SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

İKİ KERE BATTI BİR KERE KURTARDI...

- Atatürk doğmadan 3 yıl önce, İskoçya’da denizde indirildi Bandırma Vapuru. O tarihte Torocardeto diye geçiyordu geminin adı.

- Atatürk iki yaşına geldiğinde Yunanlı bir armatöre satıldı Bandırma Vapuru. Adı Kymi olarak değiştirildi.

- Atatürk 10 yaşında geldiğinde battı denecek kadar büyük bir yara aldı Bandırma Vapuru, sonra tekrar yüzdürüldü.

- Atatürk 21 yaşına geldiğinde Osmanlı idaresine geçti Bandırma Vapuru. Adı Panderma oldu.

- Atatürk’ün Trablus cephesinden Balkan savaşı cephesine koştuğu 1912 yılında Erdek açıklarında kayalıklara çarptı Bandırma Vapuru, yine ağır hasar aldı.

- Atatürk’ün Çanakkale’de İngiliz ve Anzakları durdurduğu Mayıs 1915’te Bandırma Vapuru posta idaresi için çalışıyordu… Tarihin cilvesi işte, 19 Mayıs 1915’te Çanakkale Boğazı’nı geçen İngiliz E-11 denizaltısı tarafından Şarköy açıklarında saldırıya uğradı ama yara almadı.

- 19 Mayıs 1919’da, Yani 100 yıl bir gün önce, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını taşıyan geminin hikâyesi bu. Tam 2 kere, batan, batma tehlikesi geçiren bir gemi, gün geldi bir ülkenin kurtuluşunun sembolü oldu...

YUNANİSTAN KADAR OLAMADIK...

- 18 Mart 1915, Çanakkale Deniz Savaşı’nın kaderini değiştiren mayın gemi Nusrat, 1962’de özel sektöre satıldı. 1990’da Mersin Limanı’ndan çıkarken battı. 1999’da denizden çıkarıldı. Sadece omurgası orijinal kalan gemi şu an Tarsus’ta müze olarak hizmet veriyor.

- Bandırma Vapuru daha da şansızdı. Gemi 1925’te arıza büyük bir arıza yaptı, Balat’taki bir gemi söküm firmasına hurda fiyatına satıldı ve tahminen jilet oldu.

- 1909’da Osmanlı’ya teklif edilen ama devletin parası olamadığı için alamadığı bir de zırhlı savaş gemisi var. Rum kökenli bir Osmanlı vatandaşının adının konulması şartıyla Yunanistan’ın satın almasına yardım ettiği Averof zırhlısı, Balkan savaşı sırasında Çanakkale Boğazı’nı ablukaya almış, Ege Adaları’nın Yunanistan’a geçiş sürecinde etkin rol oynamıştı. Yunanistan, Averof zırhlısını “müze gemi” yaptı, biz Nusrat ve Bandırma Vapuru’nu yok ettik...

O KADAR DEĞİL AMA...

“İnsanlar bir ineği kestikleri zaman sadece yüzde 40’ını tüketiyorlar.

Buna karşın, böceklerin yüzde 100’ü tüketiliyor.”

Dünyada 2013’ten beri devam eden böcek yemek, Afrika ve gelişmiş dünyanın et tüketimi için alternatif olabilir kampanyası yürütülüyor.

Kampanyanın savunucuları dünya üzerinde halen 2 milyar kişinin böcekle beslendiğini buna da entomofagi dendiğini anlatıyor durmadan.

İyi de bir de binlerce yılda oturmuş alışkanlıklar var.

BBC’nin konuya dair haberinde, İngiltere’den birilerinin “Karamelize kurtlar çok lezzetli” dediğini görünce, korkuya kapıldım. Böcek yerine hiç et yememek seçeneği üzerinde duralım o zaman...

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİ DE...

“Köylü milletin efendisidir” demişti ya Mustafa Kemal Atatürk, çoğu kere olduğu gibi sözü ezbere biliyor ama içini doldurmuyoruz.

Dünyada en fazla turunçgil üreten ülkeler arasında biz 9’uncu sıradayız İspanya 6’ıncı sırada.

Onlar dünya ihracatının yüzde 30’unu elinde tutuyorlar biz sadece yüzde 7’sini.

Tam 300 ayrı bitkiye bulaşabilen Akdeniz sineği var mesela, başımızın belası.

İspanya bilimi kullanıyor, iyonize radyasyon ile kısırlaştırılmış Akdeniz sineklerini doğaya salıp, üremenin önüne geçiyor.

Aydın civarında, gazlı içecek şişesine delik açıp, içine kesme şeker atarak ya da Mersin’de görece pahalı olan tuzaklarla mücadele etmeye çalışıyoruz bu zararlıyla.

Bilim desteği vermediğimiz köylüler, az mahsul alıp, zarar ettiği için şehre taşınınca da, herkes İstanbul’da oturmak zorunda mı diye mırıldanıyoruz.

Ama lafa gelince “Köylü milletin efendisi” demişti Atatürk diye nutuk atmayı iyi biliyoruz...

Yazının devamı...

“VARLIĞIM, ABD VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

Terör örgütü PKK’nın, haber adı altında propaganda yaptığı bir sitesi var.

Bu sitede çarpıtılmış ve sansürlenmiş çok haber gördüm ama sonunda “önder” dedikleri Öcalan’ı da sansürlediler.

İmralı’da, Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmeden, cezaevleri ve Avrupa’da devam eden açlık grevlerinin sona erdirilmesi çağrısı çıkmıştı.

Çağrı hemen hemen hiç haber olmadı, çağrıya karşı Kandil’den ve diğer terör ağalarından gelen “ Avukatlarla görüşme önemli ama açlık grevleri devam etsin” açıklamaları üst üste haber olarak yapıldı. Analiz bölümünde avukatlara söylenen her cümle için açıklamalı destek mesajı verildi, “açlık grevleri bitsin” cümlesi görmezden gelindi.

Şaşırtıcı değil aslında bu durum, “Varlığım, ABD varlığına armağan olsun” diyecek hale gelen, Kandil’in terör ağaları için, ne kadar çok ölüm demek, o kadar çok propaganda demek zira.

YA HABER YA DA DURUM YANLIŞ...

Bu sene seyretmekten en keyif aldığım futbolculardan birisi Trabzonspor futbolcusu Abdulkadir Parmak. Parmak’ın kullandığı eski model cip habere konu oldu.

1969 model bu cip Türkiye’ye belli ki triptik araç olarak girmiş, yani Türkiye’de kaydı ve plakası yok.

Habere göre bir akrabası aracı kullanması için Abdulkadir’e yollamış.

İyi de triptik arabaların Türkiye’ye girişi ve kullanımı oldukça sıkı şartlara bağlı.

Kimse akrabasına Türkiye’de kullanması için yabancı plakalı bir araç yollayamaz, getirdiği aracı, kullanmak için dahi olsa yakınına veremez.

Acaba Abdulkadir’in yurt dışında oturma izni mi var diye düşünen olabilir, 1 yıl içerisinde 185 günden fazla Türkiye’de bulunanlar triptik araç getiremez ve kullanamazlar.

Ortada bir yanlışlık var ama acaba hata nerede ve kimde?

HİÇ ANLAMAMIŞSIN ARKADAŞ...

Türkiye’de yüzme deyince akla ilk gelen isim Yılmaz Özüak’ın öğrencisi olma şansına erenlerden biriyim ben.

Yine Türkiye’nin en başarılı maraton yüzücüsü Ersin Aydın’ın küçük çocuklara “Ördek suya daldı, zil çaldı” oynatarak suyu sevdirdiğini gördüm.

Havuzda, Türkiye şampiyonlukları kazanmış, başarısı arttıkça tevazusu da artmış Canan Ateş’in direktiflerini dinledim.

Yüzmeyi sadece bir disiplin sporu olarak değil, aynı zamanda sportmen olmanın, başarı ya da başarısızlığın sadece kendine bağlı olduğu bir spor dalı olarak öğretti bize o güzel insanlar.

Antrenman yaparken aynı kulvarı paylaşmak zorunda kaldığımız küçük kardeşlerimize “iyi davranmak” da öğrendiklerimiz arasındaydı.

40 yaşında, bu disiplini gayet iyi bilen bir yüzücü, Marmaris’te olduğu gibi, 13 yaşındaki kardeşine, omuz atmaz, onu yere düşürmez.

Daha önemlisi yüzme terbiyesi almış bir sporcu, hepimizin seyrettiği, bakış açısı belli videoya rağmen, “yanlışlıkla oldu” demez.

Zaten yanlışlık da yüzmeyi öğretirken asıl ruhunun öğretilememiş olması.

YENİ NESİL RAMAZAN SORULARI?

Eskiden “Sakız çiğnemek oruç bozar mı?”, “Oruç tutarken denize girilir mi?” diye sorulurdu ekrana çıkan hocalara.

Yeni nesil bu tarz sorular sormuyor ama eski sorulara rahmet okutuyor.

Biri, “Camiye dolar bağışlarsam, kur arttıkça sevabım da artar mı?” diye sordu geçen hafta. Hoca da “Evet artar” diye cevapladı soruyu.

Bir başkası, hayran olduğu televizyon yıldızının kalbine ulaşmak için bir dua olup olmadığını sordu.

Nihat Hatipoğlu kibar adam, “Allah akıl fikir versin” demedi ama yolun da yol olmadığını anlattı cevabıyla.

“Sakız oruç bozar mı” sorularını özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi, başıma geldi...

Yazının devamı...

BU YÜZÜ UNUTMAK MÜMKÜN MÜ?

Bir annenin yüzü bu...

Evladı cinsel saldırıya uğramış, saklamak, sinmek yerine, sanık ceza alsın diye uğraşmış bir annenin yüzü...

Suratındaki çaresizlik ve öfke olayı duyduğu an yaşadığı duyguların yansıması değil.

Mahkemenin, 10 yaşındaki çocuğuna zincirleme cinsel saldırı suçlamasında sanığı beraat ettirdiği an çekildi bu fotoğraf.

Kararda, cinsel bir saldırı yok denmiyor, sanığın üzerine atıldığı suçu işlediği kesin değil deniliyor.

Komplo desek, ailenin suçu işlediği iddia edilen apartman görevlisinden maddi bir beklentisi olması hayatın akışına uygun değil.

Bu ülkede mahkemeler, cinsel saldırı konusunda düşündürücü kararlar aldı geçmişte.

Mesela 13 yaşındaki bir kız çocuğunun, belinde silahı, altında makam arabası olan bir rütbeli subayın cinsel saldırısına fiziki olarak direnmemesini, ilişkiye rıza olarak kabul etmişti.

Hayata 13 yaşında bir çocuğun gözünden bakabilseler böyle ayıplı bir karar almazlardı ama bakamadılar.

Türkiye, çocuklara cinsel saldırı ve kadınlara şiddet konusunda AB’den ileri yasalara sahip.

Mesela bizim kabul ettiğimiz İstanbul Sözleşmesi’ni Macaristan henüz parlamen-tosundan geçiremedi.

Bu kadar gelişmiş yasalara rağmen, mahkemelerden çıkan kararlar gösteriyor ki, reform daha uygulamada halen kavranmamış.

Bu annenin yüzünü hiç unutmayalım, baktıkça hüküm kuranların yerine biz utanalım...

BÜYÜKLÜK MESELESİ...

Galatasaraylı bütün arkadaşlarımdan mesaj geliyor Cumartesi gecesinden beri, “Hadi kümede kaldınız, gözünüz aydın” diye.

Bir takımın büyüklüğü hep şampiyonluk adayı olmasıyla ölçülmez ki...

Bugün dünya devleri arasında yer alan, Juventus, Chelsea, Atletico Madrid, Milan, Borussia Dortmund gibi takımlar da geçmişte küme düştü.

Küme düşse bile taraftarının bırakmadığı takımlar büyük takımlardır.

Fenerbahçe bugün hangi ligde oynarsa oynasın hep binlerce taraftarın önünde oynar ki, bu da altın, çamura düşse bile değerinden bir şey kaybetmez lafının canlı karşılığı olur.

1979-1980 sezonunda sadece 2 puan farkla kümede kalan bir Galatasaray, 2. olan bir Fenerbahçe vardı.

Bir sene sonra Fenerbahçe, averaj farkıyla kümede kalmıştı.

Yani sıralamalar ve sonuçlar, eğlenmek için, asıl olan milyonların kalbinde taht kurmuş olmaktır.

İSRAİL NEREYİ VURDUĞUNU BİLİR Mİ?

Gördüğünüz fotoğraf Ocak 2008’de çekildi.

İsrail’in Gazze’ye düzenlediği bir operasyondan 72 saat sonra, Gazze’den çıkmadan hemen önce çekildi bu kare.

Orada bulunduğum 48 saat boyunca güvenli olan tek yer, deniz kıyısında kaldığım oteldi.

Ne İsrail hava kuvvetleri ne de açıkta bekleyen İsrail deniz kuvvetleri o oteli hedef almıyordu zira yabancı gazetecilerin o otelde kaldıklarını biliyorlardı.

Gerek insanız hava araçları gerekse hemen sınıra kurulu dev zeplin sayesinde İsrail, Gazze’de olan biten ne varsa haberdar olur.

Yani bir yer vuruluyorsa bırakın orada hangi büroların olduğunu, açık unutulmuş ışıktan bile haberi vardır İsrail’in.

Anadolu Ajansı bürosunun bulunduğu bina neden vuruldu sorusunun bir cevabı olursa mesajın bize ait olup olmadığını da anlarız kolaylıkla.

Yazının devamı...

HEPİMİZ FUNDA’YIZ, HEPİMİZ ACIMASIZIZ

Tepkilere bakınca, parası ya da çevresi sayesinde insanlara küstahlık yapan tek kişi Funda denilen kadın sanırsınız bu ülkede.

Hepimiz kendi çapımızda küçük birer Funda’yız oysa.

Garsonlara parmak şıklatıp, “baksana” diye seslenip,”sen” diye hitap eden, siparişini “getir” diye emir kipiyle bitirenler çok mu farklı Funda’dan?

Çağrı merkezlerinde çalışan insanlara hakaret etmek en kolayı değil mi bu ülkede?

Aracına hakkı olmadığı halde çakar takan üniversite rektörlerinin hak tecavüzüyle, Funda denilen kadının, müşteri olma tecavüzü çok mu farklı?

Devlet dairelerinde hemen her gün yaşanan “Bir telefon açarım, kim olduğumu anlarsın” cümleleri başka bir ülkede mi kuruluyor?

Kaç kişi iş yerine girerken temizlik görevlilerine “günaydın” demeye tenezzül ediyor?

Funda adlı kadının yaptığı çirkinliğin farklı farklı örneklerden sandığımızdan çok daha fazlası yaşanıyor bu ülkede.

Parası ya da yetkisi olan hak sanıyor insanları ezmeyi, edepsizlik etmeyi...

BOŞ BİR SLOGAN, ‘İDAM İSTERİZ’

Geçen hafta Küçükçekmece’de 5 yaşındaki kız çocuğuna cinsel saldırı olayında olduğu gibi, ne zaman canımızı yakan, öfkemizi kabartan bir olay olsa “İdam geri gelsin” diye sloganlar atıyoruz.

Türkiye’de son idam 25 Ekim 1984’te, Burdur Cezaevi’nde gerçekleşti.

Yani, idam cezasının yürürlükte olduğu 3 Ekim 2001 tarihine kadar, 17 sene boyunca kimse asılmadı.

O zaman da öfkemizi kabartan, canımızı yakan olaylar olmuştu.

Kaldı ki, idam cezası bugün geri gelse, dün işlenen ve hepimizi öfkelendiren bir suçu işleyen kişiyi idam edemezsiniz. Çünkü, hukuk, suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanunlara göre ceza verir.

Boş yere aynı sloganı atmanın bir manası yok yani...

PARAYLA SAADET OLMAZ

ABD merkezli bir şirket, 143 ülkede, bir “Olumlu Deneyim Endeksi” diye bir araştırma yaptı.

Bu araştırmanın sonuçları vatandaşların yüzü gülen ülkeler olarak açıklandı.

Türkiye araştırmada sondan dördüncü sırada yer aldı ama asıl önemli olan ilk 10.

Vatandaşları en fazla gülen ülke Paraguay oldu ki, yıllardır bu araştırmada hep birinci çıkıyorlar.

Aslında Endonezya dışında ilk 10’daki ülkelerin tamamı Latin Amerika’dan.

Yoksulluk, suç, siyasi karmaşa, terör, uyuşturucu hepsi var ama hayata bakışları pozitif insanlar onlar.

Biraz örnek alsak hiç fena olmayacak.

Yazının devamı...

O ÇOCUK BUNUN İÇİN ŞEHİT OLMADI...

Bu ülke bölünmesin diye şehit oluyor gencecik çocuklar.

Protestonun hak, şiddetin haksızlık, olduğunu bilmeyenler, ülkeyi fikren biraz daha bölsünler diye değil.

Demokraside beğenmediğin siyasetçiyi cezalandırma yeri sandıktır.

Sandık önüne gelene kadar beğenmediğin siyasetçi ister ıslık çalarak, ister arkanı dönerek, ister slogan atarak protesto edersin.

Hepsine eyvallah, hepsi, demokrasinin sağladıkları arasındadır.

Ama işin içine yumruk girdi mi, kendi fikrine zarar verir, karşısında olduğun fikre de yarar sağlarsın.

Bu ülke bölünmesin diye şehit oluyor gencecik çocuklar.

Cenaze törenlerinde ülkeyi fikren biraz daha bölenler, en büyük haksızlığı o şehide ediyorlar aslında...

MERAK BU YA...

- ”Yangın devam ederken bile işçileri tahliye etmeyen ve çalıştıran....”

- ”Tahliye için gerekli olan en basit bas-konuş megafon sistemini kaldıran...” diye cümleler yazmış İzmir Bölge Mahkemesi’nde Soma faciasının bir numaralı sanığı Alp Gürkan’ın serbest kalmasına muhalefet şerhi koyan üye...

- Yasa maddesi açık, tutuklulukta üst sınır 5 yıl bunu biliyoruz hepimiz ve tahliye kararı bu maddeye dayandığı için fazla söylenecek söz yok ama bir noktayı çok merak ediyorum:

- Yerel mahkemenin 3 yıl için koyduğu madencilik yapma yasağını neden kaldırdı Bölge İdare Mahkemesi?

Bu adamlar maden işletmeye devam etsinler ve başka 301 insanın daha ölümüne neden olsunlar diye mi?

Adaletten söz edeceksek bu adamların bırakın maden işletmesini, maden sahalarına yaklaştırılmaması gerekir.

FARK VARSA SORUN VAR DEMEKTİR

Yeni Zelanda’da cuma namazı sırasında öldürülenlerle,

Sri Lanka’da paskalya ayini sırasında öldürülenler arasında fark yok.

O masum insanlara saldıranların kafasındaki hastalıklı fikirler de aslında aynı, ikisi de kendisinden olmayana yaşam hakkı tanımıyor.

Arada fark gören birine rastlarsanız, bilin ki sorun var demektir...

BİLMEDİĞİMİZ SEÇİM TARİHİMİZ...

- Biz, CHP 1946 seçimlerinde hile yaptı Demokrat Parti’nin iktidarını engelledi diye biliriz ya..

Hile doğru ama Demokrat Parti iktidarının engellendiği yalandır.

1946 seçimlerinde toplam 465 milletvekili seçildi. Yani iktidar olmak için 233 milletvekili çıkarmak gerekiyordu.

Demokrat Parti o seçimlere 257 milletvekili adayı ile girdi. Resmi kayıtlarda sayı 273’tür ama bunun sebebi, Mareşal Fevzi Çakmak’ın 4, Celal Bayar, Adnan Menderes gibi bazı isimlerin 3’er ayrı ilde liste başı olarak seçime girmesidir... Yani Demokrat Parti ancak yüzde 100 civarında bir oy alırsa tek başına iktidar olabilecekti.

- Mustafa Kemal Atatürk 1923’te Cumhurbaşkanı seçildi, ölünceye kadar da görevine devam etti sanırız ya çoğumuz...

Oysa 1923’ten sonra 1927, 1931 ve 1935’te, Meclis’te 3 kez daha Cumhurbaşkanı seçilmiştir Atatürk.

Yine çoğu kişi bilmez ama Osmanlı İmparatorluğu’nun son seçimi olan 1919 seçimlerine de katılmış ve Erzurum Milletvekili seçilmiştir Mustafa Kemal… Tutuklanacağı için İstanbul’a, Meclis-i Mebusan toplantısına sağlık sorunu gerekçesiyle katılmamıştır.

Osmanlı’nın son Meclisi, Misak-ı Milli’yi resmen kabul eden Meclis’tir aynı zamanda.

- Tarihe herkesin kendi cephesinden bakmayı sevdiği bir ülkede zaman zaman hatırlamak gerekiyor bunları.

Yazının devamı...

ÇAMLICA CAMİİ TARTIŞMASINDA YANLIŞLAR...

Pakistan’ın İslamabad şehrindeki Faysal Camii 74 bin kişi kapasiteli.

Fas, Kazablanka’daki 2. Hasan Camii, tam 105 bin kişi kapasiteli.

Hindistan, Yeni Delhi’deki Cihannüma Camii 85 bin, Endonezya, Cakarta’daki İstiklal Camii, 120 bin kişi alabiliyor.

Mekke’deki Mescid-i Aksa, Medine’deki Mescid-i Nebevi ve Meşhed’teki İmam Rıza Türbesi kat ve kat büyük saydıklarımdan.

Moğol İmparatoru tarafından 1673’te Pakistan’ın Lahor şehrinde yaptırılan Badshahi Camii de 100 bin kişilik kapasiteye sahip.

O dönem Lahor’un nüfusu bilinmiyor ama Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan 1881 nüfusu 139 bin kişi.

Adana’nın nüfusu 1.7 milyon, Türkiye’nin en büyük ikinci, camisi, Sabancı Camii 28 bin kişi kapasiteli

O yüzden Çamlıca Camii’ni büyüklük üzerinden tartışmak ancak zaman kaybı olur.

Günümüz dünyasında camiler sadece birer ibadethane olmanın ötesinde anlamlar taşıyor üstelik.

Mesela Malezya’da, Kualalumpur yakınlarındaki Putra Camii kültür turlarında en çok tavsiye edilen yerlerden birisi durumunda.

Fas’ta Fransız mimarların çizdiği 2. Hasan Camii, şehrin en önemli turistlik değerlerinin başında geliyor.

O yüzden kapasite tartışması zemini doğru olan bir tartışma değil...

MİZAH DUYGUSU KAYBOLUNCA...

Fenerbahçe taraftarıyım, derbiyi kazanmış olursak, Galatasaraylı arkadaşlarımla dalga geçip, onları kızdıracağım bugün.

Aksi olursa, yenilmezlik serimiz bittiği için, onlar daha çok takılacaklar bana. Maç berabere bitmiş olursa, “En kötü halimizde yine yenemediniz” diye üste çıkacağım. Futbol dediğiniz şey, ne kadar endüstri olursa olsun, taraftarların sonuçları üzerinden eğlendiği bir alan olmalı.

Daha fazlası hem kendimize hem de hepimize zarar...

KAÇAK TESTİS NAKLİ...

Acayip bir coğrafya bizim coğrafyamız.

Kuzey Irak’tan İran’a götürülen insanların testisleri 12-13 saat süren ameliyatlarla başkasına naklediliyormuş.

Testislerini satmayı kabul edenlere 70 bin dolar vaat ediliyormuş.

Bu iş o kadar yaygın hale gelmiş ki, Kuzey Irak Yönetimi, bir araştırma komisyonu kurmak zorunda kalmış. Bilim insanları da, bu yolla baba olmayı umanları, “Çocuk testisleri alınan kişinin genetik kodunu taşır” diye uyarıyorlar.

Tüm dünyada yaşamsal organların ticareti yapılır, bizim coğrafyamızda testislerin ticareti yapılıyor...

Yazının devamı...

İSTANBUL’UN GEÇERSİZ OY KARNESİ...

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için 1999 yılında kullanılan oyların yüzde 3.76’sı geçersiz kalmıştı.

Sandıktan birinci çıkan Fazilet Partili Ali Müfit Gürtuna ile ikinci çıkan ANAP’lı Ali Talip Özdemir arasındaki oy farkı yüzde 5.2 olduğu için tartışma yaşanmamıştı.

2004 yılında İstanbul’da geçersiz oy oranı yüzde 3,84 oldu.

AK Parti adayı Kadir Topbaş, CHP adayı Sefa Sirmen’den yüzde 16.4 daha fazla oy aldığı sayım sonuçlarına itiraz edilmedi.

2009 yılında geçersiz oy oranı yüzde 3,51 olarak gerçekleşti.

Ancak Kadir Topbaş, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yüzde 7.2 daha fazla oy aldığı için yine bir tartışma yaşanmadı.

2014 yılında İstanbul’da geçersiz oy oranı yüzde 4,20 oldu.

Kadir Topbaş bu kez Mustafa Sarıgül’den yüzde 7.8 daha çok oy aldığı için yine bir tartışma yaşanmadı.

2019 seçimlerinde geçersiz oy oranı yüzde 3.27, yani diğer seçimlerden daha farklı değil hatta daha az.

Ancak bu kez, daha hiç itiraz edilmeden önce iki aday arasındaki fark sadece binde 25 olarak gerçekleşti.

İki aday arasındaki oy farkı geçersiz oyların 11’de 1’i kadar olduğu için yaşıyoruz tüm bu tartışmaları...

ALMANYA NEYE ÖDÜL VERDİ?

Adı, Cihan İpek. Diyarbakır Barosu’na kayıtlı bir avukat.

Almanya’da yüksek lisans yaptı, bu sırada Angelika Bauer ile evlendi.

2005 yılında Almanya Büyükelçiliği’nin Almanca bilen avukatlar listesine girdi, sonra “güven duyulan avukatlar” listesinde yer aldı. Eğer Almanya Cumhurbaşkanı Stenmeier tarafından ülkenin en önemli nişanı olan Liyakat Nişanı’na layık görülmese çoğumuz Cihan İpek adını duymayacaktık.

Ödülün gerekçesinde Türkiye-Almanya ilişkilerinde köprü rolü oynamak gibi klasik bir cümle de var, “diğerlerinin göremediği bakış açısıyla” vurgusu da..

Cihan İpek’in yüksek lisans tezi , “Almanya yerel yönetimlerinin kendi kendini yönetmesi hakkının Türkiye yerel yönetimlerine uygulanabilirliği” üzerine.

Cihan İpek, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi’nin elinden ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmada da tezine atıfta bulunup, dedi ki

“Almanya’daki gibi yerel yönetimlerin kendi kendilerini yönetmesi tarzındaki bir federal sistemin, Türkiye’ye Kürt sorunu bağlamında ve demokratikleşmesinde büyük katkı sunabileceğine inanıyorum.”

Yazıda sık sık adı geçmesine rağmen konumuz Cihan İpek değil aslında.

Konumuz Almanya Cumhurbaşkanı’nın ödüllendirme ihtiyacı duyduğu fikir, o fikrin kafasındakilerle ne kadar uyumlu olduğu...

SALI SALLANIR...

Bu batıl inancın kökeni aslında Rumlara dayanır.

İstanbul’un fethedildiği günün salı günü olmasından dolayı söylendiği rivayet edilir.

Bu Salı günü de coğrafyamızın ve dünyanın en fazla karışmaya aday olduğu gün.

İsrail’de yapılacak seçimlerde, Netanyahu sandıktan birinci parti çıksa bile İsrail aşırı sağına kabinede 2 koltuk vermek zorunda kalacak.

Netanyahu’nun vaadi Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerini ilhak etmek.

Bakanlık vereceği partiler İsrail’deki tüm Arapların sürülmesi dair çılgınca bir sürü şey söylüyor.

Sonuç mu, sadece İsrail’i değil tüm dünyayı ilgilendiren fena bir salı günü geliyor...

Yazının devamı...

MEĞER GANDİ DE IRKÇIYMIŞ...

Mahatma Gandi, İngiliz sömürge yönetimine karşı verdiği barışçı mücadele ile tüm dünyaya esin kaynağı olmuş bir isim değil mi?

Bu bizim bildiğimiz Gandi ama madalyonun bir de ırkçı Gandi yüzü var.

Gençlik yıllarında Güney Afrika’da çalışan Gandi, Hint ırkının, siyah Afrikalılardan daha üstün olduğunu savunmuş ısrarla.

Bu yüzden Gana’nın başkenti Akra’ya dikilen Gandi heykeli yerinden kaldırıldı 5 ay önce.

2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Başbakanı olan Winston Churchill, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan bir başka ırkçı.

Afganlar ve Kürtler gibi “medeniyetten uzak kabilelere” karşı zehirli gaz kullanımını savunmuş birinden söz ediyoruz.

Geçmişte Churchill ya da Gandi, bugün ABD Başkanı Trump ya da Macaristan Başbakanı Orban gibi ırkçı liderler değil dünyanın sorunu.

Asıl sorun, ırkçılığın ve nefret suçlarının, eğitim seviyesi yüksek kesimlere de sıçramış olması.

Hollanda’da iki yıl önce kurulan aşırı sağcı Demokrasi için Forum Partisi ilk kez katıldığı yerel seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

Kötü olan, yeni ırkçı partinin iyi eğitimli başkanı Baudet’in, diğer ırkçı partinin Başkanı Wilders’a oranla eğitim seviyesi yüksek kesimlerin desteğini almayı başarmış olması.

Bir başka kötü nokta ırkçılık mikrobunun bulaştığı alanların artması.

Bu hafta oynanan Almanya-Sırbistan milli maçında Alman taraftarlar, kendi ülkelerinin formasını giyen İlkay Gündoğan ve Leroy Sane aleyhine ırkçı sloganlar attılar.

Yine Almanya’nın İslamsızlaştırılmasını savunan bir dernek Kazakistan vatandaşı bir başkan ve Yunan yardımcısı aleyhine faaliyete başladı geçen hafta.

Yeni Zelanda’daki iki camii de yaşanan nefret terörü, bardaktan taşan son damla ama asıl sorun bardağın taşacak kadar dolmuş olması...

ANAOKULU VE KREŞLERDE GÜVENLİK...

Milli Eğitim Bakanlığı, anaokulu ve kreşlerde koridor ve bahçeler haricinde kamera sistemi kullanılmasını yasaklamış.

Amaç çocukların mahremiyetini korumak olabilir ama tekrar düşünülmesi gereken bir karar bu.

Sınıflarda kamera sisteminin yasaklanması, çocukları, fiziki şiddet başta olmak üzere bir sürü olumsuzluğa açık hale getiriyor.

Tekrar düşünmekte ve ona göre bir karar almakta büyük fayda var...

TÜRK VATADAŞLARINI BEKLEYEN TEHLİKE...

Hannibal’in Gölge Ordusu diye bir grup duydunuz mu hiç?

Alman ordusu içinde bulunduğu tespit edilen aşırı sağcı gruplardan birinin adı bu.

Son yıllarda 400’den fazla Alman ordusu mensubu aşırı sağ gruplarla ilişkisi nedeniyle soruşturma geçirdi.

Sadece Alman ordusu değil emniyeti de bu aşırı sağ sızmaların hedefinde.

Saksonya Eyaleti’nde görevli bazı polis memurlarının göreve çıktıklarında kod adı olarak, Neonazi terör hücresi NSU üyelerinin adlarını kullandıkları tespit edildi.

NSU davasına müdahil olan Türk kökenli avukat Seda Başay Yıldız ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Mustafa Kaplan’a gönderilen tehdit mektuplarının arkasından da Frankfurt’ta görev yapan 5 polis memuru çıktı. Sosyal medya hesaplarında Hitler fotoğrafı paylaşmış polisler bunlar.

Almanya’da devlet adına silah kullanma yetkisi olan birimlerde yuvalanan aşırı sağ hücreler, Neo-nazi tehlikesini bir grup sokak serserisi işi olmaktan çıkardı maalesef.

KİMİN OYU DAHA KIYMETLİ?

Türkiye’de çoban ile profesörün İngiltere’de de genç ile ihtiyarın oyu nasıl eşit olur tartışması hiç bitmiyor.

AB’de kalma yanlısı genç İngilizler, AB’den ayrılma yönünde oy kullanan yaşlı İngilizlere ateş püskürüyorlar.

Demokrasilerde oy eşitliği her zaman tartışılan bir konu oldu hatta Japonya’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan ilk genel seçimlerde sadece üniversite mezunları oy kullandı ama sonuçları açısından çok şey fark etmedi.

Oy üstünlüğü işine bir girerseniz, yerel seçimlerde 5 yıl içinde başka şehre taşınacak olan seçmenler, genel seçimlerde de ölümcül hastalığı olanlar oy kullanmasın gibi saçmalıklara varır iş.

Çoban ile profesörün oyu nasıl eşit olur hikâyesini kapatmak lazım o yüzden...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.