, 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladığı 8 Mayıs 2018 tarihinden beri artan yoğunlukta yaptırım uyguluyor. Bu süreçte ABD’nin kullandığı yöntemler ve İran’ın cevapları farklı cephelerde, farklı araçlarla sürüyor. ABD ve müttefiklerinin gerek ekonomik gerekse askeri güç bakımında oldukça üstün oldukları bir gerçek. Dahası, İran’a gözdağı vermek isteyen ABD, bölgeye yeni askeri güç yığmaya devam ederken, bir yandan da kontrollü biçimde operasyon ihtimalini güçlendiren “kontrollü” haberler yayıyor. Pentagon’un harekât planlarından, kullanılacak asker sayısına kadar.

Ancak söz konusu güç asimetrisinde İran’ın da etkili/güçlü olduğu alanlar söz konusu. ABD yönetimi uyguladığı ekonomik yaptırımların yanı sıra İran’ın olası asimetrik tepkilerine karşı da tedbirler almaya devam ediyor. Tatsız bir sürprizle karşılaşmak istemeyen ABD ve müttefikleri, Irak’ta görevli diplomatlarının sayısını hızla azaltırken, aslında İran’ın neler yapabileceklerini farkında olduklarını, dolayısıyla yumuşak karınlarını açık etmiş oluyorlar. ABD, en çarpıcı tecrübeyi yakın zamanda Libya’da yaşadı. ABD Büyükelçisi Chris Stevens ve üç elçilik çalışanı 13 Eylül 2012 günü Bingazi’de bulunan ABD Konsolosluğu’na düzenlenen bir saldırıda linç edildiler. Bunu videoya kaydeden eylemciler, internette yayınlandılar. Şok etkisi yaratan söz konusu hadise hem ABD iç politikasında hem de ABD’nin dış politikasında önemli kararların almasına neden oldu. Benzer manzaranın yaşanmaması için ABD müttefikleri harekete geçmiş görünüyorlar.

İşler sıcak bir çatışmaya dönüşmeden bile tarafların mücadelelerini hem açık hem de “örtülü operasyonlar” ile götürecekleri meydanda. Bu anlamda ekonomik yaptırımları, mali kısıtlamaları, askeri güç kaydırmalarını, propagandanın her türünü, suikastları, sabotajları, desteklenmiş terör faaliyetlerini, vekâleten yürütülen savaşları izlemeye devam edeceğiz. Karşılıklı “kötülemeye, yalana” dayalı siyah, sadece kendi işine yarayanı yayan beyaz ve doğruluğunun ispatlanması mümkün olmayan ve kaynağı belirsiz gri propagandaya her gün tanıklık edeceğiz.

Nitekim bunun son örneğini 12 Mayıs günü Birleşik Arap Emirlikleri’nin doğu sahilinde yer alan Fuceyra Limanı yakınlarında Suudi Arabistan, BAE ve Norveç’e ait 4 ticari kargo gemisine yapılan sabotajda gördük. ABD ve müttefikleri olaydan İran’ı sorumlu tuttular. Kısa süre önce de sabotajı İran’ın yaptığına dair ellerinde önemli ipuçları olduğunu söyleyen ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıyacağını açıkladı. Açıklamaya cevap, İran Dışişleri Bakanı’ndan geldi. Olayın failinin İsrail istihbarat teşkilatı Mossad olduğunu söyleyen Cevad Zarif, Mossad’ı sahte bilgi üretmekle itham etti. Anlaşılan savaşın ön cephesinde yer alan istihbarat örgütleri sıkı bir hazırlık ateşi başlamış durumdalar. Bu gün gündemde fazlaca yer tutan “ekonomik ambargo” ve diğer yaptırımlar buz dağının görünen kısmıdır. Asıl olan, fazlaca gündemde olamayan “örtülü” işlerdir.

Yazının devamı...

Soğuk Savaş’ın ruhu Doğu Akdeniz’e geri dönerken…

İçinde bulunduğumuz yüzyılın en karmaşık rekabetinin yaşanacağı bölgelerinden birinin Doğu Akdeniz olacağını ifade etmek abartılı olmaz. Söz konusu karmaşıklığı üreten, birbiriyle etkileşim halinde çok sayıda neden var.

İlk akla gelen elbette bölgenin jeopolitik konumu. Bölge sadece Avrupa’nın güneydoğusunda yer almakla kalmıyor. Ortadoğu’nun Batı’ya açılan kapısı Süveyş Kanalı ile son iki yüzyılda yeni ve çarpıcı anlamlar kazanmış durumda. Ticaretten ulaşıma, askeri hareketlenmeden istihbarat dünyası için hayati olan fiber optik kablo trafiğine, yasa dışı göçten terörizme kadar bir dizi gelişmenin merkezinde olmaya başladı. Bölgede keşfedilen doğal gaz kaynakları ise tüm bu faktörler üzerinde çarpan etkisi yarattı.

Doğu Akdeniz aynı zamanda farklı ölçek, farklı konum ve farklı karakterde aktörlerin de karşılaşma sahası haline döndü. İngiltere, tarihsel misyonunun peşinden giderken, ABD, İsrail’i önceleyen ve bölgeye göz kulak olmayı hedefleyecek biçimde konumlanmış durumda. Tarihsel kökleri olan bu hengâmeye Fransızların da bigâne kalmadıklarını görüyoruz. 19’uncu yüzyıl refleksiyle, bölgede kuvvet bulundurmanın yollarını arıyor.

Rusya ise tıpkı Soğuk Savaş günlerinde olduğu gibi, Suriye’de inşa ettiği “köprü başı” ile dengeleri yeniden yerinden oynattı. Son yıllarda kendi hikâyesini “Kuşak ve Yol” projesiyle ekonomik alandan yazmakla meşgul olan ve yükselişteki Çin de boş durmuyor. Fazla gürültü çıkarmadan, sessizce, yerel ortaklarla bölgeye girmeye başlamış durumda. Her geçen gün Pasifik’te yükselen rekabeti bölgeye taşımakla meşgul. Ortadoğu’nun öte yakasında yer alan İran bile oyuna girmenin hesaplarını yapıyor.

Bölge dışından gelişmelere dâhil olan aktörlerin sayısı elbette bunlarla sınırlı değil. Bölge ülkelerine gelince, diplomatik, hukuki, askeri, ekonomik ve ittifak ilişkileriyle oyuna dâhiller. Dahası, devletlerin çökmesiyle güç kazanan etnik, dini, mezhebi örgütler de farklı biçimlerde oyundalar. Doğal gaz gibi değerli doğal kaynağın bulunmasının uluslararası şirketleri de bölgeye çektiğini düşününce işlerin her geçen gün karmaşık hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değil.

Rekabetin sert, geriliminin yüksek, taraftarın çok olduğu böyle bir ortamda mücadelenin geniş bir yelpazede ve farklı araçlarla sürmesi kaçınılmazdır. Doğu Akdeniz’den söz ediyorsanız elbette ilk akla gelen “Donanmanız” olacaktır. Ancak, Ortadoğu’nun kırılganlığının yanı sıra Arap Baharı’nın öne çıkardığı yıkıcı “vekâlet savaşlarının” egemen olduğu yöntemler, örtülü işler, tarafların kazandığı tecrübeler, sürekli değişen ittifak ilişkileri, hayaller ve gerçekler arasında açılan makas rekabetin uzun yıllar ve tatsız tuzsuz biçimde süreceğini gösteriyor.

Bu vesileyle, Ramazan Bayramı’nızı kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim.

Yazının devamı...

Putin bunun neresinde?

Bugün tanıklık ettiğimiz gelişmeler bize S-400 hava savunma füzesinin sadece Türkiye’nin hava savunmasını sağlamak için satın alınan ticari veya askeri bir malzeme olmanın ötesinde bir mana taşıdığını söylüyor. O halde tartışmaları daha geniş bir çerçevede ele almak gerekir.

Görünen o ki S-400 buz dağının görünen kısmı. Konuyu, küresel rekabet bağlamında mercek altına aldığımızda, ortaya oldukça ilginç bir tablo çıkıyor. Bu tablo, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri devam eden, zaman zaman iniş çıkışlar gösteren ABD-Rusya rekabetinin çok da alışık olmadığımız bir safhasıyla doğrudan ilintili.

1945’ten beri ABD ile Rusya arasında “takım belirleme” ve “alan paylaşımı” hususunda zımni bir uzlaşma söz konusu. Soğuk Savaş bitene kadar iki taraf mümkün olduğunca birbirlerinin alanına doğrudan girmedikleri gibi, asıl takım üyelerini ayartma işlerinden de uzak durdular.

Soğuk Savaş bitince Batı, Sovyetler’in içine düştüğü kaostan istifadeyle, onu Doğu’ya doğru itelerken, eski Sovyet takımı üyelerinden bazıları da formalarını değiştirdiler. Bugün Rusya karşıtı tutumu bilinen Polonya, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerden söz ediyoruz.

Putin’in iktidara gelmesiyle yeni bir yola giren Rusya, takımın geri kalanını toparlamak ve elde tutmak için hareket geçti. Bu bağlamda Kafkasya’da, Karadeniz’de, Orta Asya’da ve Suriye’de hamlelerini ardı ardına gerçekleştirdi. En karmaşık olan konu olan Ukrayna ise halen gerilimin en üst düzeyde yaşandığı alan olma özelliğini koruyor.

Buraya kadar olanlar aslında Putin için kolay lokma ve yabancısı olmadığı alanlarda faaliyet göstermek anlamına geliyordu. Ama bütün bu değişimi hedefleyen hamleler, başta ABD olmak üzere, Batı’yı yavaş yavaş tedirgin etmeye yetti.

Kısa süre önce Putin’in hamlelerinin en karmaşık, beklenmedik ve alışık olunmayan kısmını Türkiye ile yaşadığı ilişkiler oluşturmaya başladı. Bu ilişkide, “buz dağının” görünen yüzünü oluşturan “S-400”, ciddi bir kriz olarak sahnedeki yerini aldı. Batı, Türk-Rus ilişkisini ve Putin’in hamlelerini okurken gelişmeleri salt bir silah ticareti olarak görmediğini hissettirmeye başladı. Onlara göre bu hamle, tarihsel arka planı olan ve hayati öneme haiz, stratejik mücadelede de kayba yol açabilecek bir gelişmeydi.

Nitekim bu bakış açısı bir söylemden öte, uygulamada da etkisini gösterebilir. Nitekim CAATSA’nın (ABD’nin hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) uygulanmasında esneklikten uzak ve daha sert bir yaklaşıma yol açabilir. Özellikle bunun bir yasa olması, ABD Başkanı’nın iç politikadaki sınırlılıkları işin yönetimini daha da zorlaştırmaktadır.

Bu denklemde eli en güçlü oyuncunun Putin olduğunu söylemek abartılı olmaz. Putin, füze satışı ve teslimatı üzerindeki “tasarruf yetkisi” ile gelişmeleri kolayca yönlendirebilir. Muhtemelen bugünlerde Putin ve analistleri için en hayati soru şudur: Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini tek hamlede tamamen koparmak mı, yoksa altın yumurtlayan tavuğu sabırla elde tutmak mı daha evladır?

Yazının devamı...

Hukuk ve güç sarkacında ‘yaptırım’ sorunu

Kitaba göre, dış politika yapım araçlarından biri de “yaptırımlardır.” Yaptırımların nihai hedefi, rakibini politik, askeri kararlarından, tutumundan vazgeçirerek arzu edilen biçimde davranmaya zorlamak, gücünü sınırlamaktır.

Dahası, yaptırımlar, ABD örneğinde olduğu gibi, ülkelerin hukuk düzeninde bir yöntem olarak yer alabilir. Örneğin, ABD’nin CAATSA olarak adlandırılan böyle bir yasası var. (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası). Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore’ye bazı durumlarda yaptırım uygulamanın yolunu açan bu yasa 2017’de onaylandı.

Ancak yaptırımlar “güç mefhumundan” bağımsız değildirler. Sonuç almak, “faydalı/uygun/etkin güç” kullanmayı gerektirir. Hedefler değiştikçe yaptırımın süresi, yöntemi, ağırlığı ve araçları değişir. Çoğu zaman yaptırımlar değişik araçların bileşiminden oluşur. Kişilere, kurumlara, devletlere çeşitli kısıtlamalar getirebilir. Esas olan ekonomik, finansal, diplomatik araçlardır. Çoğu zaman askeri güç talidir.

Çoğunlukla “yaptırımda” niyet gizlenmez ve açıktan hareket edilir. Ancak yaptırımın etkisini artırmak ya da daha çabuk sonuç almak için örtülü işlere de başvurulabilir. Propagandadan terörizme, sokak hareketlerinden darbelere kadar.

“Yaptırımın” hedefindeki ülkenin haklılığı, uygulamaların hukuki dayanağı, ahlaki üstünlüğü pek mana ifade etmez ve onu uygulamanın sonuçlarından muaf tutamaz. Çünkü uluslararası siyaset arenası, argümanların yarıştırıldığı bir müsabaka sahası değildir.

Bu günlerde dünya gündemini meşgul eden yaptırımlarla muhatap dört ülke ön plana çıkıyor. ABD ve müttefiklerinin bölgesel politikalarından hoşlanmadığı İran. ABD’nin küresel rakibi Çin. İtirazları olan Rusya ve Kuzey Kore.

ABD, İran’ı her alanda sıkıştırmaya devam ediyor. Özellikle petrol, bankacılık ve değerli maden satışlarına getirdiği kısıtlamalarla. Beklentiler halk üzerinde oluşacak baskıyla siyasi karar alıcıların tutumunu değiştirmek, mümkün ise rejimi devirmek.

Yaptırımların bir diğer muhatabı ise Çin. ABD bir anlamda “önleyici” hamlelerle müstakbel rakibinin hızını düşürmeye çalışıyor. Bunu yaparken de Soğuk Savaş dönemine gönderme de bulunarak yeni bir “Sputnik” sürprizi yaşamama arzusunu gizlemiyor. Sovyetler Birliği, 1957 yılında Sputnik uydusunu uzaya göndererek ABD’ye teknolojik sürpriz yapmıştı. ABD bu sürprizin rövanşını ancak bilgisayar ve ağ teknolojilerinde gösterdiği ilerlemeyle 1980’lerde alabildi.

Bugün ABD benzer bir şoku yaşamamak adına geçmişten ders alarak, Çin’in lokomotif teknoloji şirketi Huawei’nin yoluna mayın döşemeye devam ediyor. Özellikle 5 G, yapay zekâ, biyoteknoloji, artırılmış gerçeklik, hipersonik, robotik alanlarında. Nitekim, Amerika’nın internet ve yazılım şirketi Google’ın dünyanın ikinci büyük cep telefon üreticisi Huawei’ye getirdiği sınırlama bu yolda atılmış önemli bir adım. ABD, Rusya’ya da benzer uygulamalara girişmiş durumda. Özellikle finansal ve ekonomik yaptırımların ötesine geçerek Rusya’nın enerji altyapısının ihtiyaç duyduğu sivil teknolojik yatırımlarına getirilen kısıtlamalarla.

Elbette ABD’nin yaptırım kararları, hukuk ve adalet çerçevesinde savunulamaz, ahlaki kıstaslarla uygun olduğu düşünülemez. Son tahlilde söz konusu gelişmelerin muhatabıysanız, mağduriyet ve tezlerinizin ahlak ve hukuk çerçevesinde ele alınacağını beklemek fazla iyimserlik olur.

Yazının devamı...

Bir başka açıdan S-400

İlginç ve öngörülmesi zor zamanlardan geçiyoruz. Bu düşünceye kaynaklık eden gelişmelerden biri de Türkiye’nin gündemini işgal eden S-400 hadisesi. Askeri güvenlikle ilgili ve “operatif” düzeyde bir sorunun karakterinin değişimine tanıklık ediyoruz. Başka bir ifadeyle, yüksek irtifa hava savunma füzesi alarak çözmeye karar verdiğiniz sorununuz hızla ve beklenmedik biçimde “beka” sorunlarına dönüşebiliyor.

S-400 gibi, Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi devletler düzeyinde yaşanacak bir askeri çatışma ve öncesinde sizi düşman hava saldırısına karşı “kısmen” korur. Burada üç önemli konu ön plana çıkıyor. Birincisi, devletler arası simetrik bir savaştan söz ediyoruz. İki veya daha fazla devletin birbiriyle savaşı halinde. Örneğin, Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerinin orta/uzun menzilli füzelerinin ve uçaklarının olmadığı biliniyor. Bu yüzden eğer “terörle” temel güvenlik sorununuz var ise, böyle bir silaha bu kadar çok para ödeyemeye ihtiyacınız yok demektir. Eğer almışsanız, söz konusu tehdide karşı işe yaramaz. Sadece askeri geçit törenlerinde göstererek kamuoyunu rahatlatırsınız. Haliyle öncelikli tehdit tanımında böylesi bir seçimin rasyonel olup olmadığı tartışılır. Elbette dünyanın gidişatına bakarak önümüzdeki on yıllarda terör örgütlerinin/devlet dışı aktörlerin de orta/uzun menzilli füzelerinin olabileceğini öngörebiliriz. Tıpkı, Yemen’de, İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’a ardı ardına 600 km’ye varan menzile sahip füzeler yollamasında olduğu gibi.

Konu tartışılırken göz önünde bulundurulması gereken ikinci husus şu: Uzun menzilli füzeleri ve etkili hava kuvvetleri olan iki veya fazla devletle savaşa girmeyi muhtemel görüyorsanız, bu tür uzun menzilli hava savunma füzelerine ihtiyacınız var demektir. Bu durumda bile S-400 ve benzeri sistemler size “kısmi” hava savunma imkânı sağlar. Tek başına, külliyen hava savunmanın garantisini veremez. Çünkü içinde savaş uçaklarınızın, diğer füze sistemlerinizin (orta, alçak irtifa) ve pasif tedbirlerinizin yer aldığı entegre bir hava savunma ağı ancak işe yarar. Bu sistemlere sahip değilseniz “hava savunmanız” sorunlu demektir.

Son olarak, ülke topraklarının %100’ünü kapsayacak bir hava savunma şemsiyesi kurmak teknik ve ekonomik nedenlerden dolayı mümkün değildir. Bunu yılda 650 milyar dolar savunma harcaması yapan (Türkiye’nin 18, Rusya’nın 56 milyar dolar) ABD bile yapmaya muktedir değildir. Çünkü pahalı bir sistemden, teknik sınırlılıklardan söz ediyoruz. Sadece stratejik öneme sahip, yani kaybettiğinizde kolayca yerine koyamayacağınız, ülkeniz için önemli hedefleri koruyabilirsiniz.

Sonuç olarak, Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi olası bir savaş halinde, operatif düzeyde, askeri sorunları çözmeye yarayan sınırlı bir ekipman ve silahtır. Elbette hava savunmanızın önemli bir parçasını oluşturur. Ancak hiçbir yüksek irtifa hava savunma sistemi size savaş kazanmayı garanti edemez. Nihayetinde savaş makinesinin küçük bir cüzüdür.

ABD yönetimi ve müttefikleri Türkiye’nin füze tercihine itiraz ederken yaptırım uygulayacaklarını açıktan ifade ediyorlar. Konu tüm yönleriyle bir bütün olarak ele alınınca, şunu görüyoruz: Her ne kadar kullanım kılavuzunda yazmasa da S-400’ler, operatif düzeyde hava savunma sorununu kısmen çözerken, aynı zamanda yan çıktı olarak, beka düzeyinde yeni “politik” düzeyde sorunlar üretebiliyor. Ekonomik, siyasi ve ittifak ilişkileri bağlamında güvenlik mimarisinde.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.