SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Şu bizim sekülerleşme meselesi

Volkan Ertit’in yazdığı ve Liberte yayınlarından çıkan “Sekülerleşme Teorisi” başlıklı kitap bize sekülerleşmenin ne olduğu ve olmadığını net bir şekilde anlatıyor.

Birçok yerde sıklıkla karşımıza şu söylem çıkıyor: Türkiye sanıldığının aksine muhafazakarlaşmıyor, sekülerleşiyor. Peki bu söylem ne kadar doğru?

Bu söylemin doğruluğunu tam olarak anlayabilmek için alt metni iyi anlamamız gerekiyor. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Sekülerleşme nedir?

Bir sosyoloji terimi olan sekülerleşmeyle alakalı geçtiğimiz aylarda nihayet Türkçe bir kaynak yayımlandı. Volkan Ertit’in yazdığı ve Liberte yayınlarından çıkan “Sekülerleşme Teorisi” başlıklı kitap bize sekülerleşmenin ne olduğu ve olmadığını net bir şekilde anlatıyor.

Besim F. Dellaloğlu’nun sunuş yazısıyla başlayan kitap 12 bölümden oluşuyor ve son derece akıcı, “akademik dil”den uzak yaklaşımıyla ama akademi sınırları içinde genel okurun rahatlıkla anlayabileceği şekilde yazılmış.

“Sekülerleşme Nedir?”, “Sekülerleşme Ne Değildir?”, “Sekülerleşme Kavramının Tarihi”, “Sekülerleşme Teorisi”, “Sekülerleşme Teorisinin Birinci Ayağı: Bilimsel Gelişmeler”in de aralarında olduğu başlıkları taşıyan bölümlerden beni en çok etkileyen doğal olarak “Türkiye’nin Sekülerleşme Pratiği” oldu. Çünkü kitabın en orijinal ve dikkat çekici bölümü burası.

Sebep değil sonuç

Sekülerleşme genel kanının aksine dinsizleşme ya da inanç karşıtı bir yerde durmuyor. Kitaptan kısa bir alıntıyla izah etmeye çalışayım: “Sekülerleşme, belli bir toplumda belli bir zaman dilimi içerisinde doğaüstü alanın, yani dinin, dinimsi yapıların, halk inançlarının ve diğer tüm öğretilerin bireysel ve toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve gündelik yaşamı şekillendirme güçlerinin azalması demektir”.

Yani bir insan 5 vakit namaz kılarken bugün artık sadece cuma namazına gidiyorsa sekülerleşmiş olur veya fallara ve burçlara inanan ya da dünyevî bir lidere kutsallık atfeden kişinin tanrı inancı olmasa dahi (ateist) kendisini seküler olarak adlandırması çok mümkün değildir. Ayrıca unutulmaması gereken bir nokta da sekülerleşmenin bir sebep değil, sonuç olduğu.

Tamamen sosyolojik verilerle ve bilim ahlakı içinde sekülerleşmeyi inceleyen Volkan Ertit karşımıza şaşırtıcı bir tablo çiziyor. Ertit’in ortaya koyduğu Türkiye’ye yakından bakınca sanat dünyasının içinde bulunduğu durumu anlamak çok daha kolaylaşıyor. Özellikle zaman zaman artan tartışmalarda tüm iddiasına rağmen muhafazakar kesimin sanat alanında, özellikle plastik sanatlarda, arzu edilen başarıya erişememesinin nedenlerinden birinin Türkiye’nin sekülerleşmesi ve sanat piyasasında bu durumun çok daha görünür olmasından bahsetmek mümkün. Çünkü Ertit’in de belirttiği gibi sekülerleşmenin kapitalizmle doğrudan bağı var. Üzerinde daha fazla araştırma ve inceleme yapılması gereken sekülerleşme alanında umarım yakın zamanda başka çalışmalar da olacaktır.

Yazının devamı...

Müzelerin sorumlulukları

Şehrin en merkezi noktaları yaşanan fiyat artışlarından ve cazibe merkezi olmasından dolayı galeriler gibi sanat kurumlarını ve başka bazı unsurları bünyesinden atıyor. Bu kurumlar bu sefer görece daha ucuz ama merkeze yakın yerlere gidiyorlar.

İngiltere’de her yıl yılın müzesi ödülü veriliyor. Bu yıl Galler’deki St. Fagans Milli Tarih Müzesi (St. Fagans National Museum of History) kazandı bu ödülü.

Bizim için hayal etmesi bile son derece güç bir durum. Her yıl zaten kaç tane müze açılıyor ki Türkiye’de? Sıklıkla her kesimden insan tarafından dile getirilen bir sıkıntı müze eksikliğimiz. Özellikle İstanbul söz konusu olduğunda. Müze açmaya karar verdiğinizde ya da bu alanda bir girişimde bulunduğunuzda müze profesyoneli sıkıntısı da yaşayacağınız bir gerçek. Bu alanda eğitim almak isteyenlerin başvurabilecekleri alan da son derece az. Geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci de bu alandaki eksikliğin farkına vardığını belirterek en kısa sürede Kültür ve Sanat Yönetimi bölümü kuracaklarını belirtti. Önemli bir gelişme.

Sevindirici bir haber

Yıllardır kapalı olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin de önümüzdeki yılın ilk aylarında açılacak olması sevindirici bir haber. Ayrıca müzenin Vasıf Kortun’la olan birlikteliği son derece önemli. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada çağdaş sanat dünyasının en etkin kişilerinden biri olarak gösterilen Vasıf Kortun’un Türk resim tarihinin en önemli eserlerini koleksiyonunda bulunduran müzenin kurucu küratörü olması şahsen beni heyecanlandırıyor.

Koç Grubu da bir laboratuvar gibi planlayarak açtığı Arter’i bir sonraki aşamasına geçiriyor. Eylül ayında Dolapdere’de açılacak müze sanat çevrelerinde merakla bekleniyor.

İstanbul Türkiye’nin sanat merkezi. Ama bu merkezin odak noktası zaman içerisinde değişebiliyor. Bazı semtler sanat merkezlerinin konumlanmasına göre dönüşüm geçirebiliyorlar. Bu değişim sadece Türkiye’de ve/veya İstanbul’da değil bütün dünyada gerçekleşiyor.

Şehrin en merkezi noktaları, yaşanan fiyat artışlarından ve cazibe merkezi olmasından dolayı galeriler gibi sanat kurumlarını ve başka bazı unsurları bünyesinden atıyor. Bu kurumlar bu sefer görece daha ucuz ama merkeze yakın yerlere gidiyorlar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bu bölgeler de değişiyor. Mesela bunun en bariz örneğini Tophane’de gördük.

Arter’in açılmasıyla birlikte Dolapdere’de de benzer bir durum yaşanacak, yaşanıyor. Böylesine önemli bir müzenin o bölgede açılması başka galerilerin, mesela Dirimart, açılmasına, yeni beş yıldızlı otellerin yapılmasına vesile oluyor. O çevrede yaşayan insanlar ise bu değişime ayak uyduramadıkları için maalesef başka yerlere taşınmak durumunda kalıyorlar. Bu değişim ve dönüşüm bazen Ali Cabbar’ın “ELDORADO: A Wor{l}d Game” isimli sergisinde olduğu gibi sanat eserlerine yansıyabiliyor.

Müzelerin de bu değişimle alakalı olarak o bölgede yaşayan insanları göz önüne alarak bazı önlemler alması, bunların dokuyu korumaya yönelik olması gerektiğini düşünüyorum. Müzenin personel seçiminde o bölgede yaşayanlara pozitif ayrımcılık yapılması bunun örneklerinden en basiti. Ayrıca o bölgede yaşayan insanların müzeyle olan entegrasyonunu sağlamak adına özel programlar da düzenlenmesi yerinde bir uygulama olacaktır.

Eylüle fazla zaman kalmadı. Bekleyip göreceğiz.

Yazının devamı...

Gürleyen Yıldırım Revüsü

14 veya 15 yaşındaydım. O dönem aynı yatakhanede kaldığım sonrasında ise aynı evi paylaştığım ve bugüne kadar dostluğumuzun kesilmeden devam ettiği şair Oğuz Karakaş heyecanla yanıma geldi, elindeki walkman’in kulaklığını uzatıp şu sözleri söyledi:

Geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayımlanan “Rolling Thunder Revue: A Bob Dylan Story by Martin Scorsese” (Gürleyen Yıldırım Revüsü: Martin Scorsese’den bir Bob Dylan Hikayesi) isimli gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği belgeseli izlerken aklıma Dylan’la ilk kez tanıştığım bu an geldi. Bob Dylan, “Oh Sister” isimli şarkısını söylüyordu.

Yaklaşık 2 buçuk saat süren serüvende Bob Dylan’ın 1975 yılında düzenlediği Gürüldeyen Yıldırım Revüsü Turnesi merkezinde o dönem, revüdeki sanatçılar, edebiyat dünyası ele alınıyor. Yazar Larry “Latso” Sloman’ın belgeselde aktardığına göre menajer Chesley Millikin Bob Dylan’a “gürleyen yıldırım”ın Kızılderililer için ne manaya geldiğini bilip bilmediğini sorar ve sonra cevabı verir: Doğruları konuşmak.

Bob Dylan’ın yaptığı aslında budur. Doğruları konuşmak Hurricane (Fırtına) adıyla bilinen efsanevi boksör Rubin Carter için yazdığı “Hurricane” şarkısı bunun en güzel ve başarılı örneklerinden birisi. Belgeselde Rubin Carter’ın da yer aldığını yeri gelmişken belirtmek isterim.

Daha önce hiç görülmemiş görüntülerden oluşan bu belgeselde şair Allen Ginsberg, Joan Baez, Patti Smith, Sam Shepard, Joni Mitchell gibi isimler de yer alıyor.

Ginberg’in müthiş bir dansçı olduğunu bilmezdim, benim için belgeselin en heyecan verici yanlarından biri Allen Ginsberg’i dans ederken görmek oldu. Ama Allen Ginsberg ve Bob Dylan’ın Jack Kerouac’ın mezarı başında şiir okuyup şarkı söylemeleri paha biçilmez bir sahneydi.

Ama 40 yıldan daha fazladır ortalarda olmayan canlı performanslar, “Like a Rolling Stone”, “One More Cup of Coffee” ve nice başka unutulmaz Dylan şarkısı. Eğer ‘70’lere birazcık bile ilginiz varsa izlemelisiniz, Bob Dylan’ı seviyorsanız mutlaka izlemelisiz.

Ya “Dün” Yoksa

The Beatles ve mizah İngiltere denildiğinde akla ilk gelenlerden. Yönetmen Danny Boyle bu iki unsuru birleştirip “Yesterday” (Dün) isimli bir filme imza atıyor. Bu cuma vizyona giren filmde The Beatles grubunun varlığını hatırlayan bir tek kişi vardır. The Beatles hiçbir zaman var olmamıştır. Kendisi de müzisyen olan Jack Malik (Himesh Patel) yaşadıklarına inanamaz ve karşısına çıkan bu fırsatı değerlendirmeye çalışır. Ben ilk fırsatta izleyeceğim. Sizlere de tavsiye ederim.

Yazının devamı...

UZAYDAKİ SANAT

Yirminci yüzyılın ilk yarısında sanatçıların, özellikle ressamların hayatında köklü değişikliklere neden olan teknolojik değişiklikler meydana geldi. Esasında bu değişiklikler hepimiz için geçerliydi.

Sinemanın icadı ve yaygınlaşması herkesi etkiledi ama ressamların eserlerine bu değişiklik doğrudan yansıdığı için daha görünür oldu. Havacılığın sivilleşmesi de benzer gelişmelerden bir tanesi. Fahrelnissa Zeid “İç Dünyaların Ressamı” adıyla yayımlanan biyografide okuduğumuz kadarıyla uçakla yaptığı seyahatin etkilerini şu sözlerle aktarıyor:

“Biçimlerle çok geleneksel bir şekilde çalışan bir kişiydim. Ama uçak seyahati beni değiştirdi. Ufku önünde görüyor... ve uçağa giriyorsun... Ne büyük bir şok! Dünya baş aşağı dönüyor. Bütün bir şehir avuç içine sığacak hale geliyor, dünyaya kuşbakış bakıyorsun. Bunu aklımda tutmak istedim, ilkinde afalladım. Amerika’ya gittiğimde... Gökyüzünü tepeden izledim; arabalar, evler, anıtlar küçük noktalar halindeydi. Beyniniz bunu hemen kabullenmiyor [...] öyle güçlü bir görüntü! [...]”

Peki Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi Başkanlığı (NASA) uzaya bir ressam gönderirse bu sanatçının ortaya koyacağı eserler nasıl olacaktır?

Bunda ne var ki dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını zaten herkes görüyor diye düşünmeyin. Astronotların uzayda yerçekimi yokluğundan dolayı normal bir insanın görebileceğinden çok daha uzağı görebildiklerinin biliyoruz. Ayrıca arada su da olmadığı için uzaydan çıplak gözle bakıldığında dünya fotoğraflardan daha farklı görünecektir.

Netflix’te de izlenebilen Darren Aronofsky’nin yönettiği “Sıradışı Bir Kaya” isimli belgesel serisini yaşadığımız dünyaya dair birazcık dahi merakı olan herkese tavsiye ederim, astronotların anlattıklarının, şahitliklerinin de ne kadar farklı olduğunu görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Hemen herkesin görülecekler listesinde yer alan kuzey ışıklarıyla alakalı bir örnekle açıklayayım. Astronotların anlattıklarına göre uzayda aurora dünyadan görüldüğünden çok daha farklı görünüyor. Astronot Leland Melvin şu sözlerle aktarıyor: “Yeşil parıltılar gördüm. Neredeyse dans eden biri gibiydi. Biz üzerinden geçerken hareket eden şekillerden oluşuyordu.” Bir diğer astronot Chris Hadfield “Yeşiller, kırmızılar ve bütün belli belirsiz renkler devasa bir perde hayaleti gibi” sözleriyle tarif ediyor. NASA’nın böyle bir girişimde bulunacağını sanmıyorum. Ama sanat dünyasının süperstarları olarak gösterilen Damien Hirst, Jeff Koons gibi isimlerden biri girişimci Elon Musk’ın SpaceX olarak bilinen uzay yolculuğu projesine rahatlıkla katılabilir. Belli mi olur belki orada bir eser üretmeleri bile mümkündür.

Yazının devamı...

Yokluğun getirdiği şöhret: Salvator Mundi

Kasım 2017 tarihinde Christie’s Müzayede Evi’nde satışa çıkan Salvator Mundi o tarihten beri en çok konuşulan sanat eseri. Şu an bu tablonun nerede olduğuna dair net bir şey bilmiyoruz. Sahibinin kim olduğunu da...

Dünyanın en bilinen, en çok ziyaret edilen, en fazla kopyası yapılan, en fazla parodisi yapılan sanat eseri büyük Rönesans dehası Leonardo da Vinci’ye ait olan Mona Lisa. Ama bu her zaman böyle değildi. Mona Lisa 21 Ağustos 1911 tarihinde Louvre Müzesi’nden çalındı. Çalındığı, olaydan 26 saat sonra anlaşıldı. Çünkü bugünkü gibi önünde uzun kuyruklar oluşmuyordu. Hatta ilk yoğun ilgi, çalınmasından hemen sonra insanların Mona Lisa’nın yokluğunu görmeye gelmeleriyle başladı. Bu durum gazete manşetlerine bile taşındı. Fransızlar Mona Lisa’yı bulabilmek için o kadar büyük bir çaba sarf ettiler ki tablo bu çabalardan sonra dünyanın en bilinen sanat eseri haline geldi. Mona Lisa’yı arama faaliyetleri sırasında büyük ressam Pablo Picasso ve Fransız şair Guillaume Apollinaire de gözaltına alınıp sorgulandı. Yaklaşık iki yıl sonra, eseri Louvre’da çalışan ahşap ustası Vincenzo Peruggia’nın çaldığı anlaşıldı.

Bugünlerde gene Leonardo da Vinci’ye ait bir eser üzerinden benzer bir tanıtım kampanyası yapılıyor. Kasım 2017 tarihinde Christie’s Müzayede Evi’nde satışa çıkan Salvator Mundi o tarihten beri en çok konuşulan sanat eseri. İlk başta fiyatı tartışılmaya başlandı. 400 milyon dolar gibi bir fiyata satılan eser, satışı yapılmış en pahalı sanat eseri ünvanını kazandı. Beklenen yaklaşık fiyatın 80-100 milyon dolar arasında olduğu göz önüne alınırsa neden bu kadar şaşırtıcı olduğu daha rahat anlaşılır. Daha sonra alıcının kim olduğuna dair söylentiler hızla yayıldı. Ve büyük ihtimalle Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman’nın aldığı neredeyse kesinleşti. Müzayede esnasında diğer pey veren kişinin ise Abu Dhabi veliahtı Muhammed bin Zayd Al Nahyan olduğu ve eseri politik olarak sıkıntı yaşadıkları Katar’ın alacağından endişe ettikleri için yükselttikleri ise bir başka teoriydi. Müzayede evlerinin yapısından dolayı tam olarak kimlerin teklif verdiğinden taraflar açıklama yapmadıkça asla emin olamayacağız.

Satın almadan kısa bir süre sonra Abu Dhabi Kültür ve Enformasyon Bakanlığı esere sahip olduğunu belirten bir tweet attı. Daha sonra da eserin Louvre Abu Dhabi 2018 eylülünde sergileneceğini söyledi ama sonra herhangi bir neden belirtmeden ertelendiğini duyurdu. Şu an bu tablonun nerede olduğuna dair net bir şey bilmiyoruz. Sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz. Ama konuşmaya devam ediyoruz. Sanat tarihçisi Ben Lewis’in “The Last Leonardo” isimli kitabı geçtiğimiz günlerde William Collins Yayınevi tarafından yayımlandı. (Bu kitabın Türkçe’ye çevirileceğine dair hiç ümidim yok) Yaşayan en önemli Leonardo da Vinci uzmanlarından Martin Kemp’in de bu tabloyla alakalı bir kitap hazırladığını biliyorum.

Tabloyla alakalı en büyük en büyük soru işaretlerinden biri de tablonun gerçekten Leonardo da Vinci’ye ait olup olmamasına dair. Gene söylentilere göre bu yıl Da Vinci’nin ölümünün 500. yılı nedeniyle büyük bir sergi hazırlığında olan Louvre Müzesi eseri sergilemek için Abu Dhabi’den talep etti ama bir cevap alamadı, ayrıca gene iddialara göre eğer olumlu bir cevap alırsa da eserin gerçekten Leonardo da Vinci’ye ait olduğuna inanmadıkları için sanatçının stüdyosundan çıkan eserlerle birlikte sergileyecekleri söylentiler arasında. İster Leonardo’ya ister onun öğrencilerinden birine ait olsun Salvator Mundi daha çok konuşulacak. Böylelikle değeri daha da artacak.

Yazının devamı...

Ramazanın ardından

Her yıl ramazan ayında doğal ve bariz sebeplerle alışkanlıklarım(ız) değişiyor. Sadece alışkanlıklarımız değil hayatın genel akışı da değişiyor.

İnsanın dönüp kendisine bakması, yaptığı yanlışlardan vazgeçmesi için bir şanstır da zaman. Adı üstünde Rahmet ayı. Bunu vesile bilip kendini değiştirebilenlere ne mutlu.

Sanat dünyasında bunun yansımaları maalesef yok denecek kadar az (İftar davetlerini saymazsak, ki onlar bile çok az Ramart ve Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin gece 1.30’a kadar açık olması ilk aklıma gelenler) Esasında bir ramazan eğlencesi olmayıp siyasi hiciv olan karagöz-hacivat gösterileri de her yıl ramazan ayında karşımıza çıkıyor sanat aktivitesi olarak. Bir de nerede o eski ramazanlar kıvamında yazılar. Nostaljisever bir insan olamadım. Bugüne ve geleceğe bakmayı tercih ettim çoğunlukla. Günümüz ramazanlarının da güzel olduğuna inananlardanım çünkü ramazan kişinin kendisiyle alakalı bir zaman daha çok. Kendi olmasıyla, kendini bulmasıyla ve bilmesiyle. Peki bu ramazanda ben ne yaptım? Ne yapmaya çalıştım? Bol bol kitap okudum, ağırlıkla dini kitaplara, tefsirlere yönelmeye çalıştım.

Özellikle ramazanın son 10 günü ki bu 10 gün içinde 1000 aydan daha hayırlı olduğu Kuran-ı Kerim’de müjdelenen Kadir gecesi vardır, sosyal medyadan uzak durmaya çabaladım. Sabretmeyi bir kez daha öğrendim ya da öğrenmeye çalıştım. Ne derece başarılı olduğumdan emin değilim. “Olmak”la “bilmek” arasındaki farkı anlamaya çabaladım. Osmanlı’da “bilmek”e dair olan mekanların daha çok suriçinde “olmak”a dair mekanların ise sur dışındaki İstanbul’da olmasının hikmetini anlamaya çalıştım.

Temel bir bilgi

Yukarıda iftar davetlerinin bile çok az olduğunu yazdım. Bu davetlerden birinde yaşanan bir olayı paylaşmak isterim. İstanbul’un önemli müzelerinden birisi bir etkinlik vesilesiyle akşam yemeği düzenler. Davetlilere akşam yemeğinin iftar saatinde olacağı da bildirilir. Sonuçta herkes oruç tutmuyor ama böylelikle oruçlular da kendilerini rahat hissedeceklerdir. Ama bu etkinliği düzenleyen kişiler iftarın saat kaçta olduğunu ramazanın ilk gününün imsakiyesine bakarak ayarlamışlar. İftar saatinin her gün değiştiğinin farkında değillermiş. Ayrıca “iftar” yemeğinde içki servis edilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir saçmalık. İçinde yaşadığımız topluluğun adetlerine, inançlarına, geleneklerine bu kadar yabancı olmayı maalesef anlayamıyorum. Bu temel bir din kültürü bilgisidir. Çok övüp yere göğe sığdıramadığımız Batı’da böyle bir yabancılığa şahit olamazsınız. Paskalya’nın, Noel’in ne zaman olduğunu bilmeyen birisini, inanıp inanmaması önemli değil, bulamazsınız. Kendine bu kadar yabancılaşan bir gruptan nasıl bir yaratıcılık bekleyebiliriz emin değilim.

Yazının devamı...

Kalbin Sesi

Mustafa Kutlu’nun “Kalbin Sesi” adını taşıyan yeni kitabı geçtiğimiz günlerde Dergâh Yayınları tarafından yayımlandı. Bir Hicret Risalesi alt başlığı taşıyan kitaptaki yazılar Mustafa Kutlu’nun ifadesiyle bir sistem arayışına zemin hazırlamak için düşünür-akademisyen-sanatçı ve politikacıları harekete geçirmek gayesini güdüyor. Ve kitaptaki yazıların tek bir muhatabı var: Amentü’ye inananlar.

Kitabı okurken bunları zaten biliyoruz düşüncesine kapıldığınız anda karşımıza yepyeni bir sorun çıkartıveriyor Mustafa Kutlu.

Aslen bir hikaye yazarı olmasının hiçbir önemi yok çünkü Mustafa Kutlu bu topraklardaki erdemi ve ahlakı bildiği için bu kitabı yazabiliyor. Ortaya “Kanaat ekonomisi” diye bir model koyabiliyor. Model dediysem her şeyiyle çözülmüş bir sistem değil, yürünebilecek bir yol. Zaten bir başka noktada Mustafa Kutlu kitabın hedefinin kan emici kapitalizmin pençesinden kurtulmak olduğunu da belirtiyor. Kapitalizmden kurtulmak yaşadığımız 21. yüzyılda mümkün mü? Kurtulunca gidilecek yer neresi? Bunların hepsi konuşulabilecek konular. Kutlu da zaten “tartışmaya değecek bir ses duymak istiyor”.

Bu konuları gündeme getirirken bazı isimlere sık sık göndermede bulunuyor ve onlardan alıntılar yapıyor. “İsyan Ahlakı”nın ve “Ahlak Nizamı”nın yazarı Nurettin Topçu, şair ve düşünür İsmet Özel, felsefeci ve “Çağdaş Küresel Medeniyet Anlamı-Gelişimi-Konumu” isimli eserin yazarı Şaban Teoman Duralı, son olarak da alim ve Kur’an müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, Mustafa Kutlu’nun bu kitapta sıklıkla bahsettiği isimler.

Yozgat’taki proje

Kutlu’nun kanaat ekonomisi olarak adlandırdığı fikirler hayata geçebilir mi? Hiç fikrim yok çünkü ekonomi alanında bir uzman değilim. Kutlu da uzman değil zaten. ‘Üç Kahraman’ başlıklı yazısı istenirse neler olabileceğini son derece dikkat çekici bir şekilde gözler önüne seriyor. Yozgat’ın Kadışehir ilçesi Kabalı Köyü’nde kamu-özel sektör-vatandaş iş birliğiyle çok paydaşlı bir proje hayata geçiyor. Ve Türkiye’nin en büyük meyve bahçesi ortaya çıkıyor. Toplam 10920 dekarlık bir proje. Bu yazıyı okuyunca aklıma eskilerin bir sözü geldi: Umutsuzluk haramdır. Dünyanın en büyük ikinci tarım ithalatçısı Hollanda’nın yüzölçümünün Konya’dan biraz daha büyük olduğunu göz önüne alınca yapılabilecek çok şey olduğunu bir kez daha düşünmeden edemedim. Son olarak bu kitap Mustafa Kutlu’nun bence hayatı boyunca yazmak istediği ve olgunlaşmasına yıllar içinde çaba sarf ettiği bir kitap. Amentü’ye inananlara hitap eden kitabı ben bütün okurlarıma tavsiye ediyorum. Unutmayın “Her an her şey olabilir.”

Yazının devamı...

Geleneğin mürekkep hali

Pera Müzesi, üzerinde detaylı bir şekilde düşünülmesi gereken bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 28 Temmuz’a kadar devam edecek olan “Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlar”ın bazı açılardan daha fazla dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Çin’in tıpkı bizim gibi kültürel yaşantısı doğal akışından çıkmış. Kültür Devrimi adı altında son derece şiddetli bir şekilde varolan kültüre ve sanata savaş açılmış. Üretilen eserler sınıfsal bir ayrıma dayanıyordu ve yeni düzene göre bu kabul edilemezdi. Başka ülkeler de bizdeki veya Çin’dekine benzeyen süreçler yaşadı. Bazılarının etkisi uzun sürdü, bazıları Nazi Almanyası’nda olduğu gibi siyasi iktidarın değişmesiyle birlikte yok oldu. Bizdeyse durum biraz daha farklı. Osmanlı’nın son dönemiyle başlayan Batılılaşma ‘mücadelemiz’ Cumhuriyet’le birlikte başka bir safhaya geçti ve ‘eskiyi hatırlatan’ hemen her şey başta musiki ve Türk-İslam kitap sanatları olmak üzere silindi. Bildiğimiz hikaye daha sonra bunlar tekrar serbestliğe kavuşabilse de artık ‘eski tadı’ yoktu. Zaten sanat anlamındaki Batılılaşma çabalarımızın ancak 1990’larda dünyayla tam entegre olduğunu söylesem abartmış olmam. Bize benzer bir süreçten geçmiş olan Çin’in içinde bulunduğumuz dönemde gelenekten hareketle üretilmiş eserlerinden oluşan sergi, bu açıdan da önemli. Bu sergiyle birlikte keşke Çin kültür tarihini, 20. yüzyılı anlatan konferanslar düzenlenmiş olsaydı da biraz daha derinlemesine konuya hakim olabilseydim. (Acaba düzenlendi de ben mi kaçırdım?)

30’u aşkın eser sergileniyor

Küratörlüğünü uzun yıllardır Çin’de yaşayan ve Çin güncel sanatı konusunda uzmanlaşan Karen Smith’in üstlendiği sergide, 13 sanatçının 30’dan fazla eseri var. Sergide eserleri yer alan sanatçılarsa; Chen Guangwu, Chen Haiyan, Li Ming, Liang Wei, Luo Yongjin, Qiu Anxiong, Sun Yanchu, Tang Bohua, Xu Bing, Xu Hongming, Xing Danwen, Jian-Jun Zhang ve Zhou Fan.

Sergide yer alan eserlerde sadece fırça, mürekkep, kağıt gibi geleneksel malzemeler kullanılmıyor. Bu malzemelerin kültür içindeki genel yaklaşımı ön plana çıkıyor. Karen Smith de sanatçıların bu yaklaşımı günümüze uyarladıklarını, manipüle ettiklerini veya yapısöküme uğrattıklarını aktarıyor. Küratör, sanatçıların genel olarak mürekkebi, dünyanın fiziki halini ve bu fiziki dünyanın mekanla olan bağını anlamanın bir aracı olarak kullandıklarını belirtiyor. Böylelikle tarihçesi yüzlerce yıla yayılmış olan ve Çin sanatının en dinamik kullanılan malzemesi mürekkebin ileride nasıl imkanlara sahip olduğuna dair de sanatseverlere bir izlek sunuyor. Sergide dikkatimi çeken bir başka husussa Pera Müzesi’nin yaklaşımı.

Batılı bir kurumla iş birliğine gidip ‘hazır’ bir sergiyi Türkiye’ye getirmek yerine Karen Smith’le doğrudan çalışarak daha önce sergilenmemiş bir küratöryel yaklaşımı hedefleyip bunu gerçekleştirmesi son derece takdire şayan. Diğer müzelerimize de örnek olması gerektiğini düşündüğüm bir yaklaşım.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.