SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

FETÖ’nün beyin takımı hâlâ sır

15 Temmuz hain darbe girişiminden bu yana geçen üç yılda Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede önemli mesafeler kat edildi ama tehdit bitti demek mümkün değil. Hem kripto FETÖ’cüler hem de örgütün beyin takımına dönük fluluklar nedeniyle. Evet, yakalanan, aranan ve yurt dışına tüyen kimlikleri saptanmış çok sayıda “İmam”, “Abi”, “Abla” var ama bu tam anlamıyla örgütün beyni deşifre edildi anlamına gelmiyor. Özellikle de yapılan temizliğin boyutu dikkate alındığında. Çünkü en fazla FETÖ’cü tespitinin yapıldığı TSK’da dahi oranın henüz üçte birlerde olduğu söyleniyor. Yani daha orduya sızmış ama kendini saklayan binlerce Fetullahçı var. Aynı durum, emniyet, yargı ve diğer kamu kurum ve kuruluşları için de geçerli ki orada tespit edilen FETÖ’cü sayısı da TSK’ya göre devede kulak. Dolayısıyla da FETÖ’nün şifreleri çözüldü hele de beyin takımı tamamıyla deşifre edildi demek zor.

Niyesini Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski Başsavcısı emekli Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“Biz sanki tutuklananların hepsini kripto, beyin takımı olduğunu falan düşünüyoruz ama tutuklanmayan, yakalanmayanlar içerisinde bunlardan olmadığını bilmiyoruz ki. Belki de TSK içerisinde yakalanmayan örgütün çok kritik adamları var. Biz onları bilmiyoruz, daha tespit etmedik. Ondan sonra mesela TSK’da rütbesi yüksek olunca örgütte de yüksek yer işgal ediyor anlamına gelmesin. Daha geçtiğimiz yıllarda hatırlayın Petkim Genel Müdürü, aynı işyerinde çalışan elektrik teknisyeninin emrindeydi onun verdiği talimatlara uyuyordu. O yüzden kimin önemli ya da önemsiz olduğu konusunda üst düzeyler yakalandı veya yurtdışına kaçtı, gitti falan yanlış. Belki de Silahlı Kuvvetler içerisinde bir uzman çavuş en önemli kişi onu da bilemiyoruz. Sadece kamuoyunun gözünün önünde olanlar kaçtılar gittiler ama kamuoyunun önünde olmayanları zaten arıyoruz...”

Beyin takımı hâlâ sır anlamında mı?

“Elbette gitmeyenlerin içinde en az onlar kadar önemli kişiler olup olmadığını bilmiyoruz. Onları daha henüz tespit etmedik. Kamuoyunda FETÖ’nün beyin takımı kaçtı, üst düzey adamları yurt dışında diye bir algı oluştu ama bundan çok emin olmayalım. Belki hâlâ bu geride kalanların içerisinde en az yurt dışına kaçanlar kadar önemli olan kişiler vardır. Çünkü eğer ki TSK’ya sızan 60 bin kişiden söz ediliyorsa bunun içerisinde yakalananların iki katı kadar daha önemli insanlar var demektir.”

Peki ya o gece yaşananlara ilişkin detaylar, her şey tam anlamıyla açıklık kazandı mı? Üçok devam ediyor:

“FETÖ’yle mücadele sadece FETÖ’cülerle mücadele şeklinde algılanmamalı. FETÖ’yle mücadelede bir kere kimin ne yaptığı Silahlı Kuvvetler, Emniyet Teşkilatı ve MİT açısından ortaya konmalı. Çünkü onlar bu ülkenin güvenliğini sağlamakla mükellef kurumlar, neler yaptılar o gece ne yaptıklarını bizim ortaya koymamız lazım. Nineler, genç kızlar, çocuklar tankların önüne yatıyor ama bu ülkeyi korumakla görevli olanlardan kimse yok sokakta kimse yok derken mücadele eden çok cüzzi bir grup var onların da hakkını teslim edelim ama geri kalanlar neredeydiler?..”

Daha aydınlanacak ve alınacak çok yol var yani?

“Kesinlikle... Cumhurbaşkanı’nın gösterdiği mücadele azmini, dirayetini kusura bakmasın hiçbir bakanlık ya da hiçbir kurumun başkanı göstermedi. O yüzden de bu eksikliklerin temel kaynağı da bu...”

Yazının devamı...

Misilleme Fırat’ın doğusuna operasyon

Rusya’dan satın alınan hava savunma sistemi S-400’lerin 1. grup malzemeleri Ankara’ya geldi, şimdi dikkatler konuşlanacağı yer ve sistemin aktif durumuma getirilip getirilmeyeceği noktasında. Bu arada da Suriye’de Fırat’ın doğusuna denk gelen sınır hattındaki askeri hareketlilik yine ivme kazanmış durumda. Aslında buna Fırat’ın doğusuna yönelik güçlü harekât emareleri demek daha doğru. Çünkü ABD-İsrail ikilisinin terör kuşağındaki varlığına ek olarak İngiltere, Fransa ve diğer bazı AB ülkeleri de bölgeye asker gönderme ya da var olan asker sayısını artırma niyetinde. Bu da doğrudan Türkiye’nin müdahalesini önlemek için terör örgütü YPG/PKK’ya kalkan olmaya dönük son derece kirli bir kumpas anlamına geliyor... Dahası, G-20 zirvesinde herkesin anlayabileceği bir dille S-400’ler konusunda Türkiye’nin haklı olduğunu bütün dünya kamuoyuna açıklayan, hatta olası yaptırımlar konusunda oldukça yumuşak mesajlar veren Trump’tan şimdilerde sözlerinden çark etme gibi bildik sinyaller de söz konusu. Yani S-400’lerin konuşlanması hele de aktif duruma getirilmesiyle birlikte Trump’ın gerçek yüzü bir kez daha ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, tüm bunlar da Fırat’ın doğusuna dönük operasyon olasılıklarını güçlendiriyor. Tabii Trump’ın takınacağı tavırla bağlantılı olarak. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve strateji uzmanı, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“S-400’lerin konuşlanmasının ardından ABD’den gelecek yaptırım şiddetine göre karşılık vermek açısından Fırat’ın doğusuna operasyon yapma ihtimali olabilir. Yani çok sert yaptırımlar uygulanırsa, Türkiye ‘Kendi ulusal çıkarlarımı, ulusal güvenliğimi korumak için Suriye’de var olan bu terör tehdidini ortadan kaldırmam gerekiyor ve bu benim meşru hakkım’ diyerek operasyon yapabilir. Yine Doğu Akdeniz’de gerginlik tırmandırılıp, Türkiye’nin yetki alanlarının yok sayılmasında ısrar edilirse, ‘Bizde buraya operasyon yapıyoruz’ gibisinden misliyle başka bir coğrafyada karşılık durumu da söz konusu olabilir.”

Fırat’ın doğusuna operasyon konusunda kritik eşik ABD’nin tavrı yani?

“Aynen çünkü ABD biliyorsunuz Fırat’ın doğusunda henüz Türkiye ile orta yolu bulamadı. ABD oraya İngiltere, Fransa, Almanya’yı(karşı çıktı) davet etti. Bu, Türkiye’ye ‘Askeri varlığının güvenli bölgede olmasına karşıyım’ anlamında açık mesaj. Türkiye bu yönüyle de bir operasyon sinyali vermiş olabilir.”

Olası bir operasyonda ABD ve Fransız askerlerinin TSK’nın karşısına çıkmayacağını, maşa olarak kullandıkları terör örgütüyle zarar vermeye çalışacaklarını belirten Babüroğlu devam ediyor:

“Olası bir operasyonda TSK muhtemelen Telabyad’dan güneye doğru 30-35 kilometreye kadar gider, Fırat’ın doğusunu ikiye böler. Eğer Süleyman Şah Türbesi’ni eski yerine konuşlandırmayı planlıyorsa Telabyad’ın batısında Aynel Arap ya da Kobani denilen yerden güneye doğru bir kama harekâtı yapar ve uluslararası anlaşmalar gereği zaten Türk toprağı sayılan yere türbeyi konuşlandırır ve orayı ikiye böler, sonra da bölgeyi emniyete alır. Aslında bunda geç bile kalındı. Türkiye bu operasyonu çok önce yapmalıydı, gecikmiştir. Özellikle Süleyman Şah Türbesi’ni çoktan konuşlandırmalıydı. Konuşlandırsaydı, Menbiç gibi bir olay olmayacaktı.

Peki ya ABD ile anlaşma olasılığı?

“S-400’ü alıp aktif duruma getirmezseniz anlaşırsınız. Yaptırım uygulanmaz ama şu var: PYD/PKK’ya olan yardımı azaltamazsınız, Güvenli Bölge’de yine askerinizi konuşlandıramazsınız. Doğu Akdeniz’de ABD’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yanındaki tavrını değiştiremezsiniz. Yani ABD hiçbir şeyden vazgeçmez. Hiçbir şeyden...”

Yazının devamı...

Sıradaki Bayık mı Karayılan mı?

PKK’nın en tepe isim-lerinden sözde başkanlık ve yürütme konseyi üyesi Diyar Garip Muhammed’in etkisiz hale getirilmesi Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığının yanı sıra imkân ve kabiliyetini bir kez daha çok net ortaya koydu. Çünkü Diyar Garip Muhammed de birkaç gün öncesine kadar yeri bulunamaz, hele de kendileri açısından karargâh olarak gördükleri Kandil’de ona kimse erişemez diye gizemli havaya sokulan lider kadrosundaki teröristlerdendi. Ama ne oldu? İninden kafasını çıkardığı anda onu adım adım takip eden MİT daha önce “Mam Zeki Şengali” kod adlı KCK yürütme konseyi üyesi İsmail Özden ve Cemil Bayık’ın en yakın adamlarından Rıza Altun’da olduğu gibi, bulunduğu yeri noktaladı, TSK da anında işini bitirdi... Hem de o bölgede cirit atan ve artık alenen PKK’yı koruyup, kollayan CIA, MOSSAD’a rağmen... Yani MİT ve TSK öyle gizli, öyle seri hareket etti ki bölgedeki ABD ve İsrail ajanlarının dahi haberi olmadı, olmuyor... Dolayısıyla da akla gelen soru da şu:

Sıradaki isim Murat Karayılan mı Cemil Bayık mı ya da Duran Kalkan mı?.. Soruya terör ve güvenlik uzmanı, eski bordo bereli Abdullah Ağar yanıt veriyor:

“Onlar hep sıradalar zaten. Yaşıyorlarsa hâlâ çok iyi korundukları için, çok iyi gizlendikleri için yaşıyorlar. Sürekli yer değiştiriyorlar, iz bırakmıyorlar, gizlilik esaslarına göre hareket ediyorlar. Şaşırtma, aldatma tekniklerini çok iyi uyguluyorlar. Bunu yaptıkları için hayattalar yani. Bu adamların tespit edilmeleri halinde takip edilip anında vurulması çok kısa fırsatlarla yakalanıyor öyle her an fırsat var gibi bir şey de yok. Şimdi böyle bir mücadele içerisinde bunlardan bir tanesi temizlendi. Bunun örgütte çok ciddi bir moral çöküntüsüne sebebiyet vereceği aşikâr, bir koltuk kavgasını da tetikleyecektir.”

Nasıl?

“Düşünsenize en erişilemez adamlar bunlar. PKK’nın başında oturan 7 barondan bir tanesi. Bunlardan bir tanesini avlıyorsunuz, şimdi diğerleri de bunlardan psikolojik olarak çok etkilenecek. Sonra bunun bir iletişim ağı var, o çökecek. Sırları vardı, sırlarıyla beraber gitti. Bağlantıları vardı. PKK’nın hiyerarşisi içinde çok önemli bir pozisyon, para, güç, silah ve terörist trafiğini yönetiyor, operasyonları yönetiyor, karar veriyor bu adam. Bunların hepsi akamete uğrayacaktır. Yani üst ve alt bağlantıları var bu adamın, bunların hepsi çökecek, kopacaktır. Yeniden onarmaya çalışacaklar, çok zaman geçecek falan.”

Sırlarıyla gitti derken?

“İnsanlar karşı karşıya kaldıkları ayak kaydırma, yok etme tehditlerini bildikleri için herkesle paylaşmadıkları sırları vardır. Bu bir örgüt, adamın hem kendini güçlü hissetmek hem de angaje olduğu alan açısından hesapları var. Bu anlamda sırlar yani.”

TSK’nın aman vermeyen operasyonları nedeniyle PKK’nın bölgede sürekli yer değiştirdiğini belirten Ağar, devam ediyor:

“Biz hep dağlık bölgeyi konuşuyoruz ama PKK çok yer değiştirir. Örneğin şu anda Germiyan bölgesine indi, ondan sonra Süleymaniye’nin daha aşağısında Şaho Dağı’nda konuşlanıyor. Yani Türkiye’nin erişiminin uzak olduğu yerlere çekiliyor. Oralarda çok kuvvetli yığınaklanması var şu anda.”

Pençe Harekâtı etkili oldu o halde?

“Olmaz mı? Arı kovanına çomağı soktuğunuz zaman kovan hareketlenir, kovan hareketlendiği zaman dışarı çıkan arıları avlayabilirsiniz. Özellikle Zap’taki, Avaşin-Basyan bölgesindeki vuruşlar bununla ilgili. Yani dışarı çıkmak amacıyla arayış içinde olanlarda vuruldu. Siz girdikçe, o kaçmaya çalışıyor. Kaçmaya çalıştıkça da yakalayabilirsiniz...”

Yazının devamı...

S-400 kimden koruyacak bizi?

ABD ile NATO’nun tehditlerine rağmen bağımsız ve ciddi bir devlet olarak S-400 kararından vazgeçmeyen Türkiye artık teslimat için gün sayıyor. Bu arada da S-400’lerin konuşlandırılacağı yer ve radarının aktif olup olmayacağına dönük tartışmalar yapılıyor. Dahası bu füzelerin stratejik değil, taktik ve operatif bir silah olduğunu savunanlar da oluyor. O nedenle de S-400’lerin Türkiye açısından önemini ve ne anlama geldiğini bir kez daha irdelemekte yarar var. Çünkü tüm bu tartışmalar da aslında S-400’lerin ne kadar kritik ve stratejik bir silah olduğunu gösteriyor. Özellikle de S-400’lerin aynı zamanda askeri açıdan istihbari faaliyetleri de dikkate alındığında… Yani bu sistem olası uçak ve füze taarruzlarını önlemenin yanı sıra hassas radarlarıyla bölgedeki tüm hareketlilikleri izleyerek sürpriz ya da baskın saldırı riskini de ortadan kaldırıyor. Nitekim ABD’nin bu kadar çok ses çıkarma nedenlerinden biri de bu… Dolayısıyla bu noktada en çok tartışılan bir başka konu da şu:

S-400’ler bizi kim ya da kimlere karşı, nasıl koruyacak? Soruya Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, yanıt veriyor:

“Yunanistan’ın muhtemel hava taarruzu olabilir. İsrail uçakları ve anti balistik füze saldırıları olabilir. Başka, İran var şu anda düşman değil ama yarın ne olacağını bilemezsiniz sonuçta ellerinde 2000-2500 kilometre menzilli balistik füzeleri var. Ermenistan tarafından da gelebilir. Bütün bunlara karşı Türkiye’nin hava örtüsü yok. Bizim omuzdan atılan 7-8 kilometre menzilli stingerler ve uçaksavar toplarımız var mesela ama bunlar kara birliklerinin yakın hava savunmasını sağlıyor. Yine Deniz Kuvvetleri’nde gemilerin yakın korumasını sağlayan sistemler var. O da her gemide yok. Hava Kuvvetleri’nde de uçakların bir kısmını bombardıman bir kısmını da av uçağı olarak hazırlamışsınız. Yani uçakları karşı tarafa gönderiyorsunuz, gelen uçakları da ya havadayken ya da yerdeyken imha ediyorsunuz. Ama şimdi şartlar öyle değişti ki, uçaklar 150-200 kilometre menzilden bomba atıyor. Örneğin Tel Aviv’den kalkan bir uçak hiç sınır ihlali yapmadan Türkiye’ye doğru 150-160 kilometre menzilli bir füze atabilir. Şimdi bu gibi saldırıları önleyecek sisteme ihtiyacınız var, sadece uçaklarla olmuyor. Yani düşman kim olursa olsun etrafımıza bakıyoruz tehdit yükseliyor.”

Peki ya kısıtlı sayıda füze ve Rusya’ya bağımlılık iddiaları?

“F-35 aldığımız, Patriot aldığımız zaman nasıl ABD’ye bağımlı oluyorsak bu konuda da Rusya’ya bağımlı olacağız. Ama şu var Türkiye’de bunu geliştirmeye çalışıyor. Şu anda bir ölçüde teknoloji transferi de alınıyor. O teknoloji transferiyle beraber belki bu zaman içerisinde Türkiye kendi hava savunma sistemine sahip olur. Türkiye bunu yapacak, yapmak durumunda.”

ABD’nin elinde çok sayıda taarruz füzesi var, ya gelip bir sürü füze atarsa gibisinden tezler de var ama?

“Türkiye’nin ABD ile savaşma gibi bir niyeti yok ki. ABD’nin de Türkiye ile savaşma gibi bir niyeti yok zaten. Olursa da Türkiye başka tedbirler alır asimetrik bir savunma sistemini öngörür anasından emdiği sütü burnundan getirir. Yani ABD füze atar ama ondan sonrasını kendi düşünür. Bu ABD’nin kafasındaki dünya liderliğinin de sonu olur.”

Özetle; Türkiye S-400’leri kimseyle savaşmak için değil adı üstünde savunma ve milli menfaatlerini koruma amaçlı alıyor. Ve olası baskınlara ve sürpriz saldırılara karşı da hazırlıklı olmak istiyor. Dolasıyla da bu füzeler Türkiye’nin gücüne güç katma açısından stratejik önemde. Tabii konuşlandırıldığı andan itibaren aktif olmak kaydıyla...

Yazının devamı...

BM de Trump’laştı

Terörle mücadelede ön sırada bulunması gereken BM’nin bir terör örgütüyle anlaşma yapması hiçbir şartta kabul edilebilir değil. Bu durum aynı zamanda BM’nin terörizmle ilgili aldığı kararların bizzat kendisi tarafından açık bir ihlali anlamına da geliyor. Çünkü BM’nin Terörle Mücadele Eylem Planı’nın ilk satırında “BM için, terörizm, dünyamızı tehdit eden ve mutlaka mücadele edilmesi gereken küresel bir sorundur” deniliyor. Dahası, BM Genel Sekreteri Guterres’in sıkça yinelediği “Toplumların ve devletlerin terörist ideolojileri reddetmek ve onları benimseyenlere meydan okumak gibi ortak bir amaç için bir araya gelmesi gerekiyor” şeklinde vurguları da var. Dolayısıyla da aynı Guterres’in özel temsilcisinin hangi gerekçeyle olursa olsun terör örgütüyle, teröristle masaya oturması, anlaşma yapması tam anlamıyla ikiyüzlülük. Hele de bir harf değişikliğiyle SDG’yi PKK’dan farklıymış gibisinden yutturma pervasızlığı dikkate alındığında. O nedenle de buna BM de Trump’laştı denilebilir. Hem PKK eşittir PYD/YPG eşittir SDG gerçeğini bilip de bilmezden gelme hem de ilke kural tanımama açısından... Dün BM’nin bu görüntüsünü emekli Büyükelçi Onur Öymen’e sordum. Yanıtı şuydu:
“Bunlar olacak şeyler değil. Uluslararası ilişkilerde maalesef bütün kurallar göz ardı ediliyor. Trump bir moda yarattı, önce ABD diye ne anlaşmaları tanıyor, ne ilkeleri tanıyor, ne BM yasasını tanıyor, şimdi öyle anlaşılıyor ki BM Genel Sekreteri de bu havaya girdi. Hem PKK konusunda hem de Hafter ile temas etmişler ya da konuşmuşlar, neyse. Yani uluslararası ilişkiler biraz rayından çıktı gibi geliyor... Evet, uluslararası ilişkilerde menfaatler öncelikli tamam da eğer bütün ilkeleri de bir tarafa bırakırsanız uluslararası ilişkilerden söz edilemez. Yani uluslararası alanda güvenilir ilişkilerden, hukuktan hiç bahsedilemez. Böyle bir durumda da uluslararası toplum bundan çok şey kaybeder. Bütün ülkeler teröre karşı kararlı mücadelede birleşmezse en sonunda herkes kaybeder.”
BM’nin yaptığı skandal yani?
“Gayet tabii. Kabul edilebilecek bir şey değil. Ama onlar da işte ABD’den falan güç alıyorlar, belli. BM Genel Sekreteri’nin geleneksel olarak ABD’nin biraz etkisinde olduğu bilinir.”
Peki, bu durumda BM’ye karşı yapılacak bir şey var mı? Öymen devam ediyor:
“Çıkıp açıkça ilan edeceksiniz BM’nin politikalarından duyduğunuz rahatsızlığı. Ama böyle kimseyi incitmeyecek bir üslup kullanırsanız mesajınız yerine varmaz. Biz de BM’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımlarını gözden geçirebiliriz diyeceksiniz mesela.”
Tanımıyoruz falan gibi mi?
“O kelimeler kullanılmaz diplomaside. Gözden geçireceğiz derseniz herkes anlayacağı mesajı alır. Türkiye’den beklentilerini yerine getirmeyeceksiniz. Hangi konuda size baskı yapıyorsa illa o konuda tepki göstermek şart değil, başka bir konuda sizden önemli bir beklentisini yerine getirmeyeceksiniz. Mesela Fransa Akkuyu Nükleer Santrali için teklif verdi, Türkiye reddetti. Niye? Çünkü Fransa Ermeni terörünü destekliyor diye. Sonra Fransa geri adım attı, böyle işler yapılır diplomaside. Yani çok istediği bir projeyi kabul etmeyeceksiniz ya da ülkenin istediği bir projeyi başkasına vereceksiniz. Yapılacak şey çok.”
Türkiye’nin kozları var ve her zaman kuvvetli anlamında mı?
“Var tabii... Türkiye’nin kozları her zaman kuvvetlidir...”

Yazının devamı...

Trump ile CIA farklı mı düşünüyor?

G-20 zirvesi Türkiye için olumlu geçti. Trump herkesin anlayabileceği bir dilde S-400’ler konusunda Türkiye’nin haklı olduğunu bütün dünya kamuoyuna açıkladı, hatta olası yaptırımlar konusunda oldukça yumuşak mesajlar verdi ama bu ABD’nin kafasındaki kirli tezgâhların da askıya alındığı anlamına gelmiyor. Özellikle de Suriye, Kuzey Irak’taki terör örgütlerini kullanan CIA ve onun kan kardeşi MOSSAD’ın manipülasyonları açısından. Yani Trump her ne kadar aylardır süren hasmane yaklaşımdan farklı bir tavır alsa bile, onun da garantisi yok. S-400’lerin Türkiye’ye gelmesiyle birlikte yine çark etmiş bir Trump görebiliriz. Dolayısıyla da doğrudan gerilimin tırmandırılmasından yana bir görüntüdeki Trump’ın altındaki kadroların ise hiç garantisi yok. Her an zaten var olan “derin” oyunların yenileri vizyona girebilir. Bu bağlamda da en kritik hedefler arasında İdlib var. Çünkü daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi bölgedeki radikal terör örgütlerini kullanan, tetikleyen CIA ve MOSSAD, Rusya’yı operasyona zorlamak adına manipülasyonlarına ivme kazandırabilir... Trump’ın bilgisi dahilinde ya da dışında... Örneğin, dün konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisi S-400’ler konusunda bugünkü iyimser havanın füzelerin Türkiye sınırları içine girmesiyle birlikte farklılaşacağını belirtirken, neler olabileceğini şöyle anlattı:

“G-20 zirvesindeki iyimserlik tamam yaptırımlarda yumuşama olur. Trump CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) kapsamında öngörülen 12 maddelik yaptırımlardan en hafif birkaçını seçer ve ekonomik yaptırımı belki çok hafife indirger ama bunun dışında Suriye’de, devam eden ABD ile Türkiye arasındaki gerginliği tırmandırır. Bunun içinde jeopolitik alanda terör örgütü unsurlarını tetikler, kışkırtır. PYD/PKK’ya daha fazla destek verir, güvenli bölgede iş birliğinden Türkiye aleyhine uzaklaşır. Kuzey Irak’taki PKK’yı da daha fazla hareketlendirir. İdlib’de de radikal örgütleri kışkırtarak Rusya’nın bölgeye operasyon yapmasını tetikler... Çünkü 40-50 bin kişilik gücü olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) dediğimiz El Kaide türevi terör örgütü ABD’nin kontrolünde hareket ediyor. Ellerindeki silahların çoğu da ABD ve bazı Batı ülkelerinin yapımı. Dolayısıyla da ABD istediği zaman bunu istediği şekilde kullandı, kullanacaktır da. IŞİD’i kullandığı gibi...”

Trump’la CIA farklı dilden mi konuşuyor?

“Hayır, öyle değil. Trump S-400’ler konusunda farklı bir hava vermiş olabilir ama bu her şey Türkiye’nin istediği gibi olacak anlamına gelmez. Bir taraftan da istihbarat örgütü CIA, Türkiye’nin faaliyetlerini zorlaştıracak bazı hamleler yapabilir. Yapılan, yapılacak olan da budur. CIA veya MOSSAD doğrudan ya da Suudi Arabistan istihbarat örgütü vasıtasıyla HTŞ’yi kullanarak hem Türkiye’yi zorlayacaktır hem de Türkiye-Rusya ilişkilerini bozmaya çalışacaktır.”

CIA daha fazla devreye girecek yani?

“Tabii. CIA’yı ve diğer unsurları devreye sokarak dört cephede Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Kuzey Irak’ta ve NATO’da, ABD Türkiye aleyhine olan politikasını daha da gerginleştirecektir. Şu anda da olumlu bir şey yapmıyor ama o zaman daha da gergin adımlar atabilir.”

Özetle; S-400’lerin sınırımızdan girmesinden sonra olası Amerikan oyunlarına hazır olmak gerekiyor.Nitekim Türkiye de bunun farkında ve ona göre hamleler planlıyor...

Yazının devamı...

S-400’de yeni düğüm konuşlandırma mı?

Türkiye S-400’ler konusunda Trump’tan beklediği desteği aldı. Hatta Trump yıllardır her platformda ısrarla dile getirdiğimiz birçok konuyu anlattı bizim yerimize ve ne kadar haklı olduğumuzu da teyit etti... Dahası yaptırımlar konusunda da bugüne kadarki keskin bıçak üslup yerine yumuşak bir dil kullanarak sadece karmaşık bir durum diye geçiştirdi. Tabii bunların hiçbiri her şey bitti artık ABD’yle ilişkiler normale döndü anlamına gelmiyor. Hele de Trump’ın özellikle Menbiç’te verdiği sözler ve terör örgütü PYD/PKK’ya desteği dikkate alındığında… Dolayısıyla da ihtiyatlı olmakta yarar var. Nitekim Türkiye’de öyle yapıyor. Çünkü S-400’lerin teslimatı yaklaştıkça gerilimin yeniden ivme kazanacağını savunanlar da var. Ama şu an için konuştuklarımız, tartışmalar daha çok S-400’lerin nereye konuşlandırılacağı ve olası tepkiler üzerine. Evet, geçenlerde Savunma Bakanı Ankara, İstanbul ya da Ege ve Güney sınırları olabilir diye dört olasılıktan söz etti ancak henüz kesinleşmiş bir şey yok. Üstelik bu olasılıklara dönük yeni kriz beklentileri de söz konusu. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:

“S-400’ler geldiği zaman yerleştirileceği birkaç yer var bunlardan bir tanesi Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ı, Suriye’yi de içine alacak şekilde geniş bir bölge. Parti parti gelecek füzelerden ilk bataryanın bu bölgeleri kapsayacak şekilde Antalya civarına yerleştirileceğini değerlendiriyorum. Tabii yerleştiği zaman oraya yakın İncirlik Hava Üssü de var. Yani yer seçiminde bayağı sorun çıkacak gibi görünüyor. Çünkü ABD orada kendine yönelik bir hava savunma sistemi tehdidi olmasını istemez. Büyük ihtimalle bu konuşlandırma konusunda da Türkiye ile ABD’nin görüşmesi gerekir. Türkiye istediği yere yerleştirir ama ABD ile de görüşüp bu işi daha tatlıya bağlama durumu olabilir. Diğer alternatifler ise Türkiye’nin sanayisinin yoğunlaştığı İstanbul ile Kocaeli’ni de içine alan bölge ve Ege’yi örtecek şekilde olabilir. Ege’ye konuşlandığında da Yunanistan’ın sesi kesilir. Çünkü bu füzeler karşı tarafın uçaklarla ya da balistik füzelerle yapacağı bir taarruzu önleme açısından kritik önemde. Dolayısıyla karşı tarafın caydırıcılığını ortadan kaldırır, bizim caydırıcılığımızı artırır. Türkiye’nin gücüne artı bir güç katar.”

Peki, gelecek olan S-400’ler Türkiye’nin ihtiyacı için yeterli mi? ABD’nin elinde çok sayıda taarruz füzesi var, ya gelip oraya bir sürü füze atarsa gibisinden tezler de öne sürülüyor? Pekin, devam ediyor:

“Yetmez ama Türkiye’nin ABD ile savaşma gibi bir niyeti yok ki zaten. ABD’nin de Türkiye ile savaşma gibi bir niyeti yok. Olursa da Türkiye başka tedbirler alır asimetrik bir savunma sistemini öngörür anasından emdiği sütü burnundan getirir. Yani ABD füze atar ama ondan sonrasını kendi düşünür. Çünkü bu ABD’nin kafasındaki dünya liderliğinin de sonu olur. Yani şunu demek istiyorum biz ABD ile savaşmak için bu füzeleri almıyoruz milli menfaatlerimizi korumak için bunları alıyoruz.”

Ya Suriye’den gelebilecek örneğin İdlib’deki Türk gözlem noktalarına olası bir saldırıda S-4oo’ler müdahale edebilecek mi?

“Eder tabi. Bu konu konuşlandırılırken görüşülür Rusya’yla. Gerekirse düşürülür. Şu anda da Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemi yok ama uçaklarıyla düşürme imkanına sahip. Rusya’yla anlaştığı için bu İdlib konusunda sorun olmaz ama bu konuşulur, yapılır. Rejim uçakları böyle bir şeye tevessül edemez Rusya’nın desteği olmadan...”

Yazının devamı...

S-400 krizinde İsrail parmağı

ABD aylardır üç koldan, yani yönetim, Kongre ve medya vasıtasıyla Rusya’dan S-400’lerin alınmasının Türkiye için ağır ekonomik- askeri sonuçlar doğuracağına dönük küstahça mesajlar verdi, veriyor. Öncelikle de Türkiye’nin proje ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarını teslim etmeme ve ekonomik yaptırım noktasında. Yani ABD ısrarla müttefiklik ve diplomatik teamüllere uygun olmayan, tehditkâr, baskıcı bir üslup kullandı, kullanıyor. Aslında buna hasmane tavır demek daha doğru. Çünkü Türkiye tehditlere açık olmasına rağmen NATO’dan destek görmediğini, dolayısıyla da tetiği kendi elinde olacak bir hava savunma sistemi istediğini defalarca yineledi. Dahası, bağımsız ve ciddi bir devlet olarak S-400 alımı konusunda aldığı karar ve verdiği sözden asla dönmeyeceğini çok net ifade etti. Hem de en yüksek yerden... Dolayısıyla da gözler bugün gerçekleşecek Erdoğan-Trump görüşmesinde... Beklenti de Trump’ın ağırlığını koyarak, inisiyatif kullanıp, aylardır süren bu hasmane yaklaşımdan farklı bir tavır alması ve bir orta yol bulunması yönünde. Ancak bu noktada Trump’ın kafasını karıştıran ya da gerilimi tırmandırmak isteyen bazı güçler olduğu da bir gerçek... Nasılını MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş anlatıyor:

“S-400/F-35 konusundaki Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin ortaklaşa aldıkları karar ve ayrıca ABD’deki çok ciddi İsrail lobisinin, Yahudi lobisinin kuşatması altındaki Trump’ın tüm bunların üstüne çıkarak bir tavır alması zor. Şimdiye kadar ortaya koyduğu işaretler de bir umut vermiyor.”

Niye?

İsrail lobisi dediğimiz zaman ABD içindeki silah sanayii ve medya gücü lobisiyle birlikte düşünmemiz lazım. Ayrıca küresel finansla birlikte düşünmek gerekiyor. Türkiye’yi şu anda sıkıştırmak İsrail’in işine geliyor. İsrail güçlü bir Türkiye istemiyor. Türkiye-İsrail ilişkileri de oldukça sorunlu durumda.”

Gerilimde İsrailli silah tüccarlarının parmağı var yani?

“Hepsi birleşmiş vaziyette. Tüm bunların arkasında Rusya ve ABD mücadelesi var. Hem ekonomik, siyasal bakımından hem de askeri açıdan. Bir de Rusya ve ABD’nin temasları, ilişkileri söz konusu. Özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler, enerji kaynakları bakımından ikisinin nasıl karar alacağı meselesi var. Türkiye burada da bir zorlukla karşı karşıya, şu anda Türkiye-Rusya ilişkilerini sağlam tutarak ABD ile denge kurmak istiyor ama ABD’nin taleplerini de Türkiye karşılayacak durumda olmadığı için sorunlar sıcak şekilde karşımıza çıkıyor.”

S-400’lerin alınmasının silah pazarını doğrudan etkileyen bir durum olduğunu belirten Öneş, devam ediyor:

“ABD’nin meseleye yaklaşımı siyasi, askeri açıdan ya da NATO açısından görünüyor ama esas olay Türkiye bu S-400’leri aldığı takdirde arkasından Hindistan gibi birçok ülke S-400’ü alma hazırlığı içine girebilir. O bakımdan ABD silah sanayii bunu istemiyor, esas temeldeki sorun da bu. Çünkü ABD, bunu ticaretini engellemek olarak görüyor. Trump’ın bütün girişimleri de ABD ticaretini yeniden çok güçlü hale getirmek. Avrupa’yla mücadelesi de buna dayanıyor.”

Asıl sorun pazar ve para o halde?

“Para tabii. Bu lobinin içinde de İsrail önemli bir yer tutuyor. Ayrıca hem siyasi ilişkiler bakımından hem askeri ilişkiler bakımından bölgesel gelişmelerde İsrail’in güvenliğini koruma meselesi ABD için, ABD kamuoyu için çok önemli.”

Yani yine İsrail parmağı?

“İsrail bir görüntü. İsrail demek ABD politikası demek. İsrail’in güvenliği ABD’ye bağlı, birbiriyle ayrılmaz unsurlar. Dolayısıyla, Trump İsrail’den ayrı hareket edemez...”

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.