SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

EGE ADALARINA SEFA VE CEFA GEZİSİ…

.

Milliyet Haber

Bodrum’da bu yaz moda, Yunan Adaları’na gitmek... Böylece hem ucuz hem de bol deniz mahsullerinden yemek ve değişik yerleri görmek mümkün. Biz de bu kervana katıldık, Fahri Kaptan 5 hızlı katamaranıyla Patmos’a, ertesi gün de Simi’ye gittik.

Gemiye biniş, Türk kahvesi ve soğuk su, her şey çok güzeldi. Serdar Dağar Kaptan, her yolcuya ev sahibi gibi davranıyordu. Şirketin sahibi Fahri Şakar ve çocukları da gemideydi, tüm seferler dolu gidip geliyormuş. Ne mutlu diyerek, cefa kısmına geliyorum!

Patmos Limanı’na yanaştığımızda hava 37 dereceydi ve pasaport kuyruğunda 20 metresi gölgede 180 metresi ise güneşte olan bir tabloyla karşılaştık. Tek bir polis görevli, tüm pasaportları alıyor ve her sayfasında KKTC mührü arıyor, ardından işlemler başlıyor. En az 1.5 dakika sürüyor. Siz düşünün ne kadar zamanda biter bu çile...

Balık ve Patmos

Patmos Adası, 12 Adalar’ın en kuzeyinde ve tabii ki en az diğerleri kadar popüler... 3 bin nüfuslu mini çarşılı çok hoş bir yer. En popüler yeri aslında Yunanlar’ın adanın merkezini kastetmek için kullandıkları bir kelime olan ‘chora’ kısmı... Adanın ünü ise İncil’in vahiylerinin bir bölümünün burada yazıldığına inanılmasından geliyor. Bu nedenle de Aziz Yuhanna Manastırı en çok ziyaret edilen yerlerden biri, ancak maalesef çok küçük bir kısmı gezilmeye açık. Adada toplu taşıma otobüslerle sağlanmakta, aslında en kolayı bisiklet ya da motosiklet kiralamak olacaktır.

Patmos mutfağı, deniz ürünleri ağırlıklı tabii ki... Biz de öğle yemeği için ağaçlar ve çiçekler altındaki Ostria restoranı seçtik, önü hemen yol ve plaj, dolayısıyla denize girme imkanı mevcut. Tabii aklımıza ilk gelen Yunan salatası oluyor. Feta peyniriyle kaya koruğu hep çok başarılı. Sonrasında ızgara kalamar yedik ki, ağız tadımıza göre biraz sert olmasına rağmen, lezzetliydi. Arkasından gelen ızgara yavru uskumru ise tek kelimeyle enfesti, garnitür olarak bahçeden yeni kopmuş rokalarla geldi, özlediğimiz bir ziyafetti. Aslında burası mini bir pansiyon, odaları da olan bir tesis, sahibi Stella aynı zamanda mutfak şefi, abisi ise servisten sorumlu, spesyeliteleri ise Ostria usulü balık çorbasıymış. Dönüş saatinden epeyce önce girdiğimiz güneş banyolu pasaport kuyruğu, bir saate yakın bir süre sonucunda ulaştık gemimize ve ver elini Bodrum... Dört pasaport bankosu açıktı, işlemlerimiz hemen bitti ve “Ah vatanım!” diyerek evin yolunu tuttuk.

Simi macerası

“Dün kuzeye gittik bugün de güneye gidelim” dedik ve bölgenin en popüler adasına doğru yine Fahri Kaptan’ın teknesiyle yola koyulduk. İki saat içinde çok rahat bir yolculuktan sonra şirin Yunan Adası Simi’ye vardık. Aynı çile bizi yine bekliyordu, dünden akıllandığımız için kendi çözümümüzle kuyruğa geç girdik. Her şey ilk bakışta son derece renkli ve keyifli gözüküyordu. Gemiden inen ya da genellikle Türkiye’den yatlarıyla gelen gezginlerin istikameti, Manos oluyor malum. Bizse trene binip bir tur atarak, merkezi gezmeye karar verdik. Hoşuma da gitti böyle çocuklaşmak...

Adada görülecek yerler arasında başta plajlar geliyor, bangır bangır müziksiz huzurla denize girebiliyor ve yemek yiyebiliyorsunuz. Simi Adası’nın şehir içi dar yollarını gezerken, gözünüz renkten yoruluyor, tüm binalar pastel renklerle farklı farklı boyanmış. Bu arada merkeze yani ‘Chora’ya çıkarak, muhteşem manzaraları izlemeden dönmeyin derim, zira burası şehrin tarihi ve eski bölgesidir. Buraya gitmek için iki yol var, keyifli olanı 500 basamaktan çıkıp taksiyle inmek, kolay olanı arabayla çıkıp inmek, karar sizin... Eğer yürüyerek gidiyorsanız, eski eczane ve tüccar köşklerine iyi bakın. Şimdi gelelim öğle yemeğimize, önce biraz soluklandık, sonra Pantelis’in deniz kenarındaki tahta masalarına oturup, siparişlerimizi verdik. Tabii ki ilk olarak işe Yunan salatası ve Simi karidesinden başladık, elle yenilen bu tat, bu adada gerçekten bir farklı oluyor. Aperatif gibi yeniyor, arkasından kocaman bir ahtapot bacağıyla devam edebiliyorsunuz. Bu bölgede deniz mahsulleri bizden daha sert yapılıyor. Malum biz haşlıyoruz onlar ise güneşte kurutuyorlar. Süzme yoğurtlu etli yaprak dolmasını da tatmadık desem yalan olur, bayılarak yediğimiz söylenemez ama yine de hoştu. Biz çok doyduğumuz için balık yemedik ama fangriler ve deniz çupraları nefis gözüküyordu. Bu adada daha makul fiyata yemek yemek mümkün, oturduğumuzda, yanımızda sağımızda, solumuza gelen konuşmalar, kendimizi İstanbul Boğazı’nda hissettirdi. Zaten artık 12 Adalar’da yalnızlık çekmeniz mümkün değil.

Buralar mutlaka birer defa gidilip görülmeli derim son olarak...

Yazarın Diğer Yazıları

  1. İSTANBUL, TURİZM VE FUARLAR
  2. BORDEAUX’DA HAFTA SONU…
  3. ASKA-LARA’NIN BAŞARISI...
  4. SADE LEZZETLER…
  5. Paris'te sonbahar
  6. NİŞANTAŞI’NIN KRU’SU…
  7. Bir meze festivali
  8. Tütsü by düve
  9. Gastronominin zirvesi: Sirha
  10. BİR EKMEK HİKAYESİ…

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.