SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Vehbi Koç ödülü kanser kapanına

İnsan vücudundaki tüm kan hücrelerini tarayarak kanserli hücreyi yakalayan mikroçipin mucidi Prof. Dr. Mehmet Toner, bu yılki Vehbi Koç Ödülü’nün sahibi oldu

Tıp bilimi, insan kanındaki bilgiyi daha iyi okudukça teşhis, dolayısıyla tedavi edilemeyecek hastalık kalmayacak. En azılı kanser türleri dahi yakından takip edilen, kişiye özel tedavinin uygulanabildiği, kronik hastalık düzeyine indirgenecek.

Ancak insan vücudunda bulunan 30 trilyonu aşkın hücre içerisinde kanserli hücreyi tespit etmek öyle kolay değil. En azından yakın zamana kadar teknoloji buna elvermiyordu.

Bir Türk bilim insanı, saniyede 300 milyon hücreyi inceleyerek kanı tarayan mikroçip teknolojisini buldu.

Tıpta çığır açan buluşun sahibi ise Mehmet Toner...

Vehbi Koç Vakfı tarafından, insanların yaşam kalitesinin artırılmasına katkıda bulunan kişi ve kurumlara, her yıl eğitim ve sağlık alanlarından birine verilen Vehbi Koç Ödülü gecesinde tanıdık kendisini. Ödül, tıp alanında çığır açan çalışmaları ile Prof. Dr. Mehmet Toner’in oldu.

Teşhis hızlandı

Toner üniversite puanı tıp, endüstri mühendisliği gibi bölümlere yetmediği için İTÜ makine mühendisliği bölümünü okumuş. İTÜ’deki iki hocasının merak ve zekasını görüp, onu sürekli yüreklendirmesi, bugün dünya tıp çevresinin konuştuğu bir bilim insanı olmasının yolunu açmış.

Toner, “Kanserli hücreyi neden tespit edemiyoruz, Romalılardan beri neden kan testini aynı şekilde yapıyoruz?” sorusunun peşine düşmüş.

Tam 18 yıl boyunca MIT, Harvard’ın laboratuarlarında ekibiyle birlikte yatıp kalkmış.

Geliştirdiği mikroçip teknolojileri ile milyarlarca kan hücresi arasından tek bir kanser hücresinin, bir saat gibi kısa bir süre içinde tespit edilmesini sağlayan Toner, böylece kanser teşhisi ve tedavisi alanında insanlığa umut olacak yeni tedavi çözümlerinin üretilmesine olanak sağladı.

18 yıl çalıştı

Hastaya özgü kanser hücrelerinin de ayrıştırılmasını sağlayan Prof. Toner’in geliştirdiği teknolojiler, önümüzdeki dönemde, kanserde kişiye özel tedavi imkânını da mümkün kılacak. Mehmet Toner, 18. Vehbi Koç Ödülü’nü, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un elinden aldı. Törende büyük alkış alan konuşmasının özü şöyleydi:

“Vücudumuzun yüzde 95’i kan hücresi. Bu hücreler sürekli tüm vücudu dolaşırlar. Kan testi yapıyoruz ama çok hassas değil. Hâlâ Romalılar zamanında yapılan testler... ‘2000’lerde bunu değiştirmeliyiz, neden kanı doğru düzgün okuyamıyor, genetik bilgiyi toplayıp doğru insana, doğru ilacı, doğru zamanda, doğru miktarda veremiyoruz’ dedik. Bunu mikroçiplerle yapmak üzere bir yola çıktık. Milyarlarca kan hücresinin içinde belki bir tane kanserli hücre var. Bunu nasıl bulabiliriz sorusunu sorduk. 18 senemizi aldı ama bunu yapabilecek teknolojiyi geliştirdik. Eskiden hep kanserin bir adım arkasındaydık inşallah bundan sonra bir adım önünde olmaya başlayacağız.”

YARIM ASIRLIK ÇINAR

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ödül törenindeki konuşmasında, Toner’in bugüne kadar 200’den fazla genç araştırmacının yetişmesine liderlik ettiğine özel vurgu yaptı. Bu yıl Vehbi Koç Vakfı’nın 50’nci doğum gününü kutladıklarını hatırlatan Ömer Koç şunları söyledi: “Vehbi Bey’in zihninde 1940’lı yılların sonunda filizlenen, 1951 yılındaki Karadeniz seyahatinde rahmetli Hulki Alisbah’ın ilk resmi senet taslağını sunmasıyla fiilen başlayan bu teşebbüs ancak 17 Ocak 1969 günü hayata geçirilebilmiş. Vehbi Bey’in tüm hayatına damga vuran azim, titizlik ve vizyonerlik bu hazırlık döneminin de her merhalesinde iz bırakmış, fark yaratmış.”

Kumrular havalandı

Bu yılki ödül töreninde memleketin çeşitli yerlerinde okuyan gençler, minikler sahnedeydi. Ve açıkçası sunumlarıyla kırk yıllık sunuculara taş çıkarttılar. Vehbi Koç Vakfı’nın 50’nci kuruluş yıldönümü vesilesi ile ödül töreninde sunuculuk görevlerini VKV Koç Okulu’ndan on birinci sınıf öğrencileri Zeynep Sezgin ve Can Karatosun, Van Koç Ortaokulu’ndan beşinci sınıf öğrencileri Erdem Kurak ve Melike Zühre Kök ile Koç Üniversitesi’nde Anadolu bursiyerleri olarak eğitim gören tıp fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Özgül Tanış ve son sınıf öğrencisi Kubilay Kaymaz üstlendiler. Zeynep Sezgin ve Can Karatosun törenin açılışını yaparken, keman ve gitarları ile Fazıl Say’ın “Kumru” isimli bestesini icra ettiler.

Yazının devamı...

SEN SUS CEKETİN KONUŞSUN!

Erkek giyim markası Ramsey’i bugün Hasan ve Hüseyin Doğan kardeşlerle, kuzen Remzi Gür’ün kız çocukları yönetiyor. Grubun Markalardan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Doğan ile yenilikçi vizyonlarını konuştuk.

Gürmen Group 20 milyon liralık yatırımla Ramsey’i adeta ‘giyilebilir teknoloji’ markası yaptı. Kombin önerisi veren kırışmaz ceketler, ısıtmalı takım elbiseler, hırsızı haber veren pantolonlar koleksiyonlara girdi

Teknoloji artık her yerde... Bu hazır giyimde de böyle. Yeni koleksiyon çıkarmakla iş bitmiyor artık. Tüketici renklerin, kalıpların dışında, malzemede, fonksiyonda da farklılık bekliyor.

Trafik arttıkça, metro kalabalıklaştıkça, plazaların duvarları üstüne üstüne geldikçe hafiflemek istiyor. Beklentilere cevap verip farklılaşmak için teknolojiye sahip olmanız gerekiyor. Teknoloji ile modayı buluşturduğunuzda da tüketici bunun hakkını veriyor. 20 milyon TL yatırım yaparak teknoloji şirketi kuran Gürmen Group buna güzel bir örnek.

Sıfır yerçekimi

Gürmen Group, erkek giyimde Ramsey markasıyla bilinir. Ramsey, ikinci jenerasyonda kadınların elinde yükseliyor.

Önce iki yıllık Ar-Ge çalışması sonucunda geliştirdikleri ve patentine de sahip oldukları Zero Weight üretim teknolojisine sahip takım elbise ve ceketlerde yüzde 50’ye varan hafiflik sağladılar. Zero Gravity ile bir adım öteye gittiler, telayı, vatkayı atıp, daha da hafiflemiş ceketlerle erkeklerin karşısına çıktılar. Geçen hafta Ramsey’in ortaklarından rahmetli Hasan Doğan’ın kızı Zeynep Doğan ile buluştuk. Grubun Markalardan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Doğan, karşımıza ‘konuşan ceketler’le çıktı. Ultra hafif, kırışmayan ceketler, ter kokusunu karbon partiküllerle yok eden gömlekler, soygun var alarmı veren pantolonları gösterdi.

cak takip

Teknolojinin bir boyutu ürün tasarımında ise diğer boyutu müşteriyi anlamakta. Bunun için son dönemde adını sıkça duymaya başladığım ısı haritalarından yararlanıyorlar. Zeynep Doğan anlatıyor: “Cep telefonu vasıtasıyla, müşterinin mağaza içinde hangi rafa, hangi giysiye yöneldiğini takip edip o ürünü öne çıkarıyoruz.”

Z kuşağına oynuyor

Markalarıyla müşteri trafiğinde özellikle ‘genç’ erkek müşterilerin payında memnuniyet verici artışlar yaşandığının altını çizen Doğan, “Millennial kuşağının harcama gücündeki payı her geçen dönem artıyor. Geleceğe emin adımlarla hazırlanmak adına millennial müşteri payımızı artırmayı hedefliyor bunun için de koleksiyonlarımızı olduğu gibi pazarlama stratejilerimizi de farklılaştırıyoruz. Başarılı olduk, 2018’de mağazalarımıza gelen 35 yaş altındaki müşterilerin payı yüzde 50’nin üzerine çıktı” diyor.

Sporda da var

Dünyada spor giyimdeki yükselişi zamanında ve doğru okuyarak hazırladıkları koleksiyonlarla ilgili olarak ise şu bilgileri paylaştı: “Eşofmandan sweatshirt’e, denimden spor ayakkabıya, özellikle genç erkeklerin oldukça ilgisini çeken Ramsey Jeans koleksiyonumuzu müşterilerimizle tanıştırdık. 2018-19 kış sezonunda ilk kez koleksiyona dahil olan Performance takım elbisemiz muvakameti yüksek, özel karışımlı kumaşı sayesinde kırışmazlık özelliğine sahip.”

Hızlı büyüyor

Marka tüm bu açılımlarla genç müşteriyi kendine çekerken yurtdışı gelirini de büyütmek istiyor. Zeynep Doğan, şirketin 3 kurucusunun yönetime geçen 3 kızından biri. Doğan, 2019 yılı hedeflerine ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Geçen yılı yüzde 20 büyüme ile kapattık. Türkiye’de 38 şehirde 98 mağazaya ulaştık” diyor.

Son moda teknoloji!

- Ön ısıtmalı ceket: Soğuk coğrafyalar için tasarlanan bu ceketi, ister iç cebinde bulunan düğmesine basarak isterseniz cep telefonunuzdaki aplikasyondan ısıtabiliyorsunuz. Soğuk havada, kahvaltınızı yaparken ceketinizi ısıtmaya başlıyorsunuz. Bunun için cep telefonunuzun bluetooth’nu aktif hale getirip, telefonunuzdaki aplikasyondan ısı derecesini seçiyorsunuz. Kahvaltınızı bitirdiğinizde, ceketiniz ortalama 55 dereceye kadar ısınmış oluyor. Teknolojinin cekete getirdiği ek bir ağırlık yok. Formunu aynen koruyan ceket, 2019 kış sezonunda satışa sunulacak.

- Alarmlı pantolon: Metro gibi kalabalık ortamlar için geliştirilen bir ürün. Bu pantolonun arka cebindeki fermuar açıldığında ya da herhangi biri zorladığında pantolon sesli uyarı vermeye başlıyor. Kalabalıkta duymama ihtimalinize karşı da cep telefonunuza ayrıca uyarı mesajı geliyor.

- Konuşan ceket: Ceketin iç düğmesine,
kol düğmesine ya da yaka pinine ürünün kumaş, kalıp gibi özellikleri yanı sıra kombin önerilerini yüklemek mümkün. Ceketin düğmesine NFC uyumlu cep telefonunuzu yaklaştırdığınızda düğmeye yüklü görsel, video ya da mesaj telefon ekranında izlenebilir hale eliyor.

- Ter kokusunu hapseden gömlek: Gömleğin iç koltuk altı bölgelerine yerleştirilen, aktif karbon partikül parçaları ter kokusunu hapsediyor. İddiaları, gömlekte bulunan avuç içi kadar kumaşın bir tenis kortu büyüklüğündeki alanı kapsayacak kokuyu hapsedebildiği yönünde. 2019 kış sezonunda satışa sunulacak.

BU DÜNYADAN BİR FİKRET ÜNLÜ GEÇTİ

Spordan sorumlu eski Devlet Bakanı Fikret Ünlü’yü, Milli Takım’ımızın futbolda dünya üçüncülüğü kupasını aldığı yıl tanımıştım. Naifliği, centilmenliği, ince ruhu beni çok etkilemişti. “Çıplak dağlar benim sevdam bilirsin. Başımı alıp bir gün kalkıp gidersem, Sakın ola başka yerde arama” şiirini, 2000 yılında gerçekleştirdiği Ağrı Dağı tırmanışı öncesinde eşine yazmıştı. Memleketine, dağlarına tutkuyla sevdalıydı. Nitekim delicesine bağlı olduğu torunu Ömer, çocukları Oya Ünlü Kızıl, Barış Ünlü sevgili eşi Ülker Hanım İstanbul’da yaşamasına karşın, arzusu gereği, doğduğu topraklara, Toros dağlarına defnedildi. İstanbul’da vefat eden Ünlü’nün cenazesi, Meclis’teki törenin ardından Konya Ermenek’te toprağa verildi.

Önemli hizmetler

1943 yılında Karaman Ermenek’te dünyaya gelen Ünlü, siyasette basamakları birer birer tırmandı. SODEP ve SHP’de on yıl Genel Sekreter Yardımcılığı ve Genel Saymanlık gibi görevler yürüttü. 1995, 1999 ve 2002 seçimlerinde Karaman Milletvekili olan Fikret Ünlü, 56 ve 57’nci Hükümetlerde Bülent Ecevit Başbakanlığındaki kabinenin Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı oldu. Bakanlığı döneminde yurdun dört bir yanında gençlik kamplarını başlattı, BESYO’ların gelişimine büyük emekler verdi ve sporla ilgili yasal düzenlemelerin pek çoğunda imzası yer aldı. Siyaset yıllarında Erdal İnönü, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Deniz Baykal ve Kemal Derviş gibi siyaset ve devlet insanlarıyla yakın çalışma arkadaşlığı yürüttü.

Dağlara tutkundu

Fikret Ünlü geçtiğimiz yıla kadar kupa kaldıran bir sporcuydu aynı zamanda. Ağrı, Allahuekber Dağları, Erciyes, Demirkazık, Süphan, Medetsiz gibi zirvelere tırmanmış bir dağcı, ulusal ve uluslararası sayısız ödül sahibi bir golf oyuncusuydu. Golf sporunun ülkemizde tanınması ve yaygınlaşması adına da büyük emekler verdi. Allah rahmet eylesin, ailesine, sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

Yazının devamı...

Esas Sosyal'de iş var!

Üniversite mezunu her üç gençten biri işsiz. TÜİK verilerine göre diplomalı işsizlik oranı yüzde 34. Anadolu üniversitelerinden mezun gençlerin iş bulması daha da zor. Başta büyük şirketler olmak üzere eleman talep edenler, adı bilinen, marka üniversitelere yöneliyor. Bundan dört yıl önce genç işsizliğinin çözümüne farklı bir bakış açısı ile katkı sağlamayı amaçlayan bir girişim başlatıldı. Esas Sosyal Kurucular Kurulu Başkanı Emine Sabancı Kamışlı’nın öncülüğünde başlayan ‘İlk Fırsat’ programı istihdamda fırsat eşitliğine odaklandı.

Çifte destek

İlk Fırsat programıyla başta Anadolu olmak üzere çok fazla bilinmeyen üniversitelerden mezun gençlerin, Türkiye’nin önde gelen sivil toplum kuruluşlarında bir yıl boyunca çalışmaları sağlanıyor. Maaşları da Esas Holding’in girişimiyle kurulan Esas Sosyal tarafından ödeniyor. İlk iş fırsatının yanı sıra gençlere yabancı dil dahil donanımlarını geliştirecekleri eğitimler de veriliyor. Bu yıl 3’üncü dönem öğrencilerini alan Esas Sosyal’in İlk Fırsat programına katılan gençler arasında işsizlik oranı yüzde 8. Bu da öğrencilerin bir yerde çalışma şansı yakaladıktan sonra iş bulmalarının kolaylaştığını gösteriyor.

Emine Sabancı Kamışlı, “Neden STK’lar” sorumu ise şöyle yanıtlıyor: “Nitelikli insan kaynağına ihtiyaç duyan STK’ların bütçeleri kısıtlı. Gençlerin ise işe ihtiyacı var. Böylece gençlere iş hayatında basamak olacak ilk iş fırsatını yaratırken, demokrasilerin bel kemiği olan STK’lara da destek veriyoruz. İlk Fırsat’a katılan gençlerin cv’lerinde hem iş deneyimleri oluşuyor hem de normalde mülakata bile gidemedikleri şirketlerde işe girme fırsatı buluyorlar. Gençlerin bir kısmı STK kariyerlerine devam ederken, bir kısmı da Boyner Holding, Ernst and Young, Price WaterhouseCoopers, Trendyol, Ferrero, Binder Seidman International Grubu gibi şirketlere geçiş yapma fırsatı buldu.”

Havuzu geniş tut

Emine Kamışlı’nın bu noktada insan kaynaklarına önemli bir çağrısı var: “Şirkette kimlerin çalışacağı insan kaynaklarının sorumluluğunda. Mesuliyetleri havuzu geniş tutmak. Hata yaparım diye bilmediğinden korkmak değil. Şirketin gerçek ihtiyacına cevap verecek elemanı seçmek önemli. O da üniversitenin etiketine bakarak olmuyor, arz talep öyle ortaya çıkmıyor. ‘Eleman bulamıyoruz’ diyorlar. Kardeşim işsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede, nasıl eleman bulamıyorsun! O zaman sen doğru yere bakmıyorsun. Havuzun en azından bir kısmını, bu üniversitelerden gelecek gençlere ayırması lazım... Kaldı ki havuzun darsa ekonomik olarak maliyet de yüksek oluyor. Oradan seçmek zorundasın çünkü.”

Akıllı kent için imece

Toplumsal meselelere sosyal inovasyon ile çözüm üretmek isteyenleri bir araya getiren ‘İmece’, sosyal, kültürel ve çevresel meselelere kolektif bir şekilde çözüm üretilmesini sağlayan açık sosyal inovasyon laboratuvarı imeceLAB’i kurdu. imeceLAB birinci mesele sürecinde, ana partneri İstanbul Hollanda Başkonsolosluğu ile ‘Akıllı ve Sürdürülebilir Kentsel Hareketlilik’ teması üzerine gençlerle birlikte bir açık inovasyon sürecinde çözüm arayacak.

imeceLAB topluluğunun bir parçası olan 400’ü aşkın lise ve üniversite öğrencisi, imeceLAB’in yürüteceği açık inovasyon sürecinde, farklı kişi ve kurumlar bu mesele etrafında toplanarak, kentlerin gündelik hareketliliğinin değişen iklimine büyük ölçüde maruz kalan farklı ekonomik, sosyal ve kültürel gruplardan gelen bireylerin ihtiyaçlarına odaklanarak projeler geliştirecek.

Zorlu Holding ve ATÖLYE’nin kurucu ortaklığı, S360’ın stratejik partnerliği ile hayata geçirilen sosyal inovasyon platformu İmece, bugüne kadar 24 sosyal girişimin gelişmesine liderlik etti.

İnsan odaklı

Birinci mesele sürecinin açılışında düzenlenen toplantı, Zorlu Holding Yönetim Kurulu üyesi Emre Zorlu, İmece Direktörü Buğra Çelik ve Hollanda’nın İstanbul Başkonsolosu Bart van Bolhuis’in katılımıyla gerçekleştirildi.

Konuşmasında Hollanda ve Türkiye arasındaki işbirliği potansiyelini vurgulayan Bart van Bolhuis, “İstanbul’da yaşayan insanlar her gün trafikte vakit kaybediyor. Fosil yakıtların kullanımı, küresel çapta iklim değişikliğine yol açan karbondioksit salınımına neden olmasının yanı sıra, insanların sağlığını riske atıyor. Yaklaşan yerel seçimlere katılacak tüm taraflar da akıllı ve sürdürülebilir hareketliliğe geçmenin önemini vurguluyor. Hollanda, bisiklet kullanımını günlük hareketliliğe başarılı bir şekilde entegre etmesinin yanı sıra, elektrikli araç uyumu alanında da öncülük ediyor ve insan odaklı tasarlanmış şehirler yaratıyor. İstanbul’daki partnerlerimiz ile işbirliği hâlinde, daha akıllı ve sürdürülebilir bir İstanbul’un yaratılmasına destek olmayı ve birlikte çözümler tasarlamayı ümit ediyoruz” dedi.

Kitlesel fonlama

Toplantıda konuşan Zorlu Holding Yönetim Kurulu Üyesi Emre Zorlu ise üç yıl önce yola çıkarken hedeflerinin İmece’nin kendi ayakları üzerinde durabileceği bir platform haline gelmesi olduğunu dile getirdi. Emre Zorlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Zorlu Holding olarak kaynakların toplum için etki yaratabilecek fikirlere ve girişimlere yönlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Programımızdan mezun olan sosyal girişimler, özel şirketler ve sivil toplum kuruluşları gibi farklı paydaşlarla işbirlikleri geliştirdi. Bu girişimler, kitlesel fonlama gibi imece usulü fonlama yöntemleri ile yurtdışından finansman sağlayabiliyor. imeceLAB gibi kitleleri çözüme dahil edecek yeni programlar başlatabiliyor.”

New Yorklular Amazon'u püskürttü!

Kentsel hareketlilik deyip geçmeyin, insanlar bunun öneminin farkına vardıklarında kentlerine ve kendi hayatlarına sahip çıkmada daha proaktif oluyorlar. Son örneğini geçen hafta gördük: Koskoca Amazon, 25 bin kişinin çalışacağı New York'un Queens bölgesindeki yeni merkezinin yapımını gelen tepkiler üzerine iptal etti.

Geçen günlerdeki New York seyahatimde Amazon’un, Queens bölgesine yapacağı yeni merkezini ve protestoları yazmıştım. Başta trafik artışı olmak üzere, metro, hastane, okulların yükü artacağı, gayrimenkul fiyatları tırmanacağı için New Yorklular yatırıma karşı çıkıyordu. Ancak 25 bini aşkın çalışan ve 2.5 milyar dolarlık yatırım söz konusuydu. New York Belediyesi sıcak baktığı için yatırımın önü açıktı. Ancak sonunda protestolar etkili oldu. Amazon yatırımdan vazgeçti... Bu kararlılık ve bilinç daha fazla coğrafyaya egemen olduğunda dünya daha yaşanılır bir yer olacak.

Hayalin renkleri gerçeğe başkaldırıyor

Muzaffer Akyol ve Gaye Su Akyol’un tuval resminin yanı sıra, farklı malzemelerin de oyuna dahil olduğu “Tahayyüller Okyanusunda İki Kuş” adlı üçüncü ortak sergileri 28 Şubat’a kadar Ekavart Galeri’de görülebilir. Tahayyüller Okyanusunda İki Kuş, ortak geçmişi ve kan bağı olan, farklı zamanlarda ve yakın coğrafyada doğmuş, son çeyrek yüzyıla birlikte tanıklık etmiş baba-kızın, iki farklı anlatım dilinin, iki bağımsız kuşağın, gücün dikte ettiği boğucu gerçekler yerine, kendi “karşı gerçeklik”lerini kurguladıkları bir tahayyüller kâinatı. İçine doğdukları kültüre yabancılaşmadan, ona ait izleri sürerek yeni semboller tanımlama, somut dünyanın karmaşasıyla ve politik kaosuyla mücadele etme, şiirle, renkle, müzikle hayallere sahip çıkma ve karşı gerçeklik yaratarak, muhafazakârlaşan bir dünyayı kolektif hayallerle dönüştürme pratiği. Gaye Su Akyol’un eserlerinde kadınlar, aralarında sözleşmişler gibi sıkı bir dayanışmayla, yoğun bir atmosfer eşliğinde gücü, arzuyu, değişimi yeniden tanımlıyor, toplumsal cinsiyet rollerine başkaldırıyorlar.

Dönüştürüyor

Muzaffer Akyol’un eserlerinde kâinatın devinimi, dönüşümü, çığlığı, nar formuyla vücut buluyor. Dökülen narlar, kurtlar sofrasında paylaşılan büyük pasta, politik mevsimin çetin şartlarını haber veriyor. Tahayyüller Okyanusunda İki Kuş, zaman, hayal ve olasılıklar üzerinden birbiriyle ilişkili fakat bağımsız kompozisyonları su yüzüne çıkarırken, okyanusu olmayan bir coğrafyadan açık denizlere açılarak, mevcut gerçekliği dönüştürüyor, yerine yepyeni olasılıklar sunuyor. Özgün şarkılarıyla müzik dünyasındaki ezberleri sarsan Gaye Su Akyol’un eserleri de sanatın farklı dallarındaki yeteneğini gösteriyor. Ekav Galeri’den çıkarken fanları bu müthiş yeteneğin eserlerini görmek için grup halinde içeri giriyordu.

Yazının devamı...

Aşk bu: Nefes alsın yeter!

Sevgililer Günü yaklaşıyor... Bugünlerde medyada pek çok aşk hikâyesi ile karşılaşacaksınız. Belki kendi anılarınız gözünüzün önünden geçecek... Belki mevcut ilişkinizin bilançosunu dökeceksiniz kendi içinizde... Aşk nedir diye sorgulayacaksınız belki... Şimdi anlatacağım hikâye, “Aşk umut ve şükürdür” diyor

Bu Özlem ile Cüneyt’in hikâyesi... Önce Özlem’i sonra da Cüneyt’i pençesine alan hastalıklarda birbirlerinin enerjisiyle yeniden hayat bulmuş iki sevgili... Cüneyt sekiz yıldır tek sözcük söylemeden bir yatakta yatsa da Özlem için dünya üzerindeki herkesten daha canlı, daha gerçek... Onunla konuşuyor, el ele uyuyor. Özlem, “Ben Cüneyt’in içinde yaşıyorum” diyor. Sarıldığında, öptüğünde Cüneyt’in nabzının yükseldiğini, iki günlük bir iş seyahatine gitse solunumunun bozulduğunu anlatıyor. Elbette onun yeniden sağlığına kavuşmasını umut ediyor, bunun için tıptaki gelişmeleri günü gününe takip ediyor. Ancak bugüne de, “Nefes alsın yeter” diyerek şükrediyor.

Bu satırları okuyan pek çok kişinin Çaba Derneği’nden tanıdığı, Maslak Acıbadem Hastanesi Başhekim Yardımcısı, tüm Acıbademlerin VIP Hasta Direktörü, göğüs cerrahı Özlem Cankurtaran anlatsın, Fenerbahçe eski Başkanı Emin Cankurtaran’ın oğlu olan eşi Cüneyt Cankurtaran ile hikâyesini...

14 yıl önce tanıştılar

- Cüneyt Bey ile nasıl tanıştınız?

2005, kız kardeşim Sıla, teyzem ve Cüneyt, Sunset’te yemek yiyor. Uzun süreli bir flörtüm var ve çok kötü kavga etmişiz. Sıla ısrarla beni de çağırıyor. Kalkıp gittim. Sunset’in koridorundan girince, Cüneyt kafasını çevirdi beni gördü, büyülenmiş gibi yürüdü, elimden tuttu masaya getirdi. Sıla, o nedenle, ‘Cüneyt’in sana aşık olduğu anı biliyorum” der hep. Gece boyunca sürekli asıldı, yıldız yağmurlarına mı gitmedik, Roma’ya, Paris’e mi davet etmedi. Teniniz, gözleriniz dedikçe, baygınlık geldi bana. Çok antipatik buldum Cüneyt’i... Amerika’ya gideceğim, ihtisas yapacağım, sizin gibi kapitalist düzenin insanlarıyla işim olmaz tavrıyla konuşuyorum adamla. Flörtüm olduğunun altını çizip, benimle uğraşmayın mesajımı da verdim. Fakat Cüneyt inanılmaz bir savaşçı, müthiş bir strateji adamı. 1.5 sene boyunca sürekli aradı. Hediyeler, telefonlar, görüşme talepleri bitmedi.

- Aradığında ne diyordu peki?

Yemeğe davet ediyor, ‘Gelemem Cüneyt bey, erkek arkadaşım gelecek’ diyorum. İşlemiyor, “Onu da al gel, tanıyayım onu da” diyor. Kapatıyorum aklımda kalıyor, nasıl bir özgüven bu diye. Sonra ablamın da düzenlemeleri ile her yerde karşıma çıkmaya başladı. Tanıdıkça ne kadar sofistike bir adam olduğunu görüyorum. Çok akıllı, hobileri olan, duyarlı, çok şey yaşamış biri. İlişkide akıl beni çarpar ve bir anda kör kuyulara düştüm. Yedikule göğüs cerrahide nöbetteyim, arıyor, “Yemek yedin mi?” diyor, gece saat iki, kapatıyor, yemek gönderiyor. Nöbetteki herkese hamburger gönderiyor. Şeftali çok severim ama dokunamam. Sıla’dan bunu da öğrenmiş. Bir gece yarısı servise, çok şık bir kapta, buzlar içinde, soyulmuş şeftali geldi. Bu
beni çarptı, artık direnemez oldum. 24 yaşındayım, benden 19 yaş büyük bir adama çok fena aşık oldum. Aşık olunca da beni terk etti.

Kırılma noktası

- Kaçan kovalanır olayı!

Tüm o süreç içinde fazla üzmüşüm meğer. Tabii onların intikamı alındı! Cüneyt’le ikinci senemiz çok ayrılmalı, barışmalı oldu. Terk ediyorum diyor, üç günde 5 kilo
veriyorum. Yönetemiyorum ilişkiyi, çok toyum. En son iki ay küs kaldık.

- Sonra nasıl barıştınız?

Bir gece ortak arkadaşlarımızla arayıp çok ısrar etti. Annemin ısrarı ile yanlarına gittim. Hep kariyerime odaklı konuşmuşum, davranmışım. Sürekli Amerika’da ihtisas yapacağımı, gideceğimi söylüyordum gerçekten. “Ben sana çok bağlandım, kendimi senden koparmaya çalışıyorum ama sensiz yapamıyorum” dedi. ‘Amerika umurumda değil, sana aşığım, ihtisasımı burada da yaparım’ dedim ben de. O gece ilişkimizin miladı oldu. Rüya gibi bir ilişki başladı.

Ölmemeye söz verdi!

- Hastalığınız ne zaman başladı?

Üç yıl sonra hastalandım. Belimde bir ağrı vardı. Nadir görülen bir kemik hastalığıymış meğer. 2.5 ay yanlış tedavi gördüm. Sonra Amerika’ya gittik. Houston’da hastalığımın ne kadar ciddi olduğunu öğrendik. Bir yıl süren tedavi ve ameliyat kâbusları başladı. Cüneyt beni hafta sonu hastaneden kaçırıp Miami’ye götürdü, evlenme teklif etti. O andan itibaren ölmekten korkmamaya başladım. Saçlarım dökülüyor, ‘ne kadar güzelsin’ diyor. Hem gülüyorum hem ağlıyorum. Bütün o felaketin içinde büyük aşk yaşıyorum. Ameliyat öncesinde evlendik. Bir sürü ameliyat oldum, kalçama kadavra kemiği koydular, Yürüyebilmek için koltuk değnekleri kullanmak zorunda kaldım. Hâlâ da kullanıyorum. Mucizevi bir şekilde iyileştim. Sana bakıyorum duygusunu bir kez dahi yaşatmadı. İnsana hiçbir şey yüklemezdi. Sana dünyaları verir ama bir kere bile, ‘senin için bunu yaptım’ demezdi. Herkese böyle davranırdı. Ruhu öyleydi.

- Cüneyt Bey’in hastalığı nasıl başladı?

2005’te Cüneyt’te bir değişiklik hissetmeye başladım. Yaşama karşı hep tutkulu bir adamdı. Durgunluk, bir tutukluk hissediyordum. 5 -6 ay sonra konuşması, yürümesi bozuldu. 2006 yılında, Berlin’deki doktoru, “Bu bir nerodejeneratif hastalık, 6 yıl içinde tamamen hareketsiz kalabilir, yatağa bağımlı olabilirsiniz, kalbiniz, nefesiniz durabilir” dedi. Otele döndük, gayet sakin dergi okuyor. Ben perişanım, “Omuzuna yatırdı beni, bak şimdi iyiyim, iyi olmam için ne gerekiyorsa yapacağız, bir gün gelir, hiç hareket edemesem de bir yatağın içinde, seninle el ele olmak bana yeter. Sana da yeter mi” dedi. ‘Ölmeyeceğine söz ver’ dedim. ‘Söz veriyorum ölmeyeceğim’ dedi. Sonra süreç maalesef doktorun dediği gibi ilerledi.

Bir pazar günü öksürmeye başladı. Solunumu durdu, iki kez çalıştırdım kalbini. Fulya Acıbadem’e yetiştirdik. 4.5 ay komada kaldı. Dediler ki, “Bir şey bekleme”. “Beklemiyorum, isterse makineye bağlı olsun, yeter ki nefes alsın, yanımda olsun" dedim. Patronumuz Mehmet Ali Aydınlar işi bırakmama müsaade etmedi. ‘Hayatı bırakamazsın’ dedi, çalıştığım Maslak Acıbadem’e yakın bir ev tuttuk. Yoğun bakım odasına çevirdik odasını. 8 yıldır, elimde telefonla gün içinde sürekli izliyorum. İki hemşiresi var.

Beyin kapalı kutu

- Ya çok acı çekiyorsa...

Biz bu konuları konuştuk ve birbirimize söz verdik. Berabersek her koşulda beraberiz dedik. Ne kadarını algıladığını veya algılayıp algılamadığını da bilmiyoruz. Beyin kapalı bir kutu. Olduğu durumdan tabii ki memnun değildir. Ama acı çektiğini, ben yaşamayayım dediğini de hiç zannetmiyorum. Çünkü Cüneyt savaşçı bir adam. Pes etse, vazgeçse zaten çoktan gitmişti. Tıbbın henüz çözemediği şeyler var. Ben de hastaydım, yaşamam mucize... Tıp öyle diyordu. Cüneyt beni bırakmadı. Hayatta vazgeçemem ondan. Her geçen seneye seviniyorum. Nerodejenaratif hastalıklarla ilgili olarak kanser kadar yatırım yapılıyor. Çünkü çok hasta var, alzhemier’lar var, demans’lar var. Yaşam süresi arttıkça daha çok yatırım yapılıyor. Durumunun farkındayım ama bir doktor olarak tıptaki gelişmeleri de görüyorum.

Nabzıyla konuşuyor

- 8 yılda herhangi bir gelişme oldu mu durumunda?

Olmadı. Beni algıladığını biliyorum ama. Sevgilim, aşkım ben geldim diye çok gürültülü giriyorum eve. En derin uykuda dahi olsa mutlaka gözünü açıyor, bakıyor. Koltuk değneklerimin sesinden heyecanlanıyor. Nabzı hızlanıyor. Öperken, sarılırken, severken de nabzı hızlanıyor. Vücudunda bir problem olunca da, mesela ateşi yükselmeden hemen önce nabzı yükselir. Nabzı üzerinden bizimle konuşuyor sanki. Ben Cüneyt’in içinde yaşıyorum sanki...

O hâlâ sevgilim

- Evde yaşamınız nasıl?

Her gün iş dönüşü koşarak ona gidiyorum. Sarılıyorum, öpüyorum. Bugün ne olduysa Cüneyt’e anlatıyorum. O hastane yatağında, ben yanındaki yatakta yatıyorum. Benim için değişen bir şey olmadı; o hâlâ sevgilim, kocam ve aynı yatağı paylaşıyoruz. Bu röportajı da anlatacağım mesela. Makinelere, borulara bağlı olmasının bir önemi yok. Cüneyt kollarımda öldü, tekrar yaşama döndü.

Borsadan ilaç takibi

- Tıptaki gelişmelerle özel tedavi denemeleriniz oldu mu?

Kök hücre denedik olmadı. Plazma denen bir gelişme var, denedik olmadı. Ama her an her şey olabilir. Beni son olarak Amerika’da yapılan ve Trump’ın da desteklediği bir çalışma çok ümitlendirdi. Neredeyse tüm kanı değiştirecek ölçüde yüksek dozda bir ilaç veriyorlar. Çok gizli yürütülüyor. Hastane olarak sektörümüz gereği de takip ediyoruz. Bu çalışmaları yapan şirketlerin borsadaki değerlerine bile bakıyoruz. Eğer hisseleri yükseliyorsa demek ki önemli cevaplar alınıyor diye düşünüyoruz.

- Seyahatleriniz oluyordur...

Son iki yıla kadar hiç seyahat etmedim. İki günlük bir seyahatimde ise solunumunun bozulduğunu gördüm. Çok az seyahat edip, eve çok az geç gidiyorum. Bu zamanlarda da telefonu hoparlöre alıyor hemşire. Yanındaymışım gibi bağıra bağıra konuşuyorum. Sevgililer Günü'nde Milano’dan sevdiğim çikolatalardan getirirdi. Ben de onun sevdiği, birlikte dinlediğimiz parçaları çalıyorum.

Yazının devamı...

Yabancı ‘dövize’ rest çekti

Dövizin kontrolsüz yükselişe geçmesinin ardından hükümet kiralarda TL’ye dönüşü başlatmıştı. Döviz cinsinden ödenen kiralar nedeniyle alışveriş merkezleriyle (AVM) gerilimli bir süreçten geçen perakende sektörü de böylece bir nebze rahatlamıştı. Ancak bu ara sektörde tekrar döviz tedirginliği başladı. Tedirginliğin nedeni ise geçen yılsonunda tebliğde yapılan değişiklikle ‘yerleşik yabancı firmalara dövizle kiralama yapılabilir’ kararının eklenmesiyle AVM’lerin tekrar harekete geçmesi. 2014 yılında Türkiye pazarına giren Danimarkalı ayakkabı markası Ecco’nun Türkiye Genel Müdürü Deniz Erda, son dönemde iki farklı AVM’den bu doğrultuda teklif aldıklarını belirtti. Erda, “Yanımdaki mağaza TL ile kira verirken, benim kirayı dolarla ödememi bekliyorlar. Tabii ki bunu kabul etmeyeceğimizi, gerekirse boşaltacağımızı söyledik” diye anlatıyor.

Fırsat gördüler

Tebliğde özel durumlar için yapılmış değişikliğin AVM’ler tarafından bir fırsat olarak değerlendirildiğini vurgulayan Erda, “’Yapılabilir’ demek, yapın anlamına gelmez. Bizim satışlarımız da gelirlerimiz de TL bazında. Eğer bu değişiklik, kiraları dövize çevirmek için fırsat olarak değerlendirilirse ortalık toz duman olur” diye konuştu.

10 yıllık sorun

Son dönemde ayakkabı sektöründe yaşanan konkordato ilanlarına da değinen Deniz Erda, “Şunu söylemeliyim ki, yaşananların hiçbiri, aslında 2018’in problemi değil. Bunu anlamak için 10 sene öncesine gitmek gerekiyor. Bol paralarla bol mağazalar açıldı. Bu yatırımları sorgulamak gerekiyor” dedi. Ecco’nun iPhone, Louis Vuitton, Michael Kors gibi firmaların deri tedarikçisi olduğunu da hatırlatan Arda, “Kaliteli derimizi dünya markaları tercih ediyor. iPhone’un deri alımları diğer tüm markaları geçti” dedi. Türkiye’de yıllık ayakkabı üretiminin kişi başına bir ayakkabının da altında olduğunu vurgulayan Arda, “Ayakkabının uzun süreli giyimi için bakım önemli. Spor ayakkabılar özellikle makineye atılıyor, bu yanlış. Anti bakteriyel temizleme ürünleriyle bakımlarını yapmalı” dedi.

24 SAAT ÇALIŞACAK

Ecco’nun 2018’i yüzde 57 büyümeyle tamamladığını belirten Erda, “2019’un Ocak ayında ise satışlarımız yüzde 67 arttı. Son 1 senede Türkiye Ecco’nun en hızlı büyüyen pazarı oldu. 2019’u da yüzde 50’nin üzerinde büyümeyle tamamlamayı planlıyoruz” şeklinde konuştu.

Satışlardaki artışın en önemli dinamosunun yabancı müşteri sayısınd aki artış olduğuna dikkat çeken Deniz Erda, “Geçen ağustos ayında yabancıya satış oranımız yüzde 41’e ulaştı. 2017 yılında Türk müşteri oranımız yüzde73 iken 2019’da bu oran yüzde 63’e düştü. Özellikle, İran, Çin ve Rusya en fazla alışveriş yapan ülkeler oldu” dedi. İstanbul Havalimanı’nda da mağaza açmaya hazırlandıklarını anlatan Erda, “Bu dünyadaki 24 saat çalışan tek Ecco mağazası olacak” dedi.

Yazının devamı...

Ara Güler eve bekliyor

Ara Güler’in, içinde karanlık odasının da bulunduğu Taksim’deki apartmanı sanatçı evi olarak ziyarete açılacak

Önemli projeler çoğunlukla uzun süreli ve örtüşen ilgi alanlarının olduğu dostlukların arkasından yeşeriyor. Duayen fotoğraf sanatçısı Ara Güler ve Doğuş Grubu’nun Başkanı Ferit Şahenk’ten söz ediyorum. Ara Güler, baba Ayhan Şahenk ile yakın dosttu. Ayhan Şahenk’in portrelerinin çekimi dahil alenin sanat danışmanı gibiydi. Ayhan Şahenk’in oğlu Ferit Şahenk, pek bilinmese de fotoğraf sanatına meraklı bir iş adamı. Çok güzel manzara resimleri çeker. Zaman zaman bunları Ara Güler’e de gösterir, tavsiyeler alırdı.

Babadan miras

Babadan miras dostlukları sonradan, Türkiye’de örneğine pek rastlamadığımız bir iş birliğine dönüştü. Doğuş Grubu’nun desteğiyle, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ve Ara Güler Müzesi açıldı. Çocukluğunun geçtiği Güler Apartmanı da, çalışmaların tamamlanmasının ardından, örneklerini yurtdışında gördüğümüz sanatçı evi olarak ziyarete açılacak. Haberi müzeyi birlikte gezdiğimiz, Doğuş Holding Kurumsal İletişim Bölüm Başkanı Bahar Erbengi’den aldık. Bahar Erbengi ve grubun Sanat Danışmanı Çağla Saraç, müze turunda sorularımızı yanıtladı.

Her şeyi toplamış

- Ara Güler’in kaç bin fotoğrafı var müzede?

1 milyonu aşkın malzemenin envanteri çıkarıldı. Doğuş Grubu olarak, sorumluluğunu devraldığımız Ara Güler arşivini en sağlıklı şartlarda korumaya, en doğru yöntemlerle paylaşmaya ve topluma en faydalı şekilde yorum ve kullanıma açmak niyetindeyiz. AGAVAM ekibi, Ara Güler’in yüzbinlerce eserinin tasnif, envanter, koruma, sayısallaştırma ve indeksleme işlemlerini yürütüyor. Arşiv koleksiyonlarını önümüzdeki dönemde bir portal üzerinden fotoğraf meraklıları ve araştırmacılara açık hale de getireceğiz. Öncelikle bu değerli arşivin tasnifi, envanteri, koruma çalışmaları yapılıyor. Bu çalışma halen devam ediyor. Yüzbinlerce belge tek tek elden geçiriliyor. Tasnifi yapılan eserler, Doğuş Grubu tarafından geliştirilen ve dünyada örneği olmayan arşiv sistemine yükleniyor. Arşivin ileride online olarak herkese açık hale getirilmesi planlar arasında. İstanbul Bomontiada’da sanatseverlerle buluşan Ara Güler Müzesi ise, Türkiye’de uluslararası niteliğe sahip ilk fotoğraf müzesi olma özelliğini de taşıyor.

- Müze ve arşiv merkezi Bomontiada’da, Galatasaray’da yaşadığı apartman
nasıl kullanılacak?

Sanatçı ve Doğuş grubu ortak, Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik A.Ş’yi kurdu. Ara Güler, karanlık odası, arşivi, ofis ve özel eşyalarının olduğu Güler Apartmanı’nı da bu çatı şirkete devretti. Bina, 1800’lerden kalma, önünden Taksim su dağıtım kanalları geçiyor. Renovasyon işlemlerinin ardından Güler Apartmanı, sanatçı evi olarak ziyarete açılacak.

- Tasnifleme çalışmaları bitti mi?

Bütün malzemeler taranıyor ve de indeksleme yapılıyor. Dijitalleştirilme aşamasından sonra tüm belgeler nemi, ısısı ayarlanmış, yangına, su sızıntısına karşı her tür önlemin alındığı iklimlendirilmiş kata getirilip özel dolaplara konuyor. Bunlar İtalya’dan özel getirilmiş, ısıya, gaza ve yangına dayanıklı dolaplar. Belgeleri, 1200-8000 dpi arasında çok yüksek çözünürlüklü tarıyoruz.

Portal kuruluyor

- Ara Bey’in arşivi bir anlamda İstanbul’un arşivi? Çalışmaları için yardım isteyenler oluyor mu?

Geçenlerde önemli devlet kurumlarından gelip, arşiv konusunda deneyimlerimizi paylaşmamız istendi. Kurumların, kişilerin belgelemediği durumları, Ara Güler arşivinden destekleyebilecek durumdayız. 20’inci yüzyılın ilk yarısı İstanbul Pera başta olmak üzere mimari anlamdaki değişimlerin üzerinde çalışma yapan akademisyenlerden de talep geliyor. Bina restorasyonu çalışmasında da oluyor. Her bir eserin inanılmaz bir hizmet etme alanı var.

Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi ve Ara Güler Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2018 Özel Ödülü’nü aldı. Müzeyi gezerken görüyorsunuz ki Ara Güler, hayatını bu arşive adamış. Dünyasını buranın üzerine kurmuş...

Sosyal girişim ağı ülkeyi saracak

Avrupa Birliği’nde işlerin yüzde 10’u, Avrupa Birliği gayri safi milli hasılasının ise yüzde 8’i sosyal ekonomiden geliyor. ABD’de ise sosyal girişimler, ülkenin gayrisafi milli hasılasının yüzde 3,5’unu oluşturuyor ki bu rakam, Silikon Vadisi’nin katkısından daha yüksek. Türkiye için kesin veriler mevcut değil. Ancak bizde de, sosyal girişimlerin ülke ekonomisine sağladığı katkıyı büyütecek önemli bir girişim başlatıldı.

Vehbi Koç Vakfı’nın, Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı iş birliğiyle hayata geçirdiği Türkiye Sosyal Girişimcilik Ağı Projesi’nin tanıtım toplantısı Koç Holding’de yapıldı.

Projelere destek

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından Sivil Toplum Destek Programı çerçevesinde finanse edilen ve Vehbi Koç Vakfı liderliğinde yürütülecek Türkiye Sosyal Girişimcilik Ağı Projesi kapsamında, sosyal girişimcilik kültürünün ülkemizin dört bir yanına ulaştırılması hedefleniyor. Projenin tanıtım toplantısında konuşan Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Avrupa Birliği Başkanı Büyükelçi Faruk Kaymakcı, Türkiye’nin AB sürecinde sivil toplum kuruluşlarını önemli bir destek olarak gördüklerini söyledi.

15 yılı aşkın süredir Türkiye ve AB sivil toplumları arasındaki diyaloğun güçlenmesini ve Türkiye’deki sivil toplumun kapasitesinin geliştirilmesini hedefleyen projelere destek sağladıklarını vurgulayan Kaymakcı, bu kapsamda açılışı yapılan ve yaklaşık 500 bin Avro hibe almaya hak kazanmış Türkiye Sosyal Girişimcilik Ağı Projesi’nin de içinde bulunduğu Sivil Toplum Destek Programı vasıtasıyla 48 projeye toplam 6.4 milyon Avro tutarında destek sağlandığını söyledi. Kaymakcı, yıl içerisinde 19.5 milyon Avroluk bir hibe desteğinin daha sivil toplumun kullanımına sunulacağını söyledi.

Vehbi Koç’un izinde

Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal Yıldırım, bu yıl 50’nci yaşını kutlayan Vehbi Koç Vakfı’nın ülkemizde sivil toplumun ve hayırseverliğin gelişimine katkı sağlayan önemli bir rol model konumunda olduğunu anlatırken şunları söyledi: “Kurucumuz Vehbi Koç cesaretli bir iş insanı olmasının yanı sıra, ülkemizin sosyal sorunlarına çözüm üretmek adına harekete geçen sorumlu bir vatandaş idi. Eğitim, kültür ve sağlık alanlarında “Üstümüze Vazife” diyerek vakfımızın 50 yılda gerçekleştirdiği harcamaların toplamı 1 milyar 355 milyon dolara ulaştı. Bugün bir araya gelme vesilemiz olan Türkiye Sosyal Girişimcilik Ağı da bugüne kadarki çalışmalarımızı bir adım öteye taşımayı hedeflediğimiz odak alanlarımızdan biri.”

Yıldırım, ağ vasıtasıyla, sosyal girişimlerin ülke ekonomisine sağladığı katkı ve istihdama etkisinin de ortaya konacağını söyledi.

Yazının devamı...

Uber’i döveceksen böyle döv!

Türkiye’de taksiciler Uber’e ‘şiddetli tepki’ gösteredursun şirket Avrupa’da her gün bir başka rakiple karşı karşıya geliyor. Örneğin ViaVan üçte bir fiyatı ile Uber’e kök söktürüyor. Rekabetin kazananı tüketici

Rekabet, doğru yapıldığında her zaman tüketicinin kazandığı bir serbest piyasa oyunu...

Bunu en iyi Uber örneğinde görüyoruz. Türkiye’de sarı taksilere tehdit oluşturan Uber’in kendisi şimdi başka bir savaşla karşı karşıya. ViaVan adlı dijital taksi hizmeti modeli ile Uber arasında büyük bir rekabet yaşanıyor. Londra’da kelimenin tam anlamıyla bir Uber-Viavan rekabeti var. ViaVan aynı yöne giden insanların bir taksiyi paylaşması modeline dayanıyor. Uber’e karşı en büyük kozu ise ucuz fiyat politikası...

PAYLAŞ KAZAN

Sistem aynen Uber gibi işliyor. Cebinizdeki uygulamadan ViaVan’a bağlanıp aracınızı istiyorsunuz. Sizi bulunduğunuz yere en yakın; en fazla 5-10 metre mesafeden alıyor. Bir araca aynı yöne giden en fazla üç yolcu binebiliyor. Benzer uygulama Uber’in paylaşım versiyonu Uber Pool’da da var. Ancak, Viavan’ın avantajı fiyat politikası. Fiyatları 3 pound’tan başlıyor. Uber Pool’da ise 5 pound’tan!.

ÖĞRENCİ DOSTU

Londra’da, ViaVan’ın Uber’e çalım atmaya başlamasındaki en büyük etken ise yoğun trafik saatlerinde ortaya çıkıyor. Uber son zamanlarda trafiğin yoğun olduğu saatlerde, 2-3 katı fazla fiyat uyguluyor. Yağmurun yağdığı, araç sıkıntısının yaşandığı zamanlarda da fiyat bazen üçe katlanıyor. Yılbaşında Londra’da da, New York’ta da fiyatlar dörde kadar katlanmıştı.

Yoğun yağış ve trafiğin olduğu geçen cumartesi Knightsbridge’den, Marylebona’a aynı mesafeye Uber Pool 16.49, ViaVan ise 5.20 pound ücret yansıtıyordu. ViaVan’dan size özel araç da isteyebiliyorsunuz. Size özel opsiyonu tıkladığınızda yine aynı mesafeye ViaVan 12.95 pound fiyat bildirirken, Uber ise 25 pound ücret yansıtıyordu. Viavan’da araca aynı güzergah üzerinden en fazla üç kişi alınıyor, ancak bana çoğunlukla tek kişi denk geldi. Tek başıma gittiğim de oldu. Hal böyle olunca Londra’da birçok öğrenci okula, metro yerine ViaVan ile gidip geliyor. Sadece öğrenciler değil herkes kullanıyor tabii ki. Metro ile çift aktarma yapıp bir yere gidiyorsanız ViaVan çok daha uygun bir seçenek haline geliyor. Ancak ViaVan ile Uber gibi uzak mesafelere gidemiyorsunuz. ViaVan dijital taksi Londra’nın içinde hizmet veriyor sadece.

ÜCRETSİZ İPTAL

Uygulamayı avantajlı kılan diğer bir unsur ise çağırdığınız araca binmekten vazgeçmeniz durumunda devreye giriyor. Uber’de aracı 2 dakikayı aşan zamanda iptal ettiğinizde 5 pound ödemek zorundasınız. ViaVan ise iptal durumunda bir ücret yansıtmıyor.

ŞOFÖR DE AVANTAJLI

İki sistem arasındaki en önemli fark ise taksi şoförleri açısından yaşanıyor. Uber, taksi şoförlerinden yüzde 25 komisyon alıyor, ViaVan ise yüzde 15! Durum böyle olunca şoförler ViaVan’a geçmeye başlamış... Sonuç olarak ViaVan ucuzluğu ile Uber’in karşısına dikilmiş durumda. Şu anda Amerika, İngiltere ve Hollanda’da varlar. Avantajları nedeniyle yaygınlaşacağı açık. Üstelik uygulamayı bir arkadaşınızın referansı ile indirdiğinizde, size de 10, arkadaşınıza da 10 pound promosyon veriyorlar.

Bu sistem veya benzeri modeller er geç Türkiye’de de yaygınlaşacak. Bu nedenle taksiciler, sopalarla Uber’in karşısına dikilip her gün yeni bir şiddet olayına imza almaktansa kendilerine bir an önce çeki düzen verseler iyi olacak. Kapitalizmle birleşen teknoloji kaba kuvvet tanımıyor. Tüketici artık gerçekten kral ve eninde sonunda onun istediği olacak. Hele işin içinde gençlerin talepleri varsa!

750 POUND'A KEÇİ AYAKKABASI!

Ikonik modacı Comme Des Garçons’ın mağazası Dover Street Market’te gördüğüm parmak arası ayakkabılar, ‘moda sınırları daha ne kadar zorlayacak’ sorusunu akla getiriyor. Keçi ayakkabısı, İngilizcede tabi denen modeli ünlü ayakkabı markası Maison Margiela yapmış. Tasarım aşaması öyle gizli tutulmuş ki, piyasaya çıkana kadar kimse modeli kopyalayamamış. Çok farklı bir tasarım olduğu için ayakkabıyı beğenen çok. Londra’da birçok kişinin ayağında gördüm nitekim. Ancak bir o kadar da beğenmeyeni var. İnsan anatomisine uymayan ayakkabıyı kim kopya eder bilmiyorum ama fiyatı tam bir servet: 750 pound’tan (5.200 TL) başlıyor.

SOFRA BÜYÜYOR

Londra’yı Türk yemekleriyle tanıştıran Sofra büyüyor. Marylebone şubesinin önünden geçerken gördüğüm Hüseyin Özer iki yeni şube daha açacaklarını söyledi. Mayfair’deki şubeyle birlikte sayı dörde ulaşacak. İki yıl önce Karaköy’de büyük bir iddia ile restoran açan Özer ortaklarıyla yaşadığı sorunlar nedeniyle Türkiye şubesini üç ay sonra kapatmıştı. “Ama İstanbul maceramız bitmedi, yeni bir yer açabiliriz. İstanbul’da aşçılar yetiştirmek, okul açmak arzum devam ediyor” diyor.

THY’li selfie fonu

Dünyanın en kalabalık meydanlarından birisi Piccadilly...Ve bugünlerde günde milyonların geçtiği, sabaha kadar hareketli olan meydanı THY aydınlatıyor. Piccadilly Circus’a bakan dev ekranda THY’nin devasa reklamı, ekranı full kaplayarak dönüyor. THY, reklamlarında aynı zamanda yeni yuvası Üçüncü Havalimanını da tanıtıyor. Caddeden geçenler, dev ekranın önünde selfie yapmayı ihmal etmiyor.

Piccadilly meydanında THY reklamının döndüğü ekranın tam karşısında bir de simit sarayı var. İnsan kendini evde hissediyor.

ÇAĞDAŞ SANATTA YENİ BOYUT

Londra’ya bugünlerde yolunuz düşerse Saatchi Gallery’deki, Installation Shot-Black Mirror: Art as Social Satire sergisini mutlaka gezin. 26 çağdaş sanatçının eserlerinin sergilendiği mekanın en alt katında yer alan üç boyutlu gözlüklerle okyanusun dibini deneyimlediğiniz bölümünü ihmal etmeyin. Modern zamanların bünyede yarattığı anksiyeteyi görmemizi sağlayan eserlerin hepsi birbirinden çarpıcı.

Yazının devamı...

Ölümüne giyinmeye paydos!

Her gün, “Bugün ne giyeceğim” stresiyle uyanmak... Senin her gün yeni bir şey giymen için durmadan süren üretim... Tükenen kaynaklar... Kirlenen denizler... Moda ömrümüzü yedi!

Kadınlar artık “başarı tarzına” geçiyor. “Özel” etkinliklerde bile aynı kıyafeti giyiyor, aldığı çantayı dört kişiyle paylaşıyor, ayakkabı sayısına değil rahatlığına odaklanıyor.

Kadınlar hiçbir şeyden çekmedi modadan çektiği kadar. 1800’lerde ‘Viktoryan style’ denilen geniş etekli elbiselerle, beli ince göstermek için giyilen korseler kaç kadının hayatına mal oldu. Çoğu metal olan bu korseler, başta metal zehirlenmesi olmak üzere tetanoz, organ yetmezliğine yol açıyordu. Nefes darlığı yaratan korseler iç organlara zarar veriyordu. Kadınlar kilo alsalar da ince belli görünmek uğruna korse bedenini değiştirmiyordu. Bu elbiselerle yerden kalkmak için dahi yardımcılarının el uzatmasına ihtiyaç duyarken, yürürken nasıl zorlandıklarını varın siz düşünün. Kadının özgürleşmesinde en büyük devrim belki de bu korselerden kurtulmak oldu.

CHANEL DEVRİMİ

Takvim yaprakları, 1940’ları gösterdiğinde Coco Chanel tayyörleriyle korse zulmüne son verdi. Siyah elbisenin tasarımcısı Chanel, korseleri hayatımızdan atarken aslında kadınlara özgürlüğü, rahatlığı ve sağlığını geri veriyordu. Chanel tayyörlerini üstlerine çeken kadınlar artık özgürce yürüyüp, seyahat edebiliyorlardı.

Ancak bu özgürlük çok sürmeyecekti. Tüketim çağının başlamasıyla kadınlar bu kez sürekli alışveriş yapma boyunduruğu altına giriyordu. Artık, ‘Ne kadar çok tüketirsen, her kıyafetine uygun bir ayakkabın, çantan varsa o kadar özelsin’ çağına girilmişti.

ALIŞVERİŞ MESAİSİ

Amerikan kültürünün de etkisiyle tüketim deli gibi pompalanırken kabak yine kadınların başına patlamıştı. Kadınlar ideal eşi, ideal işi bulmak için şık giyinmek zorundaydı. Şıklığın anlamı ise gömleğe uygun etek, eteğe uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta taşımalarıydı. Evde, işte yorulan kadın artık enerjisinin önemli bölümünü şık giyinmek için alışveriş yapmaya ayırmak zorunda. Ki bu çalışan kadınlar için epey zorlu bir mesai anlamına geliyor.

BAŞARI STİLİ

Bugünlerde, Huffington Post’un kurucusu Arianna Huffington’un kadına uygulanan moda zulmüne ciddi bir başkaldırısı var. Thrive Style (Başarı Stili) akımı adını verdiği bir hareket başlatmış durumda. Huffington katıldığı bir konuşmada kendisi dahil kadınların özenli ve çok şık, erkek olan moderatörün ise t-shirt ve blue jean giydiğini görünce canı sıkılıyor. Bu konunun üzerine epey düşünüyor ve kadınlar için de her duruma özel bir kıyafet arayışının gereksiz olduğunu fark ediyor. Huffington bu konseptle özellikle iş kadınlara sesleniyor. ‘Aynı kıyafeti giymek ayıp değildir, çekinmeyin. Bunu normalleştirin’ diyor.
Bakımlı olmak doğru parçaları pratik olarak bir araya getirmekle de mümkün... Hatta bu konuda şöyle bir sözü var: “Tekrar giydiğim kıyafetleri taçlandırırım. Bir davete hazırlanırken ne giyeceğim hakkında dertlenmek yerine sıklıkla giydiğim favorilerden birini seçerim ve kafam rahat olur.”

ONLAR ALDIRMIYOR

Cate Blanchett, Meryl Streep, Emma Watson, Kirsten Dunst, Kate Middleton bu akımın öncüleri. Aynı kıyafetleri birçok etkinlikte eleştirileri göğüslemek pahasına giyiyorlar. Çoğu ünlü oyuncu, başarılı iş kadını olan isimler galalara, ödül törenlerine, arkadaş buluşmalarında aynı kıyafetleri giyiyor. Sürekli koşturma halinde olan kadınların sürekli yeni kıyafet giyecek ne vakitleri ne de enerjileri var artık.

TELAFİSİ İMKANSIZ

Kadınları gerçek anlamda özgürleştirecek, doğayı kurtaracak dip dalganın izlerini ise Londra’da hafta sonu gezdiğim Albert Museum’daki, ‘Doğadan gelen moda’ sergisinde gördüm. Dünya bu kadar çok tüketimi kaldırabilecek kaynaklara sahip değil. Sergide basit bir kıyafetin üretilmesi için su başta olmak üzere ne kadar kaynak tüketildiğini görüyorsunuz. Böyle devam edersek 2030’da giyecek giysi, yiyecek gıda bulamayacağımızı da... Kıyafet üretiminde kullanılan kimyasal maddeler nedeniyle doğal kaynaklar kirleniyor. Özellikle hızlı moda çevreye telafisi imkansız zararlar veriyor. Gençler en çok kendilerini ilgilendiren bu konular üzerine düşünüyor ve çözüm üretiyorlar.

ÇANTA KARDEŞLİĞİ

Gördüğüm kadarıyla gençler arasında “az satın al, onar, paylaş ve bağışla” akımı başlamış. Londra’da, ‘Sürdürülebilir moda’ alanında araştırmalar yapan, Albert Museum’daki sergiyi birlikte gezdiğim Melodi Türkeş, gençler arasında dalga dalga yayılan yeni akımın ipuçlarını şöyle anlatıyor: “Dört kişi bir araya gelip tek çanta alıyor mesela. Çantayı her hafta birisi kullanıyor.”

GENÇLER KURTARACAK!

Türkiye’de özellikle kız kardeşler arasında kıyafet paylaşımı bir gelenektir. Gençlerimizin, köklerimizde olan bu geleneği dünyadaki örnekleriyle birleştirip daha ileri taşıyacağını görüyorum.

5 bin böceğin canı pahasına güzellik!

Serginin belki de en ilginç bölümlerinden birisi ‘böcekli elbise’nin sergilendiği alandı. 1700’lerde parlak renkli işlemeler yapılamadığı için fotoğraftaki elbisenin süslemeleri için 5 bin sırtı parlak mavi ve yeşil böcek öldürülmüş. Elbise, böceğin kadavrasıyla birlikte sergileniyor.

1700’lerden bugüne çok şeyin değişmediğini ise hemen yanındaki leopar elbise gösteriyor. Leoparın bedeni olduğu gibi elbisenin üstüne dikilmiş. Kürklerin kolay çıkıp, uzun ömürlü olması için hayvanlar hâlâ canlı canlı yüzülüyor. Aksesuarlar için filler öldürülüyor. Şık düğmeler için midyeler yok ediliyor. Sonuçta hayvanların nesli tükeniyor ve ekosistem zarar görüyor.

Paylaş, yamala, umursama

Gençler arasında paylaşım ekonomisinin başladığına yönelik sözleriyle yeni akımın haberini veren Melodi Türkeş, gençlerin yeni alışveriş alışkanlıklarını şöyle sıralıyor:

1- Organik ve uzun ömürlü, çevreci giysileri tercih ediyorlar.

2- One size (tek beden giysi) kıyafetler alıyorlar. Bu tür kıyafetler tek beden üretildiği için yapımında daha az kumaş kullanılıyor. Arkadaşlar ve aile üyeleri de giyebiliyor.

3- İkinci el mağazalardan alışveriş yapıyorlar ve satıyorlar.

4- Eski kıyafetleri çöpe atmak yerine bağışlıyorlar.

5- Elektronik ortamda her şeyi kendin yap videolarını izleyip kıyafetlerini dikiyorlar. Babaannelerimiz gibi yama yapıyorlar. Tişörtleri mi yırtıldı, o bölgenin üstüne bir gül dikiyorlar mesela.

6- Fonksiyonel kıyafetler giyiyorlar. Uzun bir tişörtü farklı katlamalarla dikiş yapmadan, mayo, tişört, elbise olarak kullanabiliyorlar.

7- Az giysi alıyorlar. Ve aynı kıyafeti farklı birçok etkinlikte giyiyorlar.

8Spor ayakkabıları artık lüks restoranlar dahi kabul etme noktasına geldi. Böyle olunca ayakkabıya çok fazla para harcamıyorlar.

9- Cinsiyetsiz kıyafetler giyiyorlar. Kadın ve erkek için fazla üretimin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Bağışlanmanın yolu!

Londra’da hemen her sokakta bağış mağazalarına rastlamak mümkün. Herkes kullanmadığı eşyaları, giysileri, kıyafetleri bu mağazalara bağışlıyor. Satışlardan elde edilen gelir aç çocuklar, yardıma muhtaç kadınlar, sahipsiz hayvanlar, ağaç dikimi, kanser araştırmaları ve okuyamayan çocukların eğitimi için harcanıyor. Türkiye’de de en yakın zamanda bu tür girişimlerin olmasını umuyoruz.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.