SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

5 bin caz sanatçısı 3 bin fotoğraf

“Türkiye’nin en iyi fotoğrafçılarından biridir. Muazzam bir caz fotoğrafları arşivi vardır. Bizzat fotoğraflamadığı (dünya çapında) caz ustası yok denecek kadar azdır”... Aykut Uslutekin için böyle diyorlar. İzmir, kendisini iyi tanır. Dışarıdan bir göz olarak gittim sanat galerisine (Galeri Fa). Bir yanda sergi, bir yanda piyano... Ender bulunan piyanolardan Steinway duvar piyanosu... Tuşlarda gezindim. İzmir’e gelip de uğramayan müzisyen yok gibi... Hatta piyanoyu gören, kapıdan giren genç müzisyenler de şöyle bir oturup çalıyor küçük gök kubbesinde galerinin... Asistanı ve sağ kolu Fulya Hanım’a seslendi: “Fotoğraflardan örnekleri getirir misin?” Galerinin FA,’Fulya ve Aykut’un kısaltılmışı oluyor. O derece bir yol arkadaşlığı diyeyim... Chick Korea’nın İzmir konserinden muhteşem bir an, büyük boy bir tablo gibi...

Bir müzik mabedi

Müzisyenin nirvanaya erdiği anları yakalamanın sihri, o enstrümanları yakından tanımasında yatıyor Aykut Bey’in. “Klarneti, Yahya Dai hediye etti” diye gösteriyor. Caz fotoğraf arşivi dünya çapında. Sadece caz değil, sanatçı portreleri ve özellikle bale gösterileri... “Bir konser ışığını yakalamak için 2-3 sene bale fotoğrafları çektim. Sonrası için muhteşem bir tecrübeydi” sözleri, Aykut Uslutekin’in fotoğraflarındaki ihtimamı anlatmak için yetmez mi? Peki, bir de bu arşivin karşılığı nedir merak ettim.

Bir cümle, “Şu an 5 bine yakın caz sanatçısının 3 bin fotoğrafı var”... 80’li yıllarda Garry Burton’ın İstanbul konseri, bu arşivin belki de ilk sinyaliydi. “3 milyon kare fotoğraf çekmişim” dediğinde, rakamın ve karelerin sonsuzluğu uçuşuyor. Türkiye’deki bütün festival ve konserlerde Aykut Bey hazır bulunmuş. Yetmemiş, olabildiğince dünya caz festivalleri gezginliğini de yapmış. “300 sergi açabileceğim malzemem var” diyor. 120 kişisel sergi, 7 karma sergi ve etkinlikler... Aykut Bey’in hayali, tam da benim hayalim. Küçük mekânda müzisyenlerin çat kapı girip köşede duran piyanonun başına geçmesi. Loş bir ışıkta kontrbasın ağaç gövdesinin tınısı ile birlikte trompetin sesinin şarap kadehlerinde çınlaması. Tam böyle bir hayalin çok da uzak olmadığını Aykut Bey’in sözlerinde buldum. Galeri FA’nın ötesinde bir doğaçlama cumhuriyeti, yapmak istediği... Bence mutlaka olacak. Galerinin ötesinde bir müzik mabedi burası.

Yazının devamı...

Yeni ‘Hayal’de müzik geceleri

İzmir giderek ‘AVM’leşirken buralara yeni mekânları yerleştirmeye başladı. Bu işe ilk soyunan Gaziemir Optimum oldu; Hayal Kahvesi markasıyla müşteriye sürpriz yaptı. Yemekli ve büyük sahnesiyle iddialı... 200 bin kişinin giriş-çıkış yaptığı bir alışveriş merkezinden Hayal Kahvesi’ne büyük bir pay düşeceğinden ümitli, işletmeci Tolgahan Demirbağ. Ziyaretimiz, Redd’in konseri vesilesiyle oldu.

Sahne güzel

Mekânın sahnesi büyük, izleyici hali yerinde. Tıka basa 900 kişi alıyor. Konseri doldurduk ile mekânı doldurduk arasında fark vardır. Rahat izlemek, izlerken bir şeyler içmek, bunu yapacak servisin rahat olması önemlidir. ‘Hayal Kahvesi Optimum’da keyifli ve kalabalık ortam, 650 ile ifade edilebilir. Buna yakın bir kitle vardı Redd konserinde. Tabii bir de ses düzeni... Ben şahsen doyurucu buldum. Ama dış cephenin cam olması, akustik sorun yaratıyor. Uygun perdelerle bu sorunu çözeceklerini söylediler. Bir de AVM’nin içinde oldukları için, provalarda dışarıya çok ses gitmesi konusunda da rahatsızlığı gidermek uğraşındalar.

Eski Redd-yeni Redd

Müzik yazılarını her daim okuduğum, Milliyet’ten Mehmet Tez, Redd’in yeni albümü ‘Mükemmel Boşluk’u şöyle yorumlamış: “Redd, pop/rock/elektronik/dans ortak kümesinde dolanmakta. Giderek daha net, daha oturmuş bir müzik, giderek netleşen, az lafla çok şey anlatabilen sözler. Sanatçıların bu ‘yalınlaşma’ hali, yaşamakla, bilgi ve tecrübeyle oluyor. Zihin netleştikçe, dil de onu izliyor.”

Sahnede eskiler ile yenilerden bir karma yaptılar. ‘21’, ‘Hayat Kaçık Bir Uykudur’, ‘50/50’, ‘Plastik Çiçekler ve Böcekler’ albümlerinden geçmişe gittiler. ‘Aşktı Bu’ ya da ‘Prensesin Uykusu’ ya da ‘Nefes Bile Almadan’ ve hatta ‘Donkişot’ çaldığında seyircinin daha bir katıldığı izlenimine kapıldım. Doğan ve Güneş Duru kardeşler, ilaveten Berke Özgümüş’ten oluşan yeni ‘Redd’ eski şarkılarını da ‘Mükemmel Boşluk’ tavrı içinde yorumladılar diyebilirim. Yeni halimiz budur diyorlar ve buna saygı duymak lazım. Şunu açıklıkla söyleyebilirim... Bu değişiklik, mecburiyetten değil, tercihten olmuştur. Anlayan anlamıştır. Şahsen yeni hallerinde ‘Tam Bir Delilik’ ve ‘Senden Vazgeçeli Çok Oldu’ şarkılarını işaret etmişim o akşama dair. Pek hoşuma gitti. Doğan Duru’nun sesi ‘Nefes Bile Almadan’ için ‘Bir daha, bir daha’ dedirtiyordu. Üç konserlik bir mini turnenin son ayağıydı. ‘En güzel bu konser oldu’ dediler.

Yazının devamı...

Bir haftanın küçük ayrıntıları

TRT Haber’ de ‘Açı’ programı. Açının açıları ise hep aynı açı. Son olarak Türkiye’nin Libya stratejisi üzerine konuşuldu. Açılar birbirinin aynıydı!

‘Tövbeler Tövbesi’nde bildik Türk filmi sahnesi; Mahir acayip yaralı. Fidan gönlü kırık, yolda gidiyor. Ve birden kahveden acilden yeni çıkmış hasta durumundaki Mahir pılı pırtıyı toplayıp mahallenin kahvesine gelmiş, önüne çıkıverdi. Böyle durumlarda fazla soru sormamak lazım. Demek iyileşmiş ki kahveye gidecek durumu var!

Bİzde ya da başka bir yerde bir baba arkadaşına kızı için ‘ Kızımı metresin yapma?’ diyebilir mi? Bu cümleyi söyleme aşamasına gelmişse iş nerelere gider, siz düşünün? Ama bizde olur. ‘Ay Tutulması’nda Şevket, Ayla ile evlenmek istemektedir. Ama hâlâ boşanmış değildir. Ayla’ nın babası da malum Şevket’ in arkadaşı. ‘Kızımı metres yapma’ diyerek tepki gösterir baba. Evet aynen bu kelimeyi söyler. Başka söze gerek var mı?

Dİzİlerde en çok giyilen marka tişört hangisi? Polo. ‘Çocuklar Duymasın’ her hafta reklamını yapıyordu. Baktım ‘Sihirli Annem’de de giymişler. O koca markası yok mu gıcık kapıyorum!

Doğu Perinçek tutuklu. Geçtiğimiz hafta Mehmet Perinçek de tutuklandı. Ulusal Kanal’da Şule Perinçek vardı. Sordular durumu... Artık bir yerde işi mizaha vurdu; ‘Bizim evin kapısına Silivri’ye gittik diye levha asacağız herhalde’ dedi.

Flash TV’ de ‘Vahşi Sevgili’ filmi vardı. Başrolde Müjde Ar. Teknede balık etini biraz geçkin hali ile dönüp duruyordu. Pozlar filan. ‘Artiz Mektebi’nde bu filmden bir sahne oynasalar diye düşünmedim değil!

Papatyam dizisinin Mustafa’sı 173 kiloymuş. ‘Bu Akşam Ne Yiyoruz?’da Dr. Kubilay Gürkan’ ın konuğuydu. 140 kiloya inmiş. Programın adı ‘Bu akşam ne yemiyoruz’ olmalıydı. Böyle örneklerle iştah tıkanmış oluyor.

Yazının devamı...

Çöpçatanların karnesi

Öğleden sonraların en çok kullanılan formatı evlilik programları. O kadar çok evlenmek isteyen ya da bu şekilde kendini ekranda eşe dosta göstermek isteyen var ki... Bence güzel bir şey. Millet “Yahu televizyona çıkıp evlenilir mi?” diyor. Artık devir gerçeğin şovu devri. Sanki internette tanışma ya da görücü usulü daha muhteşem!
Evet şu sıralar ekranda “Zuhal Topal ile İzdivaç”, “Su Gibi”, “Esra Erol’da Evlen Benimle” , Dest-i İzdivaç var.
Bu ekibin içinde en ilginç olan isim Yasemin Bozkurt. Flash TV’de “Dest-i İzdivaç” programını o sunuyor. Yılların televizyoncusu. Şimdi hiç gocunmadan, sıfırdan başladı. Ama onun işi bu, seyrettim keyifle yapıyor.
Star’ın evlendirme programında Zuhal Topal var. Topal bir oyuncu. Burada da sunuculukla oyunculuk arasında gidip geliyor. Şov yapma isteği çok fazla.
Esra Erol bu işin piri. Flash TV’de böyle kendi halinde baş-ladı, dikkatleri çekti, sonra transfer oldu. Şimdi şöhret sahibi. Ama o günlerin samimiyeti yok. Şimdi “şöhretli abla” durumunda. Flash TV’de daha “mahalle kızı” iken şimdi ATV’de “hanımefendi” havasında. Haber kanalında moderatör olsa olacak yani!
Fox’ta Songül Karlı ile Uğur Arslan iyi bir ikili oldu. Stüd-yoya girdiğiniz an kendiniz değil kameranın istediği kişiler oluyorsunuz ve bunu oynamak zorundasınız. Bu iki isim uzun zaman uğraştı ve bunu başardı. Programları da “kendi içinde düzeyini” koruyor. Karlı, “cazgır kızımız” olurken Uğur Arslan, sakinliğiyle onu dengeliyor.

‘Yabanhane’ olay oldu!
Kanal D’nin “Haneler” programına arada takıldım. Gülmeye çalıştım olmadı. Çok gürültülü, abartılı bir espri anlayışı var. Neyse, ama şu an yeni bir olay başlamış durumda; “Yabanhane”. İnternette tıklanma rekorları kırıyor. Kadir İnanır ile Gülşen Bubikoğlu’nun başrollerini paylaştıkları kült filmlerden biridir “Yaban”. Bütün “haneler” içinde bu bölüm alıp başını gitmiştir. Fırat Doğruloğlu gerçekten Kadir İnanır haliyle milleti yerlere yatırmaktadır. Bu işi kim akıl etmişse ne diyeyim... Peki bu duruma Kadir ağabey ne diyor?

Kadir Abi, çok bozulmuş!
Kadir İnanır iki açıdan bakıyor olaya. Uğur Yücel ve Ata Demirer’in de bu karakteri hicvettiklerini söylüyor “ama” diyor “kaliteli yaptılar”. “Bu çok cıvık olmuş” diye ekliyor. Cine5’teki “Dizi Magazin” programına konuşmuş İnanır. İkinci bakışı ise; kendi şan ve şöhretinden yararlanma durumu. “Bu işten para kazanıyorlar” diye ekliyor İnanır. Yani lafı telif hakkına getiriyor aktör. Bu sonuçta o rolü oynayan aktörün görüşü. Ama rolün kendisi zaten kendi başına gülmeye yeter. Bir de oradan bakmak lazım. “Genç çocuklar yapmışlar” da denebilir.

Yazının devamı...

Uyarlama devri bitti mi?

Roman uyarlamaları televizyon dizisi olarak ekrana gelen reytingi yüksek işler. “Dudaktan Kalbe”, “Aşk-ı Memnu”, “Yaprak Dökümü” ve son olarak “Hanımın Çiftliği”... TRT 2’de Jülide Ateş “Kültür Sanat” programının açılışını bu konu üzerine yaptı. Naçizane ben, ilk saydığım üç dizinin senaristlerinden Ece Yönenç (diğer isim Melek Gençoğlu) ve Gold Film’in sahibi Faruk Turgut programa katıldık. Turgut bu yapılanların ekrana gelebilecek ve reyting anlamında da başarı sağlayabilecek en son roman uyarlamaları olduğunu söyledi, “Yapılanlardan sonra sanırım bu dönem kapanmıştır” dedi.

Müjde ile Beren karşılaştırması
Senarist Ece Yönenç, Müjde Ar ile Beren Saat’in karşılaştırılmaması gerektiğini söyledi. İkisinin farklı dönemin oyuncuları olduğunun altını çizdi. Jülide Ateş de bu konuda bazı eleştirilerin olduğunu söyledi, konu buradan çıktı.
Bu arada ben hani tantana olmasın diye lafa girmedim. Ama galiba bu karşılaştırmayı yapan ilk ben oldum köşemde. Aslında karşılatırmadan çok, o dönemin rollerini paylaşanlarla yeni çekimde aynı karakterleri oynayanların bir analiziydi.
Müjde Ar benim için hâlâ işveli haliyle o rolün “baştan çıkaran kadın” karakteridir. Beren Saat daha bugünün kadınıdır. Müjde Ar, tam o dönemin “muhafazakâr” ortamındaki olay kadınıdır. Ama yeni versiyonda Beren Saat biraz sonra Teşvikiye’de alışverişe çıkacak bir haldedir. Yani konu aynı, ama zaman ve mekân farklıdır. Belki şimdi özeleştiri yapabilirim; evet, bunu gözardı ettim. Ama ısrarcıyım; Beren Saat, “baştan çıkarıcı bir kadın” değildir çizdiği karakterde. Güzeldir, alımlıdır, ama fettan değildir.

Yanıldım; Yıldız ölmedi, ayağı kırıldı
“Bu Kalp Seni Unutur mu?”da geçtiğimiz bölümde emniyette kendini pencereden aşağı atan Yıldız’ın öldüğünü yazmıştım. Ayağı kırılmış. Yanıldım. Genelde bu atlayışlar intihar olarak geçer belgelere! Senaryo gereği bu olmamış. E, iyi olmuş. Yıldız’ı Berrak Tüzünataç oynuyor. Şimdi daha yolun başında karakteri bitirmek olmaz. Zaten dizinin tanıtım fotoğrafında Yıldız baş karakterlerden. Tüh, yaa nasıl da atlamışım. Bazen gerçeklerle dizi aynı olmuyor, gerçeğini görmezlikten gelmişim. Resme baksam “Atladı, ama bir şey olmaz” demem gerekiyordu.

‘Aşk-ı Memnu’ya farklı açıdan bakış

“Aşk-ı Memnu”da artık iş Bihter, Behlül ve Adnan üzerinde dönmeye devam edecek. Başka şansı yok. Bu akşam da bölüm, Bihter’in, Behlül’ü bastığı yerden devam edecek. Bu sefer devreye Adnan girecek. Yani Bihter, Adnan’a yakınlaşacak.
Bakın bunları yazıyorum. Ama bir de şu açılardan bakalım diziye:
Dizide oyunculuk nasıl? Çekim nasıl? Hilal Saral’ın çektiği meşhur sevişme sahnesinin itici, rahatsız edici, pespaye bir hali mi vardı? Toygar Işıklı’nın o gerçekten diziyi anlatan jenerik müziğine ne demeli?

Yazının devamı...

Ekran domuz gribi!

Vallahi tam da başlıktaki gibi.. Baştan şöyle bir durum tespiti yapalım; ortada bir olay var ve millet bunun ne olduğunu bilmiyor.
Habertürk’te “Sansürsüz”de domuz gribi konuşuluyor. Ekranda “Prof. ” kartvizitli beyler birbirleriyle tartışıyor. Tıp terimleri havada uçuşuyor. Biz de tenis topunu takip eder gibi izliyoruz. Eski sağlık bakanı Osman Durmuş, karşı görüşlere öyle tepkili ki... Bu tepki düşünceden çok sanki, emrinde çalışan eleman havasında. Onların söylediği yanlış ya da eksik neyse, olabilir de “bakan olmaya alışmış” tavrı ile sadece kendi konuştu... Ne anladık? Osman Durmuş “Güvenlik testleri yapılmamış firmanın aşısını yaptırmam” dedi. Ankara Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dali Başkanı Prof. Dr. Recep Akder “Her yıl dünyada 300 ile 400 milyon kişi grip oluyor, bunların 300 ile 400 bini ölüyor. Türkiye bu kış 1 milyon kişi grip olacak, yaklaşık bin kişi ölecek” dedi. Yani zaten biz gripten ölüyoruz, bunun özel durumu yok demeye getirdi. O da “Ben de aşı yaptırmayacağım” dedi.

Aşı taraftarları satılmış mı?
M.Ü. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Bakır, 10 milyar dolarlık aşı yatırımı yapılırken dünyada, bu işini içinde bulunan bilimadamlarının “satılmış” damgası yediğini söyledi. O anda kızılca kıyamet koptu işte. O bölümden sonra grip unutuldu “domuz aşısı” gibi laflar çıkmaya başladı. Yani kendi dertlerine düştü profesörlerimiz. Sonunda ne oldu? Yazı tura atmak durumundayız. Hangi hocaya kafanız yatıyorsa onun dediğini yapın!

Hangi siyasetçi eşi holahup çevirir?
Hülya Avşar’ın hafta başı konuklarından biri Pakize Suda’ydı. Obama’nın eşinin holahup çevirmesi görüntüleri geldi ekrana. Avşar da bizde hangi siyasetçi eşinin holahup çevireceğini sordu Suda’ya. “Sadece Semra Özal bunu yapardı” dedi Pakize Suda. Başbakan eşi olmaz, cumhurbaşkanı eşi olmazdı. Eskilerden Tansu Çiller? “Yok o da yapmaz” dedi Suda. “Berna Yılmaz olur mu?” diye sordu Avşar. “Sadece Semra Hanım yapardı” diye yineledi Suda.
Bu arada stüdyoya getirilen holahup sahipsiz kaldı. Yani şimdi Pekize Suda kalkıp da böyle sallana sallana gecenin bir vakti niye çember çevirsin? Ya diğer konuk İkoncan Ivana Sert? Karizma yerlerde olurdu!

Para varken Türk, yokken Kürt!
Selda Bağcan, Saba Tümer’deydi. Bu ülkenin “ikon”larından biridir bana göre. Bu sesin benzeri bir daha hiç olmayacaktır, Joan Baez’dır ya da. Dolu dolu geçmiştir hayatı. “Paralıyken Türk, parasızken Kürt oluyorlar” dedi. Ağır bir laftı. Bakalım kim bunu üstüne alacak. Ya da kimler için söylendi, o ortaya çıkacak mı?

‘Meksikalı’ izlenir
Fox’ta bu akşam “Meksikalı” filmi var. Brad Pitt ve Julia Roberts başrolde. Uyku tutmayanlar için... Yayın saati 00.45... Aslında o saatlerde film izlemek büyük keyiftir. Ben severim.

Yazının devamı...

Ensest ilişki mi?

Oturup savunacak halim yok da, şimdi şu sıralar “Nefes” dizisinin “ensest ilişki” tarafıyla uğraşılıyor. Baba üvey, kardeşler de üvey. Bir kere bu ayrımı yapalım. Haa, illa böyle bir konu bulmak gerekiyor muydu? Dizi forumlarına baktım. Mesela kimi Ateş’e takmış. “Uff ne biçim öpüşüyorlar” diyor kadın olduğunu zannettiğim bir forum yazarı!
Bir de sunum var. Oyuncular öyle güzel oynar, senaryo öyle güzel akar ki bunları görmezsiniz bile. Ama “reyting” için sürekli bu temalar öne çıkarılınca dikkat çekiyor.

‘Nefes’in güzellikleri
“Nefes”i “Hatırla Sevgili”nin yönetmeni Ümmü Burhan yönetiyor. Tabii her dizi başarılı olacak değil. Ama “Nefes”in de bir görüntü kalitesi, ayrıntılar silsilesi var. Sonra bir enstrüman var. Çello. Ne kadar “bildik tema” içinde kullanılsa da bir kadına yakışan gerçekten estetik ve onun kadın güzelliğini bütünleyen bir enstrüman. Neden çello çalmak isteyenlerin sayısı artmasın?
Ve burada bir not; jenerik müziği. Zeynep Casalini’nin “Nihayet” albümünde yer alan bir sezen Aksu bestesi “Duvar”. Yeri gelmişken benim için son dönemlerin en iyi popüler müzik albümlerinden biri. Sinan Akçıl “kendi istediği” orkestrasyonları yapmış. Ve çok önemli bir isim; Müfide İnselel “Delilik” ve “Refakatçı” parçaları ile albüme katkıda bulunmuş.

Ve sonuç
Şimdi gelelim son noktaya... Yani işte bir de bu açıdan bakmak lazım “Nefes”e... “Ensest” tartışma-larından buralara da gelinebiliyormuş demek ki!
İki yaramaz oyuncuyla sohbet
Artık bu köşede her gün böyle televizyon programları ve filmler vs. ile ilgili kendimce seçtiklerime yer vereceğim. Bu akşam Saba Tümer’e Ali Poyrazoğlu konuk oluyor. Poyrazoğlu’nun “İyi Günde Kötü Günde” oyunu sahneleniyor. Nilgün Belgün ile oynuyor.
Oyuna gitmedim. Ama nasıl denir, iki yerinde durmaz, haşarı, sözünü esirgemez kısacası yaramaz oyuncu. Bu akşam sohbet keyifli olur.

‘Güzel Bir Gece’de ‘Çalıjazz’
Televizyonlarımızdaki yayın kalitesi iyi ve keyifli canlı performans programları arasında Gece Yolcuları’nın TV8’deki “Güzel Bir Gecesi”ni öneririm. Bu akşam 22.30’da. Müzisyen çocuklar sonuçta ve gerçekten yayın kalitesi çok iyi. Bu akşam Cahit Berkay konuk bir kere. Sonra Bahadır Tatlıöz. Türküleri caz formunda tekrar yorumladığı albümü “Çalıjazz”dan örneklerle gelecek.
Bir eleştiri: Vokaller ister istemez Manhattan Transfert yorumu istiyor. Çünkü düzenlemeler tam da bu yapıya uygun. Türküleri bu yorum içinde söylemek, işte bu da olsaydı şapkaydı yani.

Yazının devamı...

Savaşı Saba kazandı

Beklediğimden çok önce oldu. Savaşı Saba Tümer kazandı... Habertürk’çüler, CNN?Türk’e transfer olan Saba Tümer’i yemek için Hülya Avşar, Özge Uzun, İclal Aydın ve Sevim Gözay anlaşma yaptı. Bir yere kadar dayanabildiler. Benim duyduğum sadece Hülya Avşar kaldı. Dört gün program yapacakmış. Ben program sunanların sayısı ikiye iner diye bekliyordum bir kaldı.
Peki bu televizyonculuk mu? Patron olsam hesabını sorarım ama yok, bizde deneme yanılma gibi bir metod olduğu için normal karşılanıyor. Dört gün Hülya Avşar da tutmaz, söyleyeyim. Sanırım İclal Aydın ve Özge Uzun’la yeni bir şeyler yapacaklar. Göreceğiz.

‘Tesadüfen Terörist’
Bu akşam 24’te anlamlı bir belgesel var: “Tesadüfen Terörist”... Yapım, şu günlerde yaşadığımız “demokratik açılım”la benzer ipuçları veriyor. Danimarka yapımı bir belgesel.
Bosna’da eylem planladığı gerekçesiyle altı yıla mahkum olan Abdülkadir ve aynı aile yapısından gelmesine ve aynı dini paylaşmasına karşın bunu sorgulayan Cem. Neden böyle bir eyleme kalkıştığını sormak için kendisiyle cezaevinde görüşmek ister. Abdülkadir bu isteği kabul eder ve görüşme gerçekleşir. Sanırım “Neden terör?” sorusunun da geneli içinde ipuçları verecek anlamlı bir belgesel. Seyretmekte fayda var. Saat 20.00’de.

TRT reklamı bıraksın!
Daha önce de yazdığım yazının başlığıydı. Ve o zaman gündeme getirdiğim konu bugün farklı bir şekilde tekrar ortaya çıktı. Fransa’da Sarkozy, kamu televizyonlarının reklam gelirlerini kaldırmış, aradaki gelir farkını örtmek için aynen bugün TRT’nin yapmak istediği vergilerdeki payı ve çeşidi artırmıştı.
Benzer bir olay İspanyol TVE kanalı için de gündeme gelmiş ve aynı şekilde kamu televizyonundan reklamlar kaldırılıp vergi sübvansiyonlarının artırılması yoluna gidildi. TRT daha geçenlerde reklam gelirlerini artırmak için 150 milyon TL’nin üzerine çıkarmak istediğini bunun için özel bir şirketle anlaştığını duyurdu. Bir üst kurumdan gelirlerinin vergi yelpazesini genişleten bir kararname çıktı.
AB’ye üye ülke kamu televizyonlarının bu şekilde elde ettikleri vergi gelirinin toplamı tam 22 milyar euro. Ve AB, Fransa ve İspanya örneklerinden sonra rahatsız olduğunu bildirdi. Gerekçe; “Aynı sektörde bulunan kuruluşların birbirlerini sübvanse etmeleri mantıksız”! Bizde değil reklamı bırakmak, TRT gelirini artırmak için ayrıca bizim cebimizden daha fazla pay almayı hedeflemiş oldu.
Ve nasıl maç yayını ihalesine girip vatandaşa “bedava maç” izlettireceği TRT’nin böylece anlaşılmış oldu sayın seyirciler!

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.