SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Başarıya giden yol!

Gündem, her zamanki gibi yoğun. Dünya gündemi de aynı oranda yoğun. Yalnızca konu başlıklarını ve bunlarla ilgili uçuşan manşetleri bile alt alta koymak, bu köşeyi doldurmaya yeterli olurdu. Ancak, tüm bu yaşadıklarımızın nedenleri, sonuçları, suçluları, masumları, her ortamda (plajlar bile buna dahil), her yazıda ve her kanalda sürekli tam bir takım tutma psikolojisi içinde tartışılırken, sanki hepsinin ortak özelliğinin gözden kaçtığını fark ettim: Amaca ulaşmak için her yolu, hatta mümkün olan en kısa yolu kullanmak. Yoksa daha başlangıçta, güç sahibi olmak, zengin olmak ve hatta iktidarda kalıcı olmak için, en doğru yerine en kısa yolun seçilmiş olması mı bu yaşadığımız kaosun nedeni?
Bu coğrafyadan çıkan ve coğrafya (geo) ölçümü (metri)bilimi geometrinin babası Öklid, Einstein’ın “Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline kapılmasın” diyerek yücelttiği ‘Elementler’ isimli başyapıtında “İki noktayı birleştiren en kısa yol, doğrudur” der. Bu, kanıt gerektirmeyen apaçık gerçek, yani bir aksiyomdur. Ancak, bunu okuduğu ilk anda, “En kısa olan en doğru yoldur” yanılgısına düşebilir insan. Aynı bugün yaşadığımız tüm kaosların sorumluları gibi... Oysa, Öklid ‘doğru’ ile iki nokta arasındaki matematiksel ışın hattını, yani doğru çizgiyi kasteder. O, hayatta bulunduğunuz yerden varmak istediğiniz yere, yani başarmak istediğiniz hedefe giderken, en kısa yolu seçmenin en doğru yolu seçmek olduğunu aklına bile getirmemiştir.

Atatürk örneği

Gerçekten de, 13 ciltlik ‘Elementler’i okumada başarısız olup “Geometriyi öğrenmenin en kısa yolu nedir?” diye soran, dönemin İskenderiye Kralı I. Ptolemy’ye, “Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur!” der Öklid. Bir Kral için dahi, yalnızca gerçeği öğrenmeyi başarmanın bile kestirme bir yolu olmadığını açıkça ifade eden Öklid’in anlayışına binlerce yıl sonra çok daha fazla ihtiyaç duyuyor olmamız ne büyük talihsizlik!
Ne yazık ki yalnızca ülkeyi yönetenler değil, onları izleyen bizler de kendi hayatlarımızda kariyer, para, şöhret, güç, mutluluk, sağlık, zayıflama, güzelleşme, kendini geliştirme, sevilmek ve aşk her ne ise istediğimiz ona en kısa yoldan ulaşma hayalini kuruyor ve başarmak için zorlu, inişli, çıkışlı ve mücadele gerektirecek doğru yol yerine en kısa görünen yolu seçiyoruz. Bu yolun sonunda da her birimiz kendi iç krizlerimizi ve ülkemizin hukuk, adalet, kalkınma krizini ve kendi kaosumuzu yaratıyoruz.
Oysa, bize ait ilk ‘Geometri’ kitabının yazarı olan ve “Doğru çizgi veya doğru bir noktadan diğer bir noktaya olan en kısa yoldur. İyice gerilmiş bir iplik, doğru çizgiyi güzelce anlatır” cümlesiyle ‘doğru’ ve ‘doğru çizgi’ kelimelerini dilimize güzelce katan Büyük Atatürk de başarıyı elde etmek için hiçbir zaman kısa yolu tercih etmemiştir.

Engelleri kaldırın

“Ben, bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem; o işe neler engel olur diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür” der Atatürk... Ve bizlere başarı ve mutluluk için bir ‘kral yolu’ arama hatasına düşmememizi hatırlatır: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.” O da baştan engelleri düşünüp üzerine çalışarak kararlılıkla gitmek yerine, bugün bizim neslimizin seçilmişlerinin yaptığı gibi başarı için bir ‘kral yolu’ seçseydi, o günün kaosundan çıkılabilir miydi?
Başarı, para, mutluluk, sağlık, adalet, aşk, yeni ve daha güzel bir hayat veya artık kaossuz, krizsiz, çalkantısız bir ülkede yaşamak; kısaca ne istediğimizin hiç önemi yok. Artık nasıl başaracağımızı düşünerek yapmadıklarımızla pişman olacağımız vakti beklemek yerine, güvenli limandan ayrılıp en kısa değil en doğru yoldaki engellerin varlığını kabul ederek hedefe ilerleme vakti gelmiştir.
Çünkü, başarıya giden bir kral yolu yoktur! Başarıya giden en kral yol, engelleri kaldırdığınız yoldur.

Yazının devamı...

Yeniden doğmak

Geçen hafta Şeyma Subaşı’nın ‘Sadece Şeyma’ isimli kitabından koyu açmış, ilk sayfadaki “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısından ve hemen ardından da ikinci sayfadaki “Acımadı ki” ifadesi üzerinden devam etmiştim. Madonna’nın Billboard Women in Music’te Yılın Kadını ödülünü alırken yaptığı konuşma ile aralarında gördüğüm benzerliği anlatmıştım. “Acımadı ki” kısmına da itiraz etmiş, Ajda Pekkan’ın da Magnum reklamında kendi hayatından bahsederek anlatmaya çalıştığı hayat denkleminin acıtarak güçlendireceği ve zorlukların insanı öldürmediği sürece aslında güçlendirdiği vurgusuyla bitirmiştim. Bunu da kartalın kendini ‘yeniden doğuş’ uçuşunu yapmaya hazırlamasına bağlamıştım. Peki, nasıl mümkün olabiliyor yeniden doğmak? Şimdi, söz verdiğim gibi ona geleyim.
Carl Jung’ın dediği gibi, “Hayat yollarında kendimizle tekrar tekrar, bin bir kılıkla karşılaşırız.” Yolumuzun üzerindeki engelleri ve sorunları nasıl aşacağımızı bilmiyor olmamız da doğal. Şöyle bir düşünürseniz; sarp geçitlere ulaşan yollar üzerinde her zaman yeni küçük kapılar ve yeni fırsatlar oluştuğuna sizler de pek çok kez tanık olmuşsunuzdur. J.R.R. Tolkien, “Köşede yeni bir yol ya da gizli bir giriş bizi bekliyor olabilir” der. Kendinize inanmanız, bir şeyleri başarmak için yapmanız gereken ilk şeydir. Çabalamakla da yola devam etmelisiniz. Hayat; seçimler, beklentiler, inanmak ve eylemden ibaret değil midir zaten?

Yaşama kesin dönüş

‘Yeniden doğmak’ da dehşet ve acı verici anların ardından gelir. Şiddeti, en büyük doğum sancısı gibidir.
Yeniden doğmanın ilk şartı, korkmaktan korkmayacak kadar korkusuz olmaktır. Ardından, hummalı bir temizlik harekâtına girişirsin. Kendinden, acılarından, seni yeniden doğmaktan alıkoyan çaresizlik inançlarından kurtulursun. Kendi kurtuluş savaşını başlatırsın. İyi, güzel ve gerçeğe ulaşabilmek adına her şeye başkaldırabilenlerin serüvenidir bu. Cesaret gerektirir. Korkuyu ve endişeyi güce dönüştürürsün.
İçi boş bir inanç olmayacak ya da kolaycılığa kaçılamayacak kadar zor ve tehlikeli bir hesaplaşmadır! Tepetaklak olmuşların, derin ıstıraplarından sonra genişleyerek büyüyenlerin başarısıdır.
Albert Camus’nün dediği gibi, bazı anlarda “Şu anlamsız dünyada yapılacak en anlamlı iş çekip gitmektir!” diye aklından geçirseler bile, kalıp kendi dağının zirvesine çıkmayı seçenlerin hikâyesidir. Sancıların en büyüğünü çekmiş yaşam ustalarının eseridir.
Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, “Yığınlar içinde herhangi biri olmak istemeyen adam, kendine karşı rahat davranmayı bıraksın!”la başlar. Kendine inanmakla ve gerçeklerle yüzleşmekle yol alırsın. Zorluklara teslim olmamış, tüm hesaplaşmalarından sonra ‘ölüm’e değil ‘yaşam’a kesin dönüş yapanların kazandığı bir zaferdir. Anka kuşlarının hikâyesinde olduğu gibi, ‘Aşk Denizi’nden geçebilenlerin, ‘Ayrılık Vadisi’nden uçabilenlerin, ‘Hırs Ovası’nı aşıp ‘Kıskançlık Gölü’ne saplanmayanların üstesinden gelebileceği bir şeydir.
Hayatın Anka kuşlarının hikâyesinde olduğu gibi tuzakları vardır. Belki de her şey sandığımız kadar kötü değildir. Nietzsche, ‘Amor Fati’ yani ‘Kaderini sev, belki seninki en iyisidir’ der ve hikâyesine başlar...
“Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı, kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrı’ya yakarır, keşke güneş olsaydım diye. “Ol” der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. “Ol” der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur. Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da “Ol” der Tanrı. Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey, karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Oradan eser buradan eser, kaya bana mısın demez! Tanrı, kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı. Sırtında bir acıyla uyanır... Bir ihtiyar taşçı, kayayı yontmaktadır.”
Her durumda zihnimizi yeni içgörülere ve keşiflere açık tutarak akılcı davranmakla yükümlüyüz. Gerçekten kaderimizi sevmemiz mi gerekiyor; yoksa Carl Jung’ın dediği gibi, kendimizle yüzleşemediğimiz şeyler kader olarak mı karşımıza çıkıyor; bunun ayrımını yapmak zorundayız.

Yazının devamı...

Acımadı ki!...

Şeyma Subaşı, özel hayatını anlattığı bir kitap yazmış adı ‘Sadece Şeyma’. Henüz okumadık ama kendi paylaşımlarından öğrendiğimize göre Acun Ilıcalı’dan bahsetmediği kitabın ilk sayfasında “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısına yer vermiş, ikinci sayfasında “Acımadı ki” ifadesi bulunuyor.
Ben işin magazinsel tarafını bilmem, bir kişisel gelişimci olarak beni küllerinden nasıl doğduğu ve kişinin başına gelen şeylerin aslında kişiyi nasıl da güçlendirdiği kısmı ilgilendiriyor.
Hep eğitimlerimde bu gibi durumlar için Modanna’dan örnek veririm; Billboard Women in Music’te ‘Yılın Kadını Ödülü’ne değer görülen Madonna, unutulmayacak bir konuşma yapmıştı. 1979’da New York’a ilk taşındığında boğazına bıçak dayanarak tecavüze uğradığını anlatırken gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Konuklara ve kendisini sevenlere, “Desteğinizin ne kadar büyük anlam ifade ettiği hakkında hiçbir fikriniz yok” diyen Madonna, konuşmasını, “Aynı zamanda şüpheciler, hayır diyenler, bana cehennemi yaşatanlar, neyi yapamayacağımı, neyi yapmamam gerektiğini söyleyenler…” diye sürdürmüş ve “Sizin inadınız beni daha güçlü yaptı, daha fazla çaba göstermemi sağladı. Beni bugünkü savaşçı, bugünkü kadın haline getirdi. Yani Madonna olmamı sağlayan herkese teşekkür ederim” demişti.
“Hayattaki en büyük başarısının hâlâ ayakta kalmak olduğunu” vurgulamıştı Madonna.
Sanırım Şeyma Subaşı da Madonna’nın o efsanevi konuşmasından esinlenmiş olacak ki kitabın ilk sayfasında “Şeyma Subaşı olmamı sağlayan herkese selam olsun” yazısına yer vermiş ve “Acımadı ki” devam etmiş.
Acır canım acır ama acıtıp da yıkmayan şeyler seni güçlendirir. Bizim literatürde ‘Küllerinden Doğmak’ denir buna. Bir nesil “Kartallar Yüksek Uçar”, “Dallas, “Şahin Tepesi” dizileri ile büyüdük biz. Bundan sonraki diziler de zaten hep bu kurgu üzerine kuruldu. Yüksekten uçmamız gerektiğini, hayatın güçlüden yana olduğunu, güçsüzün ezildiğini böyle öğrendik. Kartalı ‘güç’ün ve ‘yenilmezlik’in simgesi haline getirdik. İstediğini elde eden, göklerin yalnız efendisi idi o. Böyle bir imaj oluştu kafamızda. Hayatta kalabilmek için kartal pençelerin olmalıydı, o hiç kaybetmezdi, daima güçlü olandı.. Peki, aslı astarı böyle midir?
Kartallar, sizlerin de bildiği gibi kanatları ve kuyrukları geniş, bacakları tüylü, iri yırtıcılardır. Yuvalarını kolay ulaşılamayacak yerlere yapmayı tercih ederler. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Kuş türleri içinde en uzun yaşayan odur.
Ancak bu yaşa ulaşmak için 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorunda kalırlar. Kartalların yaşları 40’a vardığında pençeleri sertleşir ve esnekliğini yitirir. Bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelirler. Gagaları uzamış ve göğsüne doğru kıvrılmış, tüyleri kalınlaşmış, kanatları yaşlanmış ve ağırlaşmıştır. Artık kartalın uçması iyice zordur. Bir şeyler yapmak zorundadır. Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci, 150 gün kadar sürer. Bu yönde karar verirse, kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yer bulur. Sonra, burada gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar.
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkartır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur “Yeniden Doğuş” uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Kartallara olduğu gibi hayat birkaç defa sıfırlar insanı. Bazen ulu orta bazen de sessiz sedasız yeniden doğmak gerekir. Ajda Pekkan da Magnum reklamında kendi hayatından bahsederek bunu anlatmıyor mu zaten? Ve müzik şirketi ile yaptığı 20 yıllık sözleşmesi! Ölümün ya da acının filozofu olmak yerine yaşamın filozofu olmayı bilmek veya bir yolunu bulmak gerekir.
Başlangıç yeriniz bataklığın dibi bile olsa eninde sonunda göklere yükselebilirsiniz. Kendi dağımızın zirvesine ulaşmak için dik ve çetin bir tırmanışı gerçekleştirmemiz gerekecektir. Zorluklar insanı öldürmediği sürece aslında güçlendirir.
Peki biz küllerimizden nasıl doğacağız? diyorsanız. Onu da haftaya bırakıyorum…
Ve merak ediyorum Ekrem İmamoğlu mu yoksa Binali Yıldırım mı küllerinden doğmalarına sebep olmalarını sağlayan herkese teşekkür edecek?

Yazının devamı...

İyimserlik hayatınızı nasıl değiştirir?

Albert Einstein “Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum” der. Başarı sorunlarla uğraşmaktan vazgeçilmediğinde, mutluluk ise zorluklara rağmen vazgeçmeyip iyimser kalabilmekte mi yatıyor dersiniz? Sanırım Tanrı’nın sevip cömert davrandığı kullarından biri olmak için iyimser olmayı öğrenmek gerekiyor.
İyimserlik derken Polyanacılık gibi kaybedilen herhangi bir şey için üzülmek yerine elindekilerle yetinmeyi ve mutlu olmayı kast etmiyorum. İyimserlikten kastım iyi durumlar ile karşılaşma olasılığımızı olduğundan yüksek öngörüp kötü durumlarla karşılaşma olasılığımızı olduğundan daha düşük görmeye yatkın olmak. W. Arthur Ward da iyimserliği en kapsamlı hali ile şöyle özetliyor;
“Gerçek iyimser problemlerin farkındadır ama çözümleri de bilir, zorlukları görür ama üstesinden gelineceğine de inanır, olumsuzlukları yakalar ama olumlulukları da vurgular, en kötüye açıktır ama en iyiyi de bekler, şikâyet etmek için nedeni vardır ama gülümsemeyi seçer.”
Tabi böyle olunca başarı da başarının sonucunda alınan keyif de diğerlerine oranla iyimserlerde daha fazla oluyor.
Nasıl oluyor da bir sürü zorluk var iken insanlar iyimser olmayı başarabiliyorlar dersiniz? London College Üniversitesi’nden Nörolog Tali Sharot’un araştırmalarına göre, insanlar bir şeyi öğrenirken beyinlerindeki nöronlar iyimserliği güçlendirebilecek bilgiyi kodluyorlar, ama hiç beklemedikleri arzu edilmeyen bilgiyi ise kaydetmede başarısız oluyorlar. Örneğin çok zengin ve varlıklı birisiyle ilgili başarı hikayesini dinlediğimizde bizim de bir gün inanılmaz derecede zengin olabileceğimize inanabiliyoruz. Ancak her üç evlilikten birinin ayrılıkla sonuçlanıyor oluşu üzerinde bir konuşma dinlediğimizde bizimkinin de bir gün sonlanma ihtimali olduğu düşüncesini aklımıza getirmiyoruz. Yani beynimizdeki nöronlar iyimserliğimizi destekleyecek şekilde bizimle işbirliği yapıyorlar. Peki, iyimserlik işimize nasıl yarıyor? İyimser düşüncelere sahip olmanın, olumlu düşünmenin ve iyilik yapmanın sağlığa, özellikle de ruh sağlığına son derece faydalı olduğu birçok bilimsel araştırma ile de kanıtlanmış durumda. Kanser gibi ciddi sağlık problemlerini atlatanlara ya da hayatta baş edilmesi zor sıkıntıların üstesinden gelenlere baktığımızda iyimserlikten beslendiklerini görüyoruz. Hatta bilimsel araştırmalar iyimser insanların kötümserlere göre daha sağlıklı ve daha uzun yaşadıklarını dahi gösteriyor. Tali Sharot, insanların hayatta kalabilmeleri için daha iyiyi düşünmek zorunda olduklarını ve bundan dolayı iyimser olmayı öğrendiklerini ve ileride daha sağlıklı olacağına inanan birinin bunu gerçekleştirmek için yediklerine dikkat ettiğini, boşanmayacağını düşünen birinin ilişkisine daha çok özen gösterdiğini, beynin de bu sisteme bağlı çalıştığını savunuyor.
Nasıl iyimser olacağımıza gelince; bunun yolu da bilgimizi artırmaktan ve farkındalığımızı maksimize etmekten geçiyor.
Kişinin iyimser veya kötümser olması; olayları kendi ruh hali başta olmak üzere kültür, yer, zaman, statü ve rol faktörleriyle bileşkeli şekilde algılayışında yatıyor. Bu algılayış şekli de sonuç olarak önce kişinin kendisini, fiziki ve ruhi yapısını daha sonra genişleyerek çevresini ve olayları da etkilemeye başlıyor.
Alman Filozof Edmund Husserl kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişkinin var olduğunu; her bilincin kendine özgü bir niyet geliştirdiği ve bu niyetinin de bilincinin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkileyeceğini savunur. Karşılaşılan güçlükleri ne şekilde ele aldığınız iyimser veya kötümser oluşunuzu gösterir. Üstesinden gelmekteki kolaylık ise iyimserliğinize ve farkındalığınızın gücüne bağlıdır.
Seçim sizin...

Yazının devamı...

İnsanı kendisi kadar kimse kandıramaz

Sakin denizde dümen tutmak kolaydır da kaptanın mahareti fırtınalı denizde seyrederken anlaşılır. Hayat, her zaman kolay değildir. Kişinin gücü zor zamanlarda ortaya çıkar. Gerçekte ‘fırsatlar’ dışında hak ettiğimiz hiçbir şey yoktur aslında. Fırsatlarımızı da ancak kendimiz yaratırız. Hayatın kolay olduğu, çok çalışmadan, emek sarf etmeden kazandığımız istisnai durumlar da vardır elbette. Bunlar aslında tuzaklarımızdır; irademizi zayıflatır, inisiyatif kullanma gücümüzü ve verimliliğimizi köreltir. Gün gelip önemli olduğuna inandığımız ve uğruna çaba sarf etmemiz gereken durumlarda kolaya kaçmamıza neden olur. İnsan, emek vermeden kazandığı şeylerden kolay vazgeçer. Uğruna mücadele ederek kazandığı, hak ettiği her şey daha değerli ve vazgeçilmezdir. Hangi konuda olursa olsun, başarı sürdürülebilir olduğu sürece var olur. Uğruna emek harcama, çok çalışma ve disiplinle sağlanır. İş için çok çalışmaya alışkınızdır da konu özel hayat oldu mu bunun için de aynı çabayı göstermemiz gerektiğini kabul etmek istemeyiz.
Yaşadığımız hayat ile yaşamak istediğimiz hayat arasında fark vardır. Bu farkı düşlerimiz doldurur. Düşünmek güç, yapmak kolaydır. O nedenle düşünmekten, gerçeklerle yüzleşmekten kaçarız. Yapmamız gereken tek şey, bu hayatı anlamlı kılmakken sabırsızlık ve tembellik günahına kapılırız. Kolay elde edemediğimiz şeylerden vazgeçeriz. Üstelik kendimize en büyük kötülüğü yapıp yalan söyleyerek... Kendine yalan söylemek, zor anlarla baş etmenin en kolay yolu gibi görünse de uzun vadede bunun bedelini ağır öderiz.

Gerçeklerle yüzleşin

En büyük düşmanımız kendi algımız, kendi cehaletimiz ve kendi egomuzdur. İmkânları da, imkânsızlıkları da biz var ederiz. Sonra bunlar için bahaneler üretip kendimizi inandırırız. Gerekirse zihnimizde başka şeyler uydurup, kendimizce kanıtlar buluruz. Kendimizi değil, başkalarını yargılarız. Herkes, istediğinde vazgeçmek için bir bahane bulur ve vazgeçer. Oysa Halil Cibran’ın dediği gibi “Istırap, en güçlü ruhları ortaya çıkarır. En büyük karakterler, kurumuş yaralarla doludur.” Hayatı zevkli kılan da tüm bu zorluklarla baş etmek, canımızı yaksa da mücadele etmek, bu oyunu oynamaktır.
Sigmund Freud’un dediği gibi, “Bedenimizi hasta eden, ruhumuzun baskısıdır.” Ruhun baskısından kaçmak için gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Bir sorunu çözmek, karar vermek ya da bir değişiklik gerektiğinde önce gerçeği bilmek gerekir. Flu bilgilerle doğru kararlar alınmaz. Gerçeklerle yüzleştikten sonra fikirler, izlenimler ve yargılar devreye girer. Bir yandan mantık çerçevesinde düşünürken diğer yandan olayın sosyal, duygusal ve ilişki boyutunu da göz önünde bulundurmalıyız.

Suçlamak en kolayı

Geçmişe takılıp kalmaktan kaçınılmalıdır. Yapılması gereken, bugünden sonrası için çabalamaktır. Tarih önemlidir. Probleme kimin ve neyin neden olduğuyla uğraşmaktansa, çözüm yaratmaya odaklanılmalıdır. Suçlama oyunu, kimin hatalı olduğu kısmıyla bizi oyalar. Oysa ne olduğuyla ilgilenilmelidir. Vazgeçmek, birini suçlamak kolay olandır. Kontrolsüz duygular, zeki insanları bile aptallaştırabilir. Zeki olsalar da olumlu düşünme ve kendine hâkim olma, disiplin konusunda zayıf olanlar kaybetmeye mahkûmdurlar. Bu halleri sorunu şiddetlendirir; kabalaştıklarını, bencilleştiklerini görürsünüz. Hayat, her zaman cesur olandan yanadır ve gücünü kontrol edebilip zamanında kullanabilenden... Anlaşmazlıkları olgunlukla ele almak, insanlara değil duruma odaklanarak, sorunu ele almak yerine çözüme odaklanmak gerekir.
Gerçekleri ele alın; yargıları, kanıları, fikirleri değil. Bahaneleri boş verin. Olmazı yoktur aslında bu dünyanın. Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Greville der ki, “İnsanı kendisi kadar kimse kandıramaz.” Kendinizi kandırmaktan vazgeçin, istediğiniz şeyler için emek sarf edin. Hayatı anlamlı kılmak sizi mutlu edecektir.

Yazının devamı...

Pozitif Kal

Güzel ve iyi dilekler ile dolu bir bayram yazısı yazmak için bilgisayarın başına oturdum ama ne yazarsam yazayım biliyorum ki bu muhtemelen bir dilekten öteye geçmeyecek. Ama siz kendinize iyi bir bayram hediye edebilirsiniz. Nasıl mı?
Gelin bu bayram tatile çıkabilmiş olun ya da olmayın, nerede ve hangi durumda olursanız olun pozitif kalmayı deneyimleyin. “Ülke gündemi böyle iken pozitif kalabilmek çok kolay değil” dediğinizi duyar gibiyim fakat birazdan sıralayacağım küçük ama önemli şeyleri yaparak hayatınıza, geleceğine istediniz şekilde yön verebilirsiniz.
İçinde bulunduğumuz gerçeklerin yanı sıra iç dünyanızı ve bunun bir yansıması olan yaratımlarınızı, yani hayatınızı değiştirmeniz mümkün.
Yeni eylemler, düşünceler ve inançlar kısa bir süre sonra gerçeğe dönüşecektir. Beynimiz, düşüncelerimizden etkilenerek onlar doğrultusunda yeni sinir hücreleri oluşturuyor ve ağ bağlantılarını tamamen yeniliyorlar. Beynimizdeki bu değişim, meşgul olduğumuz düşünceler ve edindiğimiz tecrübelere göre gerçekleşiyor. Sinir bilimciler artık pek çok araştırma ile bunu kanıtlamış durumda. Lafı fazla uzatmayayım. Aşağıda pozitif kalmanızı sağlayacak minik birkaç uygulamayı yapın, bakın bakalım tam bir hafta sonra hayatınızda ve iç dünyanızda neler değişmiş olacak.
- Düşüncelerinizi temiz tutun. Negatif ve karışık, net olmayan ve çelişkili düşüncelerden kendinizi uzak tutun. Beyninizde sağlıklı, pozitif ve net düşünlere yer verin.
- Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeylere değil başınıza gelmesini istediğiniz şeylere odaklanın. En çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.
- Keyfinize bakın. Hayatınıza neşe ve mutluluk katacak eylemlerde bulunun.
- Sadece pozitif kitaplar okuyun.
- Sadece cesaret veren ve pozitif filmler seyredin.
- Sadece size iyi gelen, heyecanlandıran, umut mesajları veren müzikler dinleyin.
- Sadece size kendinizi iyi hissettiren pozitif insanlar ile görüşün.
- Sevgi yüklü mektuplar yazın, mesajlar atın.
- Her güne ‘Bu gün çok güzel bir gün’ diyerek başlayın.
- Mutluluk günlüğü tutun. Gün içinde sizi mutlu eden küçük büyük her şeyi bu günlüğe yazın.
- Şükür listesi yapın. Şükretmek için ne kadar çok nedeniz var bir düşünün.
- Her gece uyumadan önce kendinize ne kadar şanslı olduğunuzu hatırlatın ve bu düşünce şekli ile uykuya dalın.
- Pozitif kaldığınız bir bayram dilerim.
İyi Ol
Hazır pozitif kalmaktan bu kadar bahsetmişken sizi ‘İyi Ol’ isimli koleksiyon ile tanıştırmak istiyorum. Pek çok markanın danışmalığını yapan, bazılarınızın mankenlik yaptığı yıllardan da tanıyacağınız, cemiyet hayatının sevilen ismi Alegra Levi ortağı Zeynep Fıratoğlu ile IO bileklik markasını yarattılar ve markanın ilk koleksiyonun adını da ‘İyi Ol’ koymuşlar.
Alegra’nın kendi enerjisini ve ruhunu yansıttığını düşündüğüm ismi ile de herkesi iyi gelecek bu ilk koleksiyona dair parçaların yazın trendleri arasında olacağından ve pek çok ünlü simanın bileğini süsleyeceğinden hiç şüphem yok. Ama benim için yeri bir başka bu koleksiyonun, harika tasarımlardan oluşmasının ötesinde ben asıl altında yatan ruhu ve verdiği mesajı sevdim; İyi Ol!
IO bilekliklerinin yaratıcıları Alegra ve Zeynep ilk koleksiyonlarına neden İyi Ol ismini taktıklarını şöyle açıklıyorlar: “Ortak fikrimiz evrene, insanlara, doğaya ve hayvanlara iyi olmak üzerine kurulu. İyilik bulaşıcıdır ve sevgiye dönüşür. Sevgi, iyilik ile çoğalır. Her koleksiyonu iyi teması üzerine kurgulanan markamızın ilk koleksiyonun adı da İyi Ol. İyi Ol koleksiyonunun insanlara huzur, şans ve güzellikler getireceğine inanıyoruz. En ince ayrıntısına kadar düşünüp, emeğimizi kattığımız tasarımlarımız ile modaseverlerin bileklerine 2019 yazı erken gelecek.”
Ben de iyi olmayı başarabilmek, pozitif kalabilme halimi korumak ve kendimize hatırlatmak için eline, bileğine kalp çizmeyi ya da ruhun çiçek açmasını sembolize etmesi için çiçek çizmeyi herkese öneren ve başta kendi bileğine çizen biri olarak artık kendime yeni bir hatırlatma aracı bulduğum için seviyorum. En kısa sürede edineceğim ‘İyi Ol’ bilekleri sayesinde ruhuma ve evrene göndermek istediğim mesaj hep benimle ve gece gündüz bileğimde olacak.
Siz de benim gibi hem şık hem de anlam yüklü bu bilekliklerden bir tane edinmek isterseniz, www.iobracelets.com internet sitesi ve markanın instagram sayfası üzerinden temin edebilirsiniz.

Yazının devamı...

Acele karar vermeyin...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın seçimleri yaklaştıkça tansiyon sürekli yükseliyor. Ben suskunluğumu koruyorum. Bunun sonucunda da doğal olarak pek çok takipçimden ne düşündüğümün sorulduğu mailler alıyorum. Hatta içlerinde neden bu konuda yazmadığıma sitem edenler bile var. Her şey çok mu güzel olacak acaba? bilemiyorum. Çünkü benim için olmakta olan çok değişkenli ve akışkan bir zamanda sadece yeni bir başlangıç. Acele karar vermek istemiyorum. Tüm bu olanlar neyin başlangıcı, “hayra mı”, “şerre mi” vesile olacak bilemiyorum çünkü...
Ne demek istediğimi de söyleyeceği her şeyi hikayelerle anlatmayı seçen Çinli Filazof Lao Tzu’dan yardım alarak aktarmam daha uyun olacak sanırım. Onun en sevdiği öykü diye rivayet edilen Yaşlı Adam ve At’ı sizinle paylaşmak istiyorum.
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış, “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin. Sadece ‘at kayıp’ deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüş. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, kendi kendine dağlara gitmiş. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemiş, “Babalık sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var” demiş.
“Karar vermek için yine acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar, “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.”
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemiş ama içlerinden “Bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmiş. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmiş ihtiyara, “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demiş.
İhtiyar, “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmiş, “Yine haklı olduğun kanıtlandı” demiş. “Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecek. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar, “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.”
Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.

Yazının devamı...

Yaşamda iz bırakmak

Yaşam boyu bir şeylerin peşinde koşup duruyoruz. Durmak bilmez bir çırpınma hali içindeyiz. Kimimiz hayallerinin peşinden koşuyor, kimimiz ondan beklenenlerin. Kimimizin ise bir hayali dahi yok, ölü balıklar gibi yaşam nereye götürürse oraya gidiyor. Kimimiz ise yaşamda yapılması gerekenler listesine tik atarak dolduruyor hayatını. Günün sonunda, yolun sonunda yaşamda iz bırakmakla belli belirsiz lekeler bırakmış olmak noktasına varıyor her şey.
Oprah Winfrey, “Çıkabileceğiniz en büyük macera hayal ettiğiniz hayatı yaşamaktır” der. Ben bu söze sonuna kadar katılan ve hayallerinin peşinden gitme cesaretini tüm zorluklara karşı gösteren bir kadınım. Hayat bana bunu bir sürü iyi ve kötü deneyimle öğretti. Zorluklarla ya da engellemelerle karşılaştığımda ise aklıma Steve Jobs’un, “Zamanınız kısıtlı, bu yüzden onu başka birinin hayatını yaşayarak harcamayın” sözünü getiriyorum. Yapmadıklarından pişman olduğu kadar hiçbir şeyden pişman olmuyor insan. Hata bile olsa sizin hatanız olsun. Yapmamış olmanın, yaşam amacını bulmamış, kendini gerçekleştirmemiş olmanın yanında arada bir hata yapmış olmak durumu çok hafif kalıyor. Demek istediğim yaşam amacınızı bulun, kendiniz gerçekleştirin ve hayallerinizin peşinden gidin.
Yaşam amacımız bu dünyaya yapmak için geldiğimiz şey, dünyaya sunacağımız katkıdır. Kişinin kendini ne yaparak veya neye hizmet ederek gerçekleştirip geliştireceğidir. Her bireyin kendini gerçekleştirme yolu kendine özgüdür. Herkesin kendisine verilmiş olan farklı yetenekleri, kapasitesi, gücü, özel nitelikleri ve bunları kullanarak bu dünyaya sunacağı farklı bir katkı vardır. Aslında sahip olduğumuz özellikler zaten tam da yürüyeceğimiz yola ve bu dünyada ne yapmamız gerekiyorsa ona uygundur. İçimizdeki bu Allah vergisi özelliklerimizi kullanarak dünyaya kendi katkımızı sunduğumuzda, kendimizi gerçekleştirir ve en derin şekilde tatmin olmuş hissederiz. Yaşam amacımızı bildiğimizde ve o yolda ilerlediğimizde hem çok daha başarılı ve mutlu oluruz hem de çevremize ilham veririz.
Bizler yaşamlarımızın yaratıcılarıyız ve hayattaki en önemli sorumluluğumuz yaşam amacımızı bulmak ve onu yaşamaktır. Yaşam amacımızı bulduğumuzda bilinçli bir yaratıcı oluruz, yaşamımızın yönünü bilir, yaratımımızı o yönde gerçekleştiririz. Yaşam amacı denildiğinde akla ilk olarak daha çok büyük tutkular, büyük yaratımlar gelse de, gerçekte yaşam amacının büyüğü küçüğü olmaz. Tıpkı bir yolun büyüklüğü veya genişliğinden ziyade sizi gitmek istediğiniz yere götürmesinin daha önemli olması gibi, yaşam amacınızın da sizi geliştirmesi ve sunabileceğiniz katkıyı ortaya çıkarmanıza yardımcı olması çok daha önemlidir.
Bir kişinin yaşam amacı toplumsal düzeyde bir iz bırakmaya hizmet ederken bir diğerininki bireysel düzeyde bir iz bırakmaya hizmet edebilir ve her ikisi de son derece anlamlıdır. Bir kişi iyi bir eğitmen olup öğrenmeyi öğrenen, öz farkındalığa sahip öğrenciler yetiştirebilir, bir diğeri eğitim sisteminin bütünsel gelişimine katkıda bulunabilir, bir başkası iyi bir ebeveyn olup kendiyle barışık, yeterli ve mutlu çocuklar yetiştirerek çevresine iyi ebeveynlikle ilgili örnek olabilir. Bunların hiç birisi diğerine göre daha üstün bir yol değildir, dünyamızın bunların tümüne ihtiyacı vardır. Yeter ki yürüdüğümüz yol kendimizi gerçekleştirmemize olanak sağlasın.
Bu hayatta amaçsız olmak kadar insanı boşlukta hissettiren bir şey daha yoktur sanırım. Ancak birçok insan sahip olduklarına rağmen hayatını anlamsız ve keyifsiz buluyor. Bunun sebebi çoğu kişinin tutkusunun peşine düşmeye cesaret edememesi. Ne yaparken zamanın geçtiğini anlamazsınız? Neyi yaparken keyif alırsınız? Sizi ne heyecanlandırır? Kısacası, neye tutkunuz var? Neye tutkunuz olduğunu bilmek, yaşamda amacınızı bulmak için önemlidir. Tutku, sizin kimliğinizle ilişkili, sizin için anlamlı ve önemli şeyin ortaya çıkmasıdır. Tutkunuz, varoluşunuzun özüdür. Tutkunuz, sizin hikayenizdir.
Hala hayattaysanız, hayatınızın bir amacı var demektir. Büyük şeyler yapabilirsiniz. Potansiyelinizi, fikirlerinizi iletemediğiniz için kendinizi sabote etmeyin. Bir birey olarak faydalı olmak ruh ve beden sağlığınıza iyi gelir, en önemlisi hayatınızı daha anlamlı kılar.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.