SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Merkezi ısıtma sistemli binalarda ısı pay ölçer hukuku

İhsan Amca dedi ki, “Hocam ben çocukluğumu bahçeli müstakil evde geçirdim. Kışın sobayla ısınırdık. Odun - kömür masrafı yüzünden her odaya soba kurulmazdı. Soba salona kurulur, diğer odaların kapısı açık bırakılarak, o odaların da ısınması sağlanırdı. Evimizi ne kadar ve ne zaman ısıtacağımıza, yani maliyete biz karar verirdik.”

Doğru İhsan Amca. Ama şimdi de kombili evlerde durum farklı değil. Evinizin kombisi varsa, ne zaman ve ne kadar ısıtacağınıza siz karar veriyorsunuz.

Gerçi yeni inşaatlarda pek uygulanmıyor. Merkezi kalorifer sistemi varsa, kaloriferin ne zaman ne kadar yakılacağına yönetim, onun yetki devriyle kapıcı karar veriyor.

Peki maliyet? Merkezi kalorifer sistemlerinde evlerin büyüklüğüne, arsa payına göre ısınma parası ödenir.

Evin konumu önemli

Evin konumuna, evde oturanların gerçekte evde mi tatilde mi olup olmadıklarına, gündüz çalıştıkları için eve sadece akşam gelip ısınmadan yararlanıp yararlanmadıklarına bakılmaz. Evde olmasa bile, merkezi kalorifer sisteminde ısınma maliyetine eşit katılma zorunluluğu var!

İşte bu adil değil İhsan Amca! Neden mi? Evi satın alırken fiyatlar evin konumuna göre değişir. Cephe çok önemli. Güney cephe evler çabuk ısınır ve kışın bile kalorifer kapalı tutulabilir.

İşte, arsa payı, yüzölçümü aynı olsa da, dairenin cephesine, konumuna, katına göre fiyatları farklılık gösterir.

Ama gel gör ki merkezi kalorifer sisteminin bulunduğu cephe ve konuma göre fiyatları yarı yarıya fark eden daireler, arsa payları eşitse ısınma maliyeti olarak da eşit yükümlülük altındadır.

Kimisi dairede 24 saat oturur ve ısıtmadan tam yararlanır, kimisi gece evdedir ama eşit para öder. Adalet bunun neresinde?

Vallahi İhsan Amca, ne diyeyim, adalet bunun hiçbir yerinde! Adaletin sağlanması için, herkes ısıtmadan yararlandığı kadar ödemelidir, öyle değil mi?

Merkezi ısıtma sistemi olan site ve binalarda adaletli ve hakkaniyetli ısıtma maliyeti ısı pay ölçer cihazlarla sağlanır.

Isıtma merkezi sistemle sağlanır ama her daire, merkezi ısıtmadan daireye girişi olan borulara takılan ısı pay ölçer cihazlarla dairesinin harcadığı ısıyı - kaloriyi bilir ve harcadığı kadar öder. Yeni binaların neredeyse hepsinde ısı pay ölçer sistem var.

Peteklere takılıyor

Merkezi kalorifer sisteminin bulunduğu eski binalarda ise, her bir kalorifer peteğine takılan ısı pay ölçer cihazlarla, yakıt ve ısıtma gideri adaletsizliğinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

İhsan Amca soruyor, “Peki merkezi ısıtma sisteminin, merkezi kalorifer sisteminin bulunduğu sitelerde, binalarda site yönetimi dilediği zaman ısı pay ölçer taktırabilir mi?”

Evet, İhsan Amca, 02.05.2012 tarihinden itibaren yeni yapılacak binalarda merkezi ısıtma sistemi kurulacaksa, ısı pay ölçer veya ısı sayaçlarının, kalorimetrelerin takılması zorunlu.

Bu zorunluluk 5627 sayılı Enerji Verimliliği Kanunu ve ilgili yönetmeliğe dayanıyor. O tarihte mevcut olan binalarda ısı pay ölçer veya ısı sayaçlarının takılması için kat malikleri kurulunun karar alması gerekiyor.

Hukuken geçerli...

Dolayısıyla senin bahsettiğin olaydaki gibi komşu binanın kat malikleri kurulunun aldığı, ısı pay ölçer cihazlarının kaldırılarak tekrar merkezi ısıtma sitemine geçilmesi kararı, bina eskiden mevcut bir bina olduğundan hukuken geçerli bir karar.

İhsan Amca, ana yapıların yönetimi ve ana yapıya ilişkin hususlar bağımsız bölüm maliklerince kat malikleri kurulunda alacakları kararla mümkün.

Çifte yetersayı lazım

Merkezi ısınma sistemli yapılarda sıcaklık kontrol cihazlarıyla gider paylaşılması faydalı giderlerden sayılıyor.

Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 42. maddesindeki faydalı giderler, ana yapının sayı ve arsa payı çoğunluğuyla verecekleri kararla mümkün. Yani kararın alınması için çifte yetersayı gerekli, hem oy veren kat malikleri çoğunluk olacak, hem de sahip oldukları arsa payı arsa yüzölçümünün çoğunluğu olacak.

Enerji Verimliliği Kanunu mevcut binalar için zorunluluk getirmemiş. Yönetmelik ise ısı pay ölçer sisteminin kurulmasına değil, uygulamasına ilişkin.

Bu sebeple İhsan Amca, ısı pay ölçer sisteminin kurulmasına veya sistemden vazgeçilmesine ilişkin kararlar ancak kat maliklerinin sayı ve arsa payı çoğunluğuyla alınabilir.

Ne diyeyim ki İhsan Amca, komşu binada dairesi bulunan 3 kardeş de, dairelerinin güney cephe olduğunu, sadece yaz tatillerinde 1 ay geldiklerini, kışın evi kullanmadıklarını, kalorifer peteklerinin hep kapalı olduğunu, ısı pay ölçer takıldıktan sonra ısıtma mali yetlerinin sıfıra yakın olduğunun ortaya çıktığını, tekrar merkezi ısıtma sitemine geçilirse adaletli olmayan şekilde başka dairelerin ısıtma maliyetlerini üstlenmiş olacaklarını söyleseler de, kanun böyle.

Ben ne yapayım!

Hiç şansları yok...

Diyeceksin ki İhsan Amca, komşu binadaki 3 gurbetçi vatandaşımız, eski merkezi ısıtma sisteminde ödedikleri ısıtma aidatları ile ısı pay ölçer sistemine geçtikten sonra ödedikleri ısıtma giderlerini karşılaştırıp, dava açsalar hiç mi şansları yok?

Yok maalesef İhsan Amca, merkezi sistemdeyken yıllık toplam, örneğin 2500 TL öderken, ısı pay ölçer sistemine geçtikten sonra sadece 250 TL ödediklerini belgeleriyle ispatlasalar bile, mahkeme ısı pay ölçerden tekrar merkezi sisteme geçişle ilgili kat malikleri kurul kararını iptal edip, yerine karar veremez.

Bunu ben değil, Yargıtay söylüyor. Onlar ya yıllık 250 TL yerine yeniden 2.500 TL ödeyecek ya da evi kiraya verecek, ya da, dairelyi satacaklar. İhsan Amca, en güzeli ve sağlıklısı, yine eskisi gibi müstakil, “düzayak” sobalı evler değil mi?

Ah bir de, sobanın külünü atma, boruları iki ayda bir silkeleme zahmeti olmasa!

Yazının devamı...

Rögar kapağı davası

Yaz geldi, yol çalışmaları arttı. Neredeyse büyük küçük bütün şehirlerde yol bakım çalışmaları, asfalt yenilemeleri aldı başını gidiyor.

Ömrümün neredeyse 10 yılını Avrupa’da geçirdim. Orada da sık sık yol yapım ve asfalt yenileme çalışmaları yapılır.

Bizdekiler ile oradakiler arasındaki en önemli fark, trafiğin yoğun olduğu yerlerde çalışmaların 24 saat kesintisiz sürmesidir. Günde üç vardiya çalışılır. Böylelikle, günde 1 vardiya çalışılarak örneğin 30 günde bitirilecek bir yol bakım çalışması 10 günde bitirilir. Tabii ki işçi ücretleri bakımından gece vardiyalarının ücreti daha yüksek olduğundan, iş gerçi 10 günde bitirilir ama ihale maliyeti biraz fazla olur.

Hangisi avantajlı?

Trafik yoğunluğunun olduğu yerlerde gece gündüz üç vardiya çalışarak işi üçte biri sürede erken bitirmenin maliyeti ile genel ekonomik maliyeti hesaplanır ve hangisi daha avantajlı ise o kabul edilir.

Bunun için hesaplar yapılır, bakım çalışması yapılacak yoldan günde kaç aracın geçtiği, bir aracın geçişinin ne kadar sürdüğü, bu süre içerisinde ne kadar yakıt harcayacağı, araçların amortismanları, çevre bakımından havaya salınacak emisyon hesapları yapılır.

Mevsimine göre araç klimalarının çalıştırılıp çalıştırılmayacağı ve buna göre de en kalemler dikkate alınır.

Bakım çalışmalarının uzaması halinde araçları ile trafikte kalanların, sürücülerin, araçta seyahat edenlerin üretimden uzak kalmalarının üretim maliyeti de tüm bu hesaplara eklenir.

Ambulans, itfaiye, acil müdahale, kolluk güçleri araçlarının geçişlerinde ne kadar bir yavaşlama olacağı, alternatif yolların ne kadar elverişli olduğu da göz önünde bulundurulur.

İşin psikolojik ve sosyal boyutu da değerlendirildikten sonra, 24 saat kesintisiz üç vardiya mı, yoksa fazla mesaili tek vardiya mı çalışılacağına karar verilip ihaleye öyle çıkılır.

Yani kısaca, yol bakım çalışmasını yapacak olan, yaptıracak olan bunun sadece kendisine olan maliyetini değil, makro ve mikro düzeyde ekonomik maliyetini ve çevre kirliliği faktörlerini de dikkate alarak yol bakım ve yenileme çalışmalarını yapar.

Tüm bu yol bakım ve onarım çalışmaları bittikten sonra yol tekrar trafiğe açılır.

Görünmez bir kaza

Ama insani olan her işte olduğu gibi burada da bazı insani hatalar olabilir. Öyle ki telafisi güç kazalara sebebiyet verilebilir.

Köşemizin daimi konuğu İhsan Amca’nın amca oğlu Ersin Bey’in de başına böyle bir “görünmez kaza” gelmiş. “Görünmez kaza” dediysem, lafın gelişi. Yol tamiri bittikten sonra trafiğe açılmış, ama rögar kapağı yerine konulmamış, rögar boşluğu açık kalmışsa, meydana gelebilecek kaza kanaatimce sadece kazanın mağduru için “görünmez kaza”dır. Rögar kapağını yerine oturtmayanlar için de “görünmez kaza” sayılmaz.

Çoğumuzun başına gelmiştir. Yolda giderken birden zor da olsa fark edip, arabayı rögar çukuruna düşmekten kurtarmışızdır. Bizde bu sürücü yeteneği olmasa, arabanın tekeri çoktan rögara düşerdi. Sonrası, yaralanmalar ve arabada ağır maddi hasar! İhsan Amca’nın amca oğlu Ersin Bey, usta bir sürücü olduğu iddiasında da değil.

Bakın sonra neler olmuş...

Kazada iki kişi yaralandı, peki bundan kim sorumlu?

Ersin Bey’in kullandığı yolda bakım çalışmaları tamamlandıktan sonra rögar çukurunun kapağı açık kalır, kapatılmaz. Ersin Bey, aracını hız sınırlarına uygun sürer. Ama gece fark edemediği için aracın sağ ön tekerleği açık bırakılan rögar çukuruna düşer ve kaza yaşanır. Araçta komşusu da vardır. İkisi de yaralanır. Birer hafta doktor raporu alırlar. Araç pert olur.

Araç şoförü Ersin Bey, yol çalışmalarını yapan belediyeye dava açar. Aracın bedeli, hastane masrafları ve çalışamadığı günlerdeki gelir kaybının tazminini ister.

Sebep olarak da belediyenin rögar kapağını açık bırakması ve uyarıcı yazı, tabela koymamasını gösterir. Ama Ersin Bey tatsız bir durumla karşılaşır. Yaralanan komşusu da Ersin Bey’e tazminat davası açar.

Mahkeme kazanın olduğu aynı saatlere ve gece karanlığına denk gelecek şekilde keşif yapar. Aracın hızına göre en erken rögar çukurunun hangi mesafede fark edilebileceğini ve zamanında frene basılsaydı kazanın önlenip önlenemeyeceğini hesaplattırır. Sonuçta Ersin Bey’e kusur yüklenmez. Belediye rögar kapağını açık bırakmaktan dolayı yüzde 100 kusurlu bulunur.

Kusurlu hizmet vererek, sorumlu olduğu yollardaki rögar çukurlarına kapaklarını koymayarak kazaya sebebiyet veren belediye şirketi ile taşeron firma birlikte, araç hasarından, yaralıların geçici iş gücü kaybından ve tedavi masraflarından sorumludur.

Ersin Bey kazada kusursuz olduğundan, yaralanan komşusunun açtığı dava reddedilir. Çünkü Ersin Bey’in komşusu yanlış kişiye dava açmıştır, kazada kusuru olmayan Ersin Bey’e değil, rögar kapağını açık unutan belediyeye karşı tazminat davası açmalıydı.

Yeri gelmişken söyleyeyim, rögar kapakları sadece yol bakım çalışmalarında unutuldukları için açık bırakılmıyor. Seller sonucu suyun tazyikiyle yerinden fırlamış, yıpranma sonucu çürümüş olabilir. Ve maalesef, çalınmış olabilir. Belediyenin sorumluluğu bakımından sonuç değişmiyor.

Düğünü erken bitirin

Yaz sezonu, düğün sezonu. Hele “harman kalkmış” ise, her gün düğün. Mahalle düğünleri de zevklidir. Davetli olmasanız bile, ses o kadar güçlüdür ki bütün oyun havalarına evin balkonundan eşlik eder, gelin tarafından kimin ne taktığını dahi öğrenirsiniz.

Olay Yozgat’a bağlı Yerköy ile Kırşehir’e bağlı Çiçekdağı sınırında geçiyor. Tam iki ilçenin sınırındaki iki komşu yaz düğünü yapıyor.

Fakat o da nesi, Yerköy Emniyet Müdürlüğü müziğin saat 23.00’te kesilmesi uygulaması yapıyor, Çiçekdağı Emniyet Müdürlüğü ise saat 24.00’e kadar izin veriyor.

Yerköy Emniyeti’nde görevli polis memuru, Yerköy’deki düğün sahibine gelip müziği kesmelerini istiyor. Düğün sahibi tamam dese de, yeğeni itiraz ediyor ve Çiçekdağı’ndaki komşularının hâlâ halay çekip oynadığını söylüyor. Polis oranın kendi mıntıkası olmadığını, karışamayacağını söylüyor.

Tartışma alevleniyor ve alkolün de etkisiyle polis memuruna sinkaflı küfürler ediliyor. Yerköy Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açılıyor, sanık beraat ediyor.

Mahkemeye göre idari bir uygulamanın birkaç metre veya bir dere farkıyla birbirinden farklılaşmasının vatandaşlar gözünde yarattığı adaletsizlik hissiyatı tarihseldir. Vatandaşlar nezdinde böyle farklı uygulamalar adalet ve emniyet hizmetlerine karşı bir şüpheyi besler. Kişisel bağlama çekilmediği sürece hezeyana ve hatta yöresel telin biçimleriyle bunun kınamasını makul bulmak gerekir. Bunu meşru muhalefet biçiminde değerlendirerek adalet ve emniyet teşkilatının yeniden üretilmesine eleştirel malzeme olarak katmak zorunluluktur.

Nihayetinde Yargıtay Ceza Genel Kurulu hakaret içerikli sözlerin, görevli polislere görevlerini yerine getirmeye çalıştıkları için söylenmiş olduğuna, polisleri doğrudan hedef almasa ve emniyet teşkilatını kapsar genel ifade edilseler dahi muhatap polisleri küçük düşürücü ve incitici vurgular içermekte, sonuçta ortada bir hakaret suçunun işlendiğine karar vermiştir.

Yazının devamı...

VERGİ ADALETİ VE ADALETİN VERGİSİ

Bundan 500 yıl önce vergi çeşidi bu kadar çok değildi. Mesela özel tüketim ya da TRT bandrolü kimsenin aklına gelmezdi.

Bugün de 50 yıl sonra nasıl vergiler gelecek, kimse bilmiyor. Ama verginin tasviri 500 yıldır değişmedi. Fransa Kralı 14. Louis’nin Maliye Makanı Jean - Baptiste Colbert daha o zaman, ‘vergi alma sanatının canlı kazdan en az bağırtarak en fazla tüyü yolma işi’ olduğunu söylemiş.

Hal böyle olunca da kimse “tüylerinin” yolunmasını istemiyor. Ama diğer “kazların” da kendisi gibi eşit şekilde yolunduğunu görünce, en azından teselli olarak fazla bağırmıyor. Ya yolunan tüylerinin bir şekilde kendisine geri verildiğini görürse, “acısı” diniyor, çok şikâyetçi olmuyor.

Kamuya kaynak sağlar

Bir defasında vergi oranları en yüksek olan İskandinav ülkelerinde yapılan bir anketi okumuştum. Vatandaşlara soruyorlar, vergi oranlarının düşürülmesini ister misiniz?

Ankete katılanların yüzde 50’den fazlası ‘hayır’ cevabını veriyor, çünkü hem adil bir vergi sistemine sahip olduklarını düşünüyorlar, hem de ödedikleri verginin kendi refahları için harcandığına inanıyorlar. Colbert şimdi İsveç vatandaşı olsaydı, vergiyi tanımlayan o veciz sözü bulamazdı!

Bir ülkede adil hukuk sistemi ne kadar önemli ise, adil bir vergi düzeni de o kadar önemlidir. Vergide adalet yoksa yargıda da adalet olmaz. Hatta vergi olmazsa, adalet sistemi de olmaz. Mahkemeler çalışamaz.

Kamu ihtiyaçlarının karşılanmasında en büyük kaynak vergi. Gerçi uzun zamandır gelir getirici bazı projeler “yap - işlet - devret” modeli ile gerçekleştirilmekte ve toplanan vergiler diğer kamu ihtiyaçlarına harcanmakta, ama “yap - işlet - devret” her alanda uygulanamaz ki!

KDV ve verginin vergisi

Harcamalardan alınan vergilerin en önemli kalemleri katma değer, özel tüketim, akaryakıt tüketim vergisi. Harcama, mal veya hizmetin bedeli olarak ödediğiniz para. KDV’yi de mal veya hizmetin net bedeli için ödediğiniz para üzerinden hesaplanarak ödemeniz gerekir.

Durum şimdi ilginçleşiyor; ithalatta ödediğiniz gümrük ve özel tüketim vergisi var. Bu vergi türlerini de harcamaya dahil eden devlet, ithal ettiğiniz mala ödediğiniz bedele, ödeyeceğiniz gümrük ve ÖTV’yi de ekleyip, toplam bedelden KDV tahsil eder.

Bir bakıma, ödenen gümrük vergisi ve ÖTV vergisi üzerinden bir de KDV tahsil edilir. ÖTV’nin KDV’sini ödersiniz. Burada vergide adaletsizlik var mı?

Faizin faizi yasak ama verginin vergisi serbest!

Kredi borcu yokmuş gibi servet hesabı...

Eğer bir servete sahipseniz ve bu servetiniz motorlu taşıt veya emlak niteliğinde ise, bunların vergi değeri üzerinden vergilendirilirsiniz.

Servetiniz nakit para ise, servet vergisi ödemezsiniz. Nakit paranız dolayısıyla faiz geliri elde etmişseniz, ödeyeceğiniz vergi, gelir vergisi. Nakit paranız döviz ise, dövizdeki artış gelir olarak nitelenmez ve vergilendirilmez. Emlak vergisi, emlak türüne, bulunduğu yere göre binde 1 ile binde 6 arasında değişir.

Motorlu taşıtlarda da servet vergisi, taşıtın yaşına, motor hacmine ve değerine göre farklı oranlarda ödenir. Servet vergisinin mantığı, sahip olduğunuz servetin değeri üzerinden vergi ödenmesidir. Ama bu her zaman gerçeği yansıtmaz:

1 milyon TL kredi çekip bankaya borçlanarak konut satın aldığınızı varsayalım. Emlak vergisini 1 milyon TL emlak değeri üzerinden ödersiniz. Ancak sizin servetiniz gerçekte 1 milyon TL mi? Bir bilanço yapılsa, aktifinizde 1 milyon TL değerinde bir konut, pasifinizde ise 1 milyon TL tutarında borcunuz yazılı olacak.

Bardağın dolu tarafı

Konutunuzu satıp 1 milyon TL kredi borcunuzu kapattınız. Hani 1 milyon TL değerinde servetiniz vardı? Dolayısıyla konutunuzu kredi ile satın almışsanız, gerçekte servetiniz kadar borcunuz vardır.

Yine de sadece konutun değeri görülüp, borcunuz görülmez, yine de servet vergisi olan emlak vergisi ödersiniz. Aynısı, motorlu taşıtlar için geçerli. Kredi ile bankaya borçlanıp aldığınız aracın vergiye esas değeri üzerinden servetiniz varmış gibi motorlu taşıt vergisi ödersiniz, bankaya borcunuz dikkate alınmaz.

Kısaca ve öz olarak, devlet vatandaştan vergi tahsil edeceği zaman, bardağın sadece dolu tarafını (arabanızı, kontunuzu) görür, boş tarafını (arabanız veya konutunuz için üstlendiğiniz borcunuzu) asla görmez. Burada bir vergide adaletsizlik var mıdır?

Asgari ücrete var zarar yazana yok

Asgari ücretten alınan vergi ilginç bir konu. Asgari ücret, bir kişinin yaşamını idame ettirebilmek için ihtiyaç duyduğunuz en az ücrettir.

İşletme metodolojisi bakımından ifade ettiğimizde, hayatımıza devam edebilmemiz için gerekli olan en az gelirdir. Bu gelirin altında ayakta kalmanız mümkün değildir, çünkü minimum işletme maliyetiniz asgari ücret kadardır. Ancak ülkemizde asgari ücret vergiye tabidir.

Farklı bir anlatımla, işletmenizi ayakta tutabilmek için elde ettiğiniz girdi, harcamalarınıza eşittir, ama, bu girdi saf ve net gelirmiş gibi gelir vergisi ödersiniz. Oysa siz bir ticaret şirketi olsanız, geliriniz sadece işletmenizi ayakta tutmaya yetecek kadarsa, kurumlar vergisi ödemezsiniz.

Asgari ücretli iseniz, ücretiniz ancak zorunlu harcamalarınıza yetiyor, ama aldığınız ücretten vergi ödüyorsunuz.

Şirket iseniz, tahsil ettiğiniz paralar zorunlu masraflarınıza anca yetiyorsa, tahsil ettiğiniz paradan vergi ödemiyorsunuz.

Yani işletmeler için bilanço oluşturulup, ayakta kalabilmeleri için asgari harcamaları dikkate alınırken, asgari ücretliler için bilanço oluşturulmaz, asgari harcamaları dikkate alınmayıp, sadece aldıkları ücret esas alınıp vergilendirilir. Burada bir vergide adaletsizlik var mı?

‘Gelir’de yüzde 35 kurumlara yüzde 20

İster şirket olun, ister şahıs, geliriniz varsa vergi ödemek zorundasınız. Şahıs olmanızla şirket olmanız arasındaki fark, ödeyeceğiniz verginin oranında yatıyor: Şahıs olarak 18 bin TL’ye kadar gelirinizin yüzde 15’ini, 148 bin TL ve fazlası için yüzde 27 - yüzde 35’ini vergi olarak ödersiniz.

Şirket iseniz, net kazancınız ne olursa olsun, kazancınızın yüzde 20’sini vergi olarak ödersiniz.

Bu durumda şöyle bir sonuç çıkıyor; siz aldığınız maaşın en yüksek vergi dilimine giriyorsa, aşan kısmın yüzde 35’ini gelir vergisi olarak ödüyorsunuz, ama size maaş ödeyen şirket kazancının yüzde 20 sini kurumlar vergisi olarak ödüyor. Burada bir vergide adaletsizlik var mı? Cevabınızı düşünmeden şunu iznizle hatırlatayım, neredeyse bütün ülkelerde gelir vergisi oranı kurumlar vergisi oranından çok daha fazla!

Yazının devamı...

Tatilde davetsiz misafir!

İhsan Amca aradı. Tatile çıkacaklarmış. 5 yıldızlı bir otelde bir hafta. Her şey dahil. Ama diyor, eşimin hamam böceği fobisi var. Hamam böceğini görünce, “fare görmüş” gibi zıplar, eli ayağı titrer. Bir defasında, yazın yine bir oteldeyken, banyoda hamam böcekleri ortaya çıkmış, İhsan Amca’nın eşi paniğe kapılıp ıslak zeminde kaymış ve düşmüş. Allah’tan, düşlerken eli ile destek alıp düşme hızını da yavaşlatarak, herhangi bir kırık, incinme olmadan badireyi atlatmış.

Otel yönetimi onlara daha üst katlardan daha güzel bir oda vermiş, özür olarak da akşam özel yemek çıkarmış. Ama İhsan Amca’nın eşi bu olayı hiç unutmamış, üzerinde konuşmak bir kenara hatırlamak bile istemiyormuş.

İhsan Amca soruyor, otel odasında hamam böceği veya başka haşereler olması normal midir? Otel müşterisine karşı kim sorumludur?

Hemen söyleyeyim İhsan Amca. Bir defa, sürekli kullanım halindeki şehir otellerinde hamam böceği gibi haşerelere pek rastlanmaz. Onlar otel idaresinin istikrarlı kontrolündedir ve ilaçlanırlar.

Olay Malaga’da...

Ama yazın işletilen sezonluk otellerde zaman zaman böyle olaylar olabiliyor. Benim tespit edebildiğim, hamam böceği, tahtakurusu, güve, karınca, siyah akrep gibi haşerelerle otel odası paylaşımından dolayı Türkiye’de davaya konu olmuş bir olay yok. Dava konusu olmamış olması, otel odalarında, genellikle de banyo ve duş bölgelerinde hamam böceği türü haşerelerin hiç olmadığı anlamına gelmez. Nereden biliyoruz?

Çünkü Türk mahkemelerine değil, ama Alman mahkemelerine intikal etmiş hamam böceği vakaları var.

Hemen rahatlatayım, olay Türkiye’de değil, İspanya Malaga’da.

Alan bir çift, Malaga’da bir otelde bir haftalık tatil alırlar. Akşam otel odasında karıncalar ve hamam böcekleri görürler. Otel idaresine şikayet etmelerine rağmen, kendileri ile ilgileniliyormuş gibi yapılır, kat görevlisi gelip hamam böceği spreyi sıkıp gider. Bu ritüel birkaç kere devam eder. Fakat gerçekte ne karıncalar ne de hamam böcekleri eksilir. Başka bir oda da verilmez.

Alman çift güç bela tatili tamamlar ve Almanya’ya dönünce turizm acentasına dava açarlar.

Otel odasında sürekli karıncaların gezdiğini, sürekli değişen karınca katarı ve yolu olduğunu, banyoda, gece yanlışlıkla ütüne basacak kadar onlarca hamam böceği olduğunu iddia ederler. İspat olarak otel yönetimine ve turizm acentasına yazdıkları e-mailleri ve çektikleri fotoğrafları gösterirler.

Günde en az 10 tane

Alman mahkemesinin kararı ilginçtir. Biz de İspanya gibi bir Güney Avrupa ülkesi olduğumuzdan bizi de yakından ilgilendirmektedir:

Günay Avrupa ülkelerinde otellerde hamam böceği, karınca gibi haşerelere rastlanması olağan ve beklenir bir durumdur. Her otel müşterisinin otel odasında zaman zaman hamam böceğine rastlanabileceğini tahmin etmesi ve tahammül göstermesi gerekir. Otel odasında hamam böceğine rastlanması hiç şüphesiz nahoş bir durumdur, ama katlanılabilir.

Ancak, otel odasının da “hamam böceğinden geçilmez” olmaması, her adım atıldığında bir hamam böceğine denk gelecek kadar çok olmaması da gerekir.

Peki bu nasıl tespit edilecek? Ne kadar hamam böceği olursa, bu durum katlanılması gereken bir durum olacak? Ne kadar olursa, ayıplı bir hizmet söz konusu olacak?

Alman mahkemesi bunu da tespit etmiş ve bir sayı vermiş: Eğer bir otel odasındaki hamam böceği sayısı günlük on kadar ise bu normaldir. Ondan fazla hamam böceğine rastlanırsa iş değişir, ayıplı hizmete girer. Günlük on taneden fazla hamam böceğine hiçbir otel müşterisinin katlanması ve tahammül etmesi beklenemez. Hemen belirteyim, bu sayı kişi başı değil, otel odasından kaç kişi kalırsa kalsın, toplam on tane hamam böceği varsa, otelden ayıplı bir hizmet alıyorsunuz demektir.

Fotoğrafını çekin

İhsan Amcaya bu Alman mahkeme kararını anlattım. Düşündü, düşündü ve dedi ki, “iyi de on tane hamam böceği olduğunu nasıl ispatlayım?”

Kolay İhsan Amca, “akıllı” cep telefonlarına boşuna “akıllı” demiyoruz. Resim çekebilirsin, videoya alabilirsin.

Ama hemen unutmadan şunu da söyleyeyim, bütün gece on taneden fazla hamam böceği saysan bile, “on hamam böceği” kriteri yerine gelmiş olmaz. Öyle ya, aynı hamam böceği, birkaç defa deliğine girip çıkabilir, her gördüğümüzde aynı hamam böceğini bir kere daha sayabiliriz. Biz bir görüşte belirli bir hamam böceğini diğerlerinden nasıl ayırt edelim!

O yüzden çektiğimiz fotoğrafta on tane hamam böceğinin görünmesi en sağlamı. Yoksa günün çeşitli saatlerinde çektiğimiz fotoğraflardaki toplam tane hamam böceği ile iddiamızı ispatlamamız, hakimi ikna etmemiz zor.

Ücret indirimi yaptılar

Mahkeme sonuç olarak neye mi karar vermiş İhsan Amca? Mahkeme, müşterinin ödediği ücretin tamamının iadesine değil. Mahkeme sadece ücretin yüzde 15’inin indirilmesine karar vermiş. O da elbette uçuş ücretinin de dahil olduğu ücret üzerinden değil, sadece konaklama ücreti üzerinden.

Fakat sevgili İhsan Amcacığım, senin eşin gibi, hamam böceği fobisi olanlar için değil tabii ki bu karar. Bu sebeple, otelden yer ayırtırken, mutlaka hamam böceği fobiniz olduğunu belirtin. Çünkü olağan olan, otel müşterisinin hamam böceği veya başka haşere fobisinin bulunmaması ve on kadar hamam böceğine katlanılması ve tahammül edilmesidir. Eğer müşterinin hamam böceği fobisi varsa, bir tanesine bile tahammül edilemez. Bu durumda otel size oda vermeyi bile reddedebilir.
Birçok ülkeye seyahat etmiş birisi olarak söylüyorum İhsan Amca, Türkiye’de otellerimiz gerçekten çok temiz ve kaliteli hizmet veriyorlar. Benim size söyleyeceğim, hamam böceksiz tatilinizin tadını çıkarın, hukuk devreye girmesin!

Yazının devamı...

WhatsApp grubunun dayanılmaz hafifliği...

İhsan Amca, sen daha iyi hatırlarsın. Eskiden okulda, işyerinde, mahallede küçük bir arkadaş grubu kurulur ve bu grup kendi arasında toplu hareket ederdi.

Grupların en önemli kuralı, grup içinde konuşulanın grup içinde kalmasıydı.

Teknoloji gelişti. Artık bireyler bir araya gelmeden de grup kurup birbiriyle iletişime geçebiliyor, karşılıklı fikir açıklayıp, ortak karar alabiliyor.

WhatsApp, facebook bu tür grupları kurmak için en yaygın platformlar. Senin de dahil olduğun WhatsApp grubu var mı bilmiyorum İhsan Amca ama bu kapalı gruplar içinde yapılan paylaşımları Yargıtay kişisel veri olarak kabul ediyor ve korunması gerektiğini düşünüyor.

Artık hemen her işyerinde çalışanların kendi aralarında haberleştikleri WhatsApp grupları var.

Müdür dahil mi?

Eğer bu gruba işveren veya işveren vekili saydığımız müdürler de dahil değilse, sadece çalışanların kendi aralarında kurdukları bir iletişim gurubu ise, işveren hukuken farklı bir statüye geçiyor.

Yargıtay’a göre işveren, çalışanların kendi aralarında kurduğu WhatsApp grubu için üçüncü kişi konumunda. Bu sebeple çalışanların WhatsApp grubundaki paylaşımları kişisel veri niteliğinde ve işverene karşı bile hukuki korunma altında. İşveren bu yazışmaları hukuka aykırı ele geçiremez.

Bir olay anlatayım sana sevgili İhsan Amca....

Olay bir mağazalar zincirinde geçer. Çalışanlar kendi aralarında bir WhatsApp grubu kurmuş ve sohbete başlamışlar. 01.06.2012 tarihinden beri çalışan Aysel adlı mağaza çalışanı, müdürünün odasına çağrılır.

WhatsApp grubu mesajlarının bir başka çalışanın telefonunda tespit edildiği söylenir ama bu çalışanın kim olduğu söylenmez.

Mesajlarda işyeri aleyhinde görüşmelerin olduğu, bu nedenle istifa etmesinin lehine olacağı, istifa etmezse kendisine şirket tarafından manevi tazminat davası açılabileceği belirtilerek, istifa etmesi istenir.

Aysel Hanım hemen avukatına telefon eder ve tavsiye üzerine, istifayı reddeder. İşveren 13.06.2014 tarihinde Aysel Hanım’ı işten çıkarır. Aysel Hanım’ın avukatı da haksız fesih sebebiyle dava açar, iş hukukundan doğan haklarını talep eder.

Telkin mi var?

Mesajlar içinde Aysel Hanım’ın mağaza müdürüne sataşma niteliği taşıyacak bir mesajı yoktur. Ancak 2014 yılında 1.075 TL brüt ücret alan Aysel Hanım ve diğer çalışanların mesajlarında, kendisinin ve iş arkadaşlarının ücretlerinin ve özellik satış primlerinin yeterli olmadığı yönünde açıklamalarının bulunduğu tespit edilir.

Aysel Hanım ücret yönünden memnuniyetsizliğini ifade ederken diğer arkadaşlarına “fazla gayretli çalışmamaları, çabalarının boşuna olacağı yönünde” telkinlerde de bulunmuştur.

İşte İş Mahkemesi, Aysel Hanım’ın WhatsApp grubunda, iş arkadaşlarına yönelik fazla gayretli çalışmalarının boşuna olacağı şeklindeki mesajlarının iş akdinin feshi için haklı sebep nedeni olacağına karar verir.

Mahkeme’ye göre, Aysel Hanım’ın iş akdi gereği almış olduğu ücreti ve prim sistemini hiç kimseyle paylaşmaması gerekir.

Yargıtay ise bunun tersini söyler ve Aysel Hanım’ın iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı taleplerinin kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle İş Mahkemesi kararını bozar.

Gizli kişisel veri sayılıyor

İhsan Amca, işte burası çok önemli, WhatsApp sistemi, telefon ve internet ortamında internet vasıtası ile iletişimi gerçekleştiren bir sistem. Burada kişi, kişiler ile iletişime geçtiği gibi gruplar kurarak grup içinde iletişim gerçekleştirilmekte. Ancak WhatsApp sistemi kendi içinde korunan ve üçüncü kişilere kapalı bir konumda.

Dolayısıyla işçilerin iş akışını bozmadığı ve çalışmaların etkilemediği sürece WhatsApp grubu kurmaları ve burada iletişim içinde olmaları yasak değil. İşçilerin bu kapsamda burada iletişimlerinin kişisel veri olarak da korunması esas.

WhatsApp grubundaki konuşmalar gizlilik içeren kişisel veri niteliğinde olduğundan, salt nasıl temin edildiği anlaşılamayan bu yazışmalara dayanılarak iş sözleşmesinin feshi haksız.

Delil olmuyor

Yani sevgili İhsan Amca, işveren de olsa, çalışanların kurduğu WhatsApp grubuna göre, gruba üye olmayan herkes üçüncü kişi konumundadır ve oradaki mesajlaşmalar kendisine kapalı.

Bu durum hep aynıdır, değişmez, dersin hocası öğrencilerin kurduğu, rektör akademisyenlerin kurduğu, antrenör futbolcuların kurduğu, yönetmen oyuncuların kurduğu - bu liste uzar gider - WhatsApp grubuna göre üçüncü kişi konumundadır ve gruptakilerin onayı ve izni dışında elde edeceği mesajlar, hukuka aykırı yolda elde edilmiş mesaj kabul edilir. Delil olarak kullanılması tam serbest değildir.

Süreli kural, süresiz istisna

Süresiz nafakayla ilgili sorunu bilmeyen kalmadı. Ben de hem adalet ve hakkaniyet, hem de sosyal ve ekonomik yönü nedeniyle birçok kere bu köşede dile getirdim. Muhtemelen süresiz nafaka sistemi değişecek.

Ancak şunu vurgulayayım... Hiçbir düzenleme herkesi memnun etmeyecek. Süresiz nafakanın devamından yana olanlar da düşüncelerini kamuoyunda duyurmaya başladılar.

Bunların en sonuncusu, “100 Kadın” tarafından kurulan “Nafaka Hakkı Kadın Platformu”. İçlerinde, Ümit Boyner gibi iş insanları, Aysel Çelikel gibi hukukçu akademisyenler, Özge Özpirinççi gibi sanatçılar da var. Bir metni imzaya açtılar. Emek ve çabaları için teşekkürler.

Çözüm önerim nedir?

Metninde, süresiz nafakanın sınırlanmasına dahi karşı olmaları beni şaşırttı. Doğrudur, istihdamda ve ücretlendirmede kadın ve erkek eşitsizliği var. Ama benim çözüm önerilerim arasında, işyerlerine, tıpkı özürlü ve hükümlü çalıştırma zorunluluğu gibi nafaka alacaklısı kadın çalıştırma zorunluluğu getirilmesi var.

Aile içi şiddete maruz kalan, istihdamdaki ve ücretlendirmedeki eşitsizliğe dayalı ekonomik kaygılar sebebiyle evliliğini sürdürmek, her türlü şiddet ve çileye boyun bükmek zorunda kalan kadına, boşanma sonrası istihdam perspektifi sağlamak, ekonomik bağımsızlığını ve geleceğini yasal güvence altına almak, onu ve kişiliğini daha iyi korumaz mı!

Sosyal Devlet ilkesi gereği gerekli önlemler alınmayacaksa, elbette süresiz nafakanın sınırlandırılması, iyileşmesi zor yeni sosyal yaralara neden olur. Tabii ki ben de, “Nafaka Hakkı Kadın Platformu” imza metninde belirtildiği gibi, kocası izin vermediği, çocuklarına bakma yükümlülüğü gibi sebeplerle “meslek sahibi olamamış veya meslek sahibi olsa dahi çalışmasına izin verilmediği ve/veya evin tüm yükü üzerine bırakıldığı için mesleğini icra edememiş kadınların” tamamen nafakasız kalmasına taraftar değilim, ama süresiz nafaka ile boşandıkları eşlerine bağlı kalmalarından yana da değilim.

Çözümü kısaca yinelemem gerekirse, süreli nafaka kural, süresiz nafaka istisna olarak devam etmelidir. Bunun da anayasal Sosyal Devlet ilkesi çerçevesinde gerçekleşmesi elzemdir.

Yazının devamı...

Vefat etmiş kişinin adı değiştirilir mi?

Canlıların idari veya mahkeme kararı ile adlarının değiştirildiğini biliyorduk da, ölülerin de adı değişir mi, yaşayarak öğrendik.

Şaşırtıcı gelmesin, adının değişmesi için mahkemeye başvuran elbette ölmüş bir kişi değil. O zaman ölmüş bir kişinin o öldükten sonra adının değiştirilmesini kim isteyebilir? Kim mahkemeye başvurup, ölülerin adlarının değişmesi için dava açar?

Evet İhsan Amca, var böyle bir olay.

Hemen anlatayım.

Kadıköy nüfusuna kayıtlı “Yakup Kemal” Bey, 12.05.1988 tarihinde vefat eder. “Yakup Kemal” Bey’in nüfus sicilindeki kayıtlı adı aslında sadece “Yakup”tur. Ama O, “Kemal” ismini çok sevdiğinden, her zaman isminin “Yakup” olarak değil, “Yakup Kemal” olarak kullanmıştır. İsmin bu şekilde kullanımı sadece söylemde değil, sadece toplumda, sohbetlerde ismin ne sorusuna verilen bir cevap değildir.

İdare farketti

Bu öyle bir hal almıştır ki, aslında “Yakup” Bey dahi, ek isminin resmi adı olduğuna kendisi dahi inanır olmuştur.

Resmi ve özel belgelere, imzaladığı her sözleşmeye de adını nüfus sicilinde kayıtlı olduğu gibi “Yakup” olarak değil, “Yakup Kemal” olarak yazmıştır.

Öyle ki, herkes onu “Yakup” olarak değil, “Yakup Kemal” olarak bilmiş ve tanımıştır.

Fakat o da nesi?

Kadıköy Nüfus İdaresi bu yanlışlığı farketmiş ve 26.10.2006 tarihinde yapılan idari kayıt düzeltme işlemi ile 12.05.1988 tarihinde ölen “Yakup Kemal” Bey’in ismini sadece “Yakup” olarak düzeltmiştir.

Rahmetli “Yakup Kemal” Bey’in oğlu, babasının vefatından 8 yıl sonra mahkemeye başvurarak, “nüfusta babanın isminin değiştirilmesi” davası denilen davayı açmak zorunda kalmıştır.

İddiaya göre, tüm resmi ve özel belgelerde rahmetlinin ismi hep “Yakup Kemal” olarak geçmektedir.

Bunun sebebi, rahmetlinin nüfusu aslında Yozgat’tadır. Ancak şimdiki gibi o zamanlarda bir tuşa basıp Türkiye’nin neresinde kayıtlı olursak olalım, istediğimiz tüm belgeleri alabildiğimiz bir teknoloji ve sistem yoktu.

Rahmetli de Yozgat’tan İstanbul’a taşınınca, gidip gelmesi zor olur diye, nüfus kaydını da Kadıköy’e aldırmış. Nüfus kaydı nakli işlemini yaparken de çok sevdiği ve aslında göbek adı olan “Kemal” ismini de asıl ismi olan “Yakup” isminin sonuna ekletivermiş. Nüfus nakil işlemi sırasında Yozgat nüfusunda “Yakup” diye kayıtlı olan adı, Kadıköy’e nakil esnasında olmuş mu “Yakup Kemal”. Tabii bundan sonra da tüm resmi işlemlerde adı artık “Yakup Kemal” diye geçmiş.

Rahmetlinin ismi de bu yüzden asıl nüfus kaydının aksine “Yakup Kemal” olarak değiştirilmelidir.

Haklı sebep ama...

Davayı kim açmış? Rahmetlinin oğlu! Ne istiyor? Babasının kullandığı “Kemal” ek ismin, nüfusta kayıtlı olan “Yakup” ismine eklenmesini istiyor! Mümkün mü? Onu da Yargıtay söylüyor.

Gerçekten de Türk Medeni Kanununun 27’nci maddesi, haklı sebebin varlığı halinde adın değiştirilmesine ve bu değişikliğin nüfus siciline kaydedilmesine imkan veriyor. Ancak isim değişikliğini isteme hakkı da ilgili kişiye ait. Eee, ilgili kişi ölmüş olduğuna göre, isminin değiştirilmesini istemesi de mümkün değil. Mezardan dava açma sistemi henüz yok! O yüzden dava reddedilmeli! Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin kararı böyle.

Hukuki yarar

Efendim, neyse, olay uzadıkça uzuyor, şöyle ki, mahkeme, rahmetlinin tüm resmi belgelerde isminin “Yakup Kemal” olarak geçtiği gerekçesiyle oğlunun talebini kabul edip, ölmüş babasının isminin değiştirilmesine karar veriyor. Nüfus İdaresi kararı temyiz ediyor.

Yargıtay 18. Hukuk Dairesi mahkemenin kararını bozuyor. Mahkeme kararında ısrarcı olunca, işi Hukuk Genel Kurulu’na geliyor.

Hukuk Genel Kurulu da son noktayı şöyle koyuyor.

Ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin nüfus kaydı aslında kapatılır. Kapalı olan nüfus kaydındaki bilginin değiştirilmesine yönelik mahkeme hükmü kurulmasına da yasal olanak bulunmamaktadır. Ancak ölen kişinin yasal mirasçısı olan oğlunun babanın nüfustaki adının değiştirilmesini talep etmede hukuki yararı vardır. Bu sebeple, “çoğun içinde az da vardır” kuralı gereği “Yakup” ile “Yakup Kemal”in açık kimlik bilgileri yazılarak bunların aynı kişi olduğuna dair tespit hükmü kurulmasına da yasal bir engel bulunmamaktadır.

Böylece, ölmüş bir kişinin yerine dava açıp adının değiştirilmesini istemek mümkün olmasa bile hayattayken kullandığı ve tanındığı ismi ile resmi isminin farklı olması halinde, bunların aynı kişi olduklarının mahkeme kararı ile tespit edilmesine hukuki bir engel bulunmamaktadır.

İhsan Amca, sen de biliyorsun, şimdi her şey elektronik ortamda kayıtlı, yeni çipli kimliklerimizde bizimle ilgili tüm bilgiler, hatta parmak izimiz bile kayıtlı. Dolayısıyla şimdi böyle hataların olması mümkün değil, nüfusa kayıtlı olanın dışında başka bir isimle resmi işlem yapılması mümkün değil.

Bu yazımdaki bilgiye ihtiyaç olabilir mi? Ne olur ne olmaz! İhsan Amca. Dünya hali! Başa her şey gelebilir!

İlhan Şeşen’den bayramlık konser

Albümlerini hep zevkle dilerdim. Ama canlı performansını hiç izlememiştim. Çok şey kaçırmışım.

Bayram tatilini ailece Seferihisar’da geçirdik. Hemen arada şunu söyleyeyim, Seferihisar böyle giderse Cittaslow (sakin şehir) unvanını kaybedebilir. Şehirde sabırsızlık ve hengame başlamış. Hemen korna çalanlar, koşuşturanlar... Belki sonradan aldığı göçle gelenler Seferihisar’a uyum sağlayamamışlar, belki de bayram tatili için geçici olarak gelen misafirler. Aman dikkat, İstanbul’un koşuşturmasından bıkmış birisi olarak söylüyorum, gerçek Cittlaslow unvanlı şehir insanın ömrünü uzatır. Öyle kalın.

Tekrar İlhan Şeşen’e döneyim. Kaldığımız otelde İlhan Şeşen muhteşem, tam “bayramlık” bir konser verdi. Ben daha önceden hukukçu olduğunu bilmiyorum. Meğer meslektaşmışız. Avukatlık yapmış.

Gitarın önemi...

Aramızdaki fark, o gitar çalmayı bildiği için mahallenin en güzel kızı “Arzu”nun kalbini fethetmiş ve halen de evliymiş. Buradan ben şu sonucu çıkardım, hem hukukçu hem de gitar çalıyorsanız, mahallenin en güzel kızının kalbini kazanmanız işten bile değil. Hukuk öğrencilerine tavsiye ederim. Mezun olup hukukçuluğa başlayanlardan da mahallenin en güzel kızında gözü olanlar varsa, onlar da hemen bir gitar kursuna başlasınlar.

Ama İlhan Şeşen gibi romantik ve sevgi dolu şarkı sözü yazabilirler mi, orasını bilemem.

İlhan Şeşen kendisini biraz “zevzek” olarak nitelendiriyor. Ama aslında ben dahil, hukukçuların çoğu biraz “zevzek”tir. Ne yapalım efendim, gülmeyi ve çevremizi gülümsetmeyi seviyoruz!

Ama İlhan Şeşen’in, toplumdaki statü sıralaması da oldukça filozofçaydı: Birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar, üçüncü sırada evcil hayvanlar, dördüncü sırada ise erkekler gelirmiş. Ne yaşadıysa veya yaşıyorsa artık! Ama Sokrates’i dinleyip evlendiği kesin!

Neşesi, esprileri ile bizleri güldüren ve düşündüren, romantik aşk ve sevgi şarkılarıyla kalbimize sevgi kıvılcımları veren, bayramımızı sevince boğan İlhan Şeşen, hep böyle kal!

Avukatın böylesi

Davacının arabası çalınmıştır. Polis hırsızı çok uzaklaşamadan araba ile birlikte yakalar. Duruşmaya çıkarılır. Sanığın avukatı muhteşem bir savunma yapar.

Hakim davacıya sorar:

Arabanızı çaldığı iddia edilen bu adamı tanıdınız mı?

Vallahi hakim bey, sanığın avukatının savunmasından sonra aslında benim bir arabam olduğundan bile şüpheye düştüm!

Tanık

Hakim sanığa söylenir:

Ne inkar edip duruyorsunuz, 10 tane tanık dinledik, hepsi de seni olay yerinde görmüş!

Bunda ne var hakim bey, istiyorsanız ben 100 tane tanık getireyim, 100’ü de benim olay yerinde olmadığıma tanıklık edecektir!

Yazının devamı...

Yargı reformu ve güvenilir adalet

Ey Adalet! Sen yoksan “mülk” de yok. Sen gecikirsen, zulüm var.

Orhan Gazi’nin de dediği gibi, “Adaletin en kötüsü, geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür.”

İnsan bedenen sağlıklı olsa bile, adaletin olmadığı yerde önce ruh sağlığı, sonra beden sağlığı bozulur. Her şeyin başı ve sonu işleyen bir adalet sistemi.

Adaletin güven verdiği bir sistemde, “senin ilini ve töreni kim bozabilir!”

İhsan Amca, merak ediyorsan söyleyeyim, Adalet Bakanlığı adil ve güvenilir bir yargı sistemi için uzun süredir çalışmaktaydı.

Kendisi de meslekten avukat olan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, inisiyatifi ele aldı, yargı sisteminin bütün bileşenleri ile birlikte bir Yargı Reformu Stratejisi hazırlandı.

Belgede neler var?

Bu arada zaten biliyorsundur, 2009 ve 2015 yıllarındakinden sonra yargı reformu ile ilgili hazırlanan bu üçüncü çalışma.

Belgeyi incelersen sen de fark edeceksin İhsan Amca, yargının esas olarak yapısal ve işlevsel bir reformu hedeflenmiş. Gerçi esasla ilgili, örneğin hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi de amaçlanmış. Ama diğer amaçların hepsi yapısal ve yargının işlevi ile ilgili.

Yargı Reformu Stratejisi oldukça iddialı ve kapsamlı. Gerçekten bir reform niteliğinde. 9 amaç altında kendisine 63 hedef koymuş. Bu 63 hedefi gerçekleştirmek için 256 farklı faaliyeti gerçekleştirmeyi stratejik olarak belirlemiş.

Hepsi öncelikli

Her biri diğerinden önemli ve gerekli.

Sen yine de kendini tutamayıp, “alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması amacını”, “yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi” amaçlarının mı hemen şimdi gerçekleştirilmesine öncelik verdiğini söylüyorsun?

Olabilir İhsan Amca. Ama, hem hukuk öğretisinin hem de uygulamasının içinden birisi olarak belirtmek isterim ki, hepsi aynı öncelik sırasına tabi, hiç birisi diğerinden öncelikli değil.

Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni Cumhurbaşkanı Erdoğan, yargı sisteminin her düzeydeki çalışanlarının ve katkı sağlayanlarının hazır bulunduğu bir toplantıda açıkladı. Devletin en üst makamından bu belgenin açıklanması, yargı reformuna sahip çıkıldığını, benimsendiğini ve arkasında da devletin en üst makamındaki kişi olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bulunduğunu gösteriyor.

Sanırım bu sefer iş daha ciddi ve hedeflerin gerçekleşmemesi için bahane üretimi zor olacak.

Keşke, hedeflenen 256 adet faaliyetin teker teker ne sürede gerçekleşeceğine dair çalışma yapılıp, “hedef süre” belirlenseydi. O zaman “bu yargı reformu stratejisi güzel ama gerçekleşir mi” eleştirileri de cılız birer eleştiri olarak arada kaynayıp giderdi.

Hakim ve savcıya coğrafi teminat

Sen bilirsin gerçi İhsan Amca, coğrafi teminat demek, hakim ve savcılar kendi istemedikleri sürece aynı yerde çalışmaya devam etmeleri, haklı ve savunulabilir nedenler olmadıkça başka yerlere tayin edilememeleri demektir.

Senin baba tarafından hakim olan bir akraban vardı değil mi İhsan Amca.

Hani üç yıl Mardin’de, beş yıl Rize’de çalışmış, iki Yıl Tekirdağ/Saray’da çalışmıştı. Sonra çocuklarının gittiği okuldan çok memnun olunca Saray’da çalışmaya devam etmek istemiş, ama yine de tayini Kocaeli’ne çıkmıştı.

İşte bu tayinler artık hakim ve savcı istemezse olmayacak.

Şu anda, her yıl haziran ayında HSK bir ana kararname hazırlar ve bu kararname ile bütün Türkiye’deki hakimler arasında bir hareketlilik başlar. Elbette haklı bazı sebepleri olabilir. Her yıl hakim ve savcıların yaklaşık beşte biri aileleri ile birlikte hareketlenir. Ben aynı şehirde ilkokula başlayıp kesintisiz liseyi bitirene kadar o şehirde hakim savcı anne babası ile okumuş bir kişi tanımadım.

Şimdi İhsan Amca, belirli bir mesleki kıdeme sahip hakim ve savcılar için coğrafi teminat getirilecek, kıdemli olanları istemedikçe tayinleri yapılamayacak. Tayin endişesi olmadan kendilerini adil bir yargılama için gayret sarf etmeye kanalize olacaklar. 10 yılda üç kere tayini çıkmış akraban ile konuşursan, bunun ne kadar gerekli olduğunu sen de anlarsın İhsan Amca.

Hukuk eğitimi 6 yıl staj 2 yıl olsun...

İhsan Amca, neden tıpta uzmanlık oluyor ve gözümüzden rahatsızlanırsak göz doktoruna, dişimizden rahatsızlanırsak diş doktoruna gidiyoruz da, hukuki uyuşmazlıklar çıktığında böyle bir uzman avukata gidemiyoruz?

Ya da neden bir ceza hakimi birden bire ticaret mahkemesine hakim, hatta ticaret mahkemesi başkanı olarak atanıyor?

İnan ki sevgili İhsan Amca, her hukuk disiplininin kendine özgü bir mantığı ve düşünce tarzı var. Birinde yıllarca çalıştıktan sonra, diğerine geçiş öyle kolay olmaz.

Hem sonra hakim ve savcılar da etten ve kemikten, hukukun her alanında çalışabilecek insanüstü varlıklar değil.

Yeni yargı reformu İhsan Amca, bu sakıncayı gidermek için, en azından hakimlerin ceza ve hukuk hakimi olarak uzmanlaşmasını öngörüyor.

Uzmanlaşma şart

Uzmanlaşmış hakim kendi alanında yargılamayı daha hızlı ve isabetli sonuçlandırır.

Uzmanlaşmamış hakime kaldıysan, adaletin gecikeceğini söylemek kehanet olmaz İhsan Amca. Ne yapalım!

Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde yazmıyor, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi, hukuk öğrenimi dört yıldan beş yıla çıkarılacak. Çok isabetli bir karar! Keşke altı yıla çıkarılsa ve son yıl sadece belirli bir kaç alanda uzmanlaşmaya ve uygulamaya yönelik hukuk eğitim verilse.

Hukuk fakültesi mezunlarının sadece yüzde 10’u hakim veya savcı oluyor. Kalanı avukat oluyor. Dolayısıyla hukuk fakültelerinin de müfredatlarını herkes hakim veya savcı olacakmış gibi değil, avukat olacakmış gibi yeniden yapılandırması gerekmekte.

Avukatlı stajı da yeniden düzenlenmeli.

‘Yardımcı avukat’

Avukatlı stajı bir yıl değil defa en az 2 yıl sürmeli. Stajyer avukat da, “stajyer avukat” olarak değil, tıpkı “yardımcı hakim” gibi, “yardımcı avukat” olarak çalışmalı.

Yargı reformunda avukatlık stajına başlayabilmek için, Almanya’dakine benzer bir sınav şartı getirilmiş. Böylece “kimisi kolay”, “kimisi zor” fakülteden mezun olan herkesin otomatikman avukat olmasının önüne geçmek hedeflenmiş. Vallahi ne diyeyim İhsan Amca, “ilaç” gibi bir önlem!

Fakat benim görüşüm, sadece staja başlarken değil, staj bittikten sonra mesleğe başlamadan da yine sınav olması, avukatlığa başladıktan sonra da her yıl belirli bir saat, örneğin yılsa 40 saat meslek kurslarına, derslere gidip kendini geliştirme şartı da getirilmeli.

Sonuçta İhsan Amca, arkasında devletin en üst makamının bulunduğu yargı reformunun en kısa sürede layıkı ile gerçekleşeceği ve güvenilir ve adil bir yargı sistemini kurulacağından bu sefer herkes emin ve ümitli.

Yazının devamı...

Adil ve güven veren nafaka nasıl olmalı?

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, yeni Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin ayrıntısına girmeden temel felsefesinin “güven veren adalet” olduğunu açıkladı. Ayrıntılar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 30 Mayıs Perşembe günü açıklanacak.

Yargı Reformu Strateji Belgesi içerisinde, süresiz nafakayla ilgili çözüm de olacak.

Konuyla ilgili bilgilerimizi tazeleyeyim... Türk Medeni Kanunu madde 175 hükmüne göre, boşanma halinde, yoksulluğa düşen eşin nafaka isteme hakkı var. Hem de isterse nafakayı süresiz olarak alabiliyor. Süreli nafaka isteyeni bizim bildiğimiz henüz yargı istatistikleri kaydetmedi, herkes almışken süresiz nafaka istiyor. Niçin süreli istesin ki!

İspat etmesi zor...

Süresiz nafaka borcu da ya nafaka ödeyen ya da nafaka alan ölünce bitiyor.

Tabii ki nafaka alan eş, ister boşandığı eşi isterse başka birisiyle olsun, yeniden evlenince de doğal olarak onun geçimini yeni eşi sağlamak zorunda olacağından, eski eşin nafaka borcu da kanunen bitiyor.

Başka ne zaman süresiz nafaka borcu bitiyor? Resmi nikâh yapmadan evliymiş gibi, başka birisiyle birlikte yaşamaya başlayanlar da nafaka hakkını kaybediyor. Nasıl ispatlanacak? Bu da ayrı bir sorun! İmam nikâhı yaparak yaşayan birçok kişi var. Nikâhı kıyan imamın şahitliği bile yetmez. Çünkü imam nikâhın yapılması değil, birlikte yaşama olgusu ispatlanmalı.

Haysiyetsiz hayat sürülmesi de süresiz nafakayı sona erdirir. “Haysiyetsiz hayat” yaşandığının da ispatının ne kadar zor olacağını tahmin edebilirsiniz.

Düşünün, nafaka borçlusu eş, nafaka ödediği eşi sürekli takip edecek, gözetleyecek, başkasıyla fiilen evli gibi yaşadığına veya haysiyetsiz bir hayat sürdüğüne ilişkin deliller toplayacak, resimler çekip, tanık bulacak. Hani Anadolu’da derler ya, “Vay babam vay!”

1 - 5 YIL ARASI SINIRLI OLACAK

Süreli nafakanın en az 1, en fazla 5 yıl olacağı artık neredeyse kesin. Bir de anladığımız, ortak çocuk olup olmadığı da, nafakanın süresinin belirlenmesinde dikkate alınacak.

Bu köşede sayısız kere yazdım. Bana göre de süreli nafaka asıl, süresiz nafaka istisna olmalı. Ancak sadece süreli nafaka öngörülmesi yeni mağduriyetlere yol açar. Çünkü öyle vakalar olabilir ki boşanan kadının artık ne yeni meslek edinmesi mümkündür, ne de fiziken çalışması. Kanser olduğu için eşini boşayan kocalar gördü bu toplum. Geçirdiği bir hastalık sonucu çalışma yeteneğini kayebeden kadın, diyelim bir 5 yıl süreyle nafaka aldı. Sonrası?

Elbette muhtaç olana sahip çıkmak devletin en büyük ödevi. Vatandaş devletine, devlet de vatandaşına sahip çıkacak. O halde, 2 milyondan fazla kişiyi etkileyecek olan süresiz nafakanın, “güven veren adalet” mottosu altında, adil ve hakkaniyete uygun, sürelisi kural, süresizi istisna olacak şekilde, sosyal devlet ilkesi gereği gerekli önlemlerin de alınmış olduğu halde nihayet somut bir çözüme bağlanacak olması, önemli bir toplumsal sorunu ortadan kaldıracak. Ne mutlu katkısı olanlara!

Mağduriyet engellenmeli

Süresiz nafaka sistemi düzeltilmeli mi? Evet, hem de “hemen şimdi”.

Ancak, nafaka alacaklısı bir iki istisna dışında kadın olunca, süresiz nafaka kaldırılınca sanki yeni bir “kadın mağduriyeti”ne sebep olunacakmış gibi algılanıyor.

Doğru! Maalesef toplumumuzda, Türk milletinin karakterine yakışmayacak şekilde bir kadın mağduriyeti ve kadına şiddet uygulaması var. Ben de şahsen, Medeni Kanun’da yapılacak değişikliğin sadece süresiz nafakanın süreli hale getirilmesiyle çözülmeyeceğini düşünüyorum. Mutlaka ek tedbirler alınmalıdır.

Babacan devlet yüzünü ve şefkatini göstermeli, boşanmayla yoksulluğa düşen eşi, boşandığı eşine muhtaç olacak şekilde ortada bırakmamalıdır.

Geçmişin gölgesi geleceği karartmasın

Süresiz nafaka öyle bir borç ki bir gün de evli kalsanız, sizinle ömür boyu beraber. Boşanmada eşit kusurlu olsanız, boşanmaya iki taraf da aynı derecede kusurlu olarak sebep olsa bile, ömür boyu çekilecek çileniz var.

Boşandığınız eşinizle aranızdaki bağı sağlayacak müşterek bir çocuğunuz olmasa bile sürekli nafaka sizi ekonomik olarak eski eşinize ömür boyu bağlıyor.

Geçmişe sünger çekip, şehir değiştirseniz, çevrenizi değiştirseniz, yeni bir hayat kursanız bile süresiz nafaka değişmiyor. Yeniden evlenip çoluk çocuğunuz olsa, onların bakım ve geçimine harcayacağınız paradan, mesela bir ay evli kalıp boşandığınız eşinize ömür boyu nafaka ödemeye devam edersiniz.

Ölünceye kadar...

Eski veya yeni evliliğinizden olan çocuğunuza bile, onlar 18 yaşına gelince bakma yükümlülüğünüz sona ermesine rağmen, örneğin 30 yaşında boşandığınız eşinize ölünceye kadar nafaka ödemek zorundasınız.

Süresiz nafaka sisteminin, neresinden bakarsanız bakın, adil bir düzenleme olduğunu söylemek çok zor. Geçmişin gölgesiyle insanların geleceği üzerine ışık gelmesini engelleyen bir sistem.

İSTİHDAMDA ÖNCELİK VE FON

Süresiz nafakayı süreli hale getirmeyi öngören Yargı Reformu Strateji Belgesi mutlaka süreli nafakanın sonuçlarını iktisadi yönden ortadan kaldıran çareleri de almalıdır. Devlet, boşanmış ve yoksulluğa düşmüş kadına sahip çıkmalıdır. Sosyal devlet olmak bunu gerektirir.

Hatta devlet, süresiz nafaka alacaklısı olup olmadığına bakmaksızın, yani boşanmada eşin eşit oranda kusurlu olup olmadığına bakmaksızın, boşanan kadına sahip çıkmalıdır. Başının çaresine bak deyip ortada bırakmamalıdır.

Süreli nafaka ile birlikte, kadını iş ve meslek sahibi yapmaya, öncelikli istihdam etmeye yönelik tedbirler de mutlaka alınmalıdır. Evlenmek kadar boşanmak da doğal ve hukukidir. Kusurlu veya kusursuz, boşandı diye kadını ekonomik olarak eski eşine muhtaç kılmak yerine, ona meslek edindirme kursları vermek, iş bulmasında yardımcı olmak ve hatta engellilerde ve eski mahkûmlarda olduğu gibi, yüzde 1 ile 3 arası belirli bir oranda istihdamda öncelik tanımak, bu da olmuyorsa, belirli bir süre işsizlik ödeneği gibi devletin nafaka ödeneği ayırması gibi önlemler ilk akla gelenler.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.