SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Kıbrıs Türk Devleti ilan edilmeli

Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve birtakım manipülasyonlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Aslında buna Doğu Akdeniz’i bir ABD gölüne dönüştürmeyi hedefleyen Trump’ın gerilimi tırmandırma taktiği demek daha doğru. Çünkü S-400 alımından vazgeçmesi için Türkiye’ye F-35’leri vermeme, projeden dışlama ya da ekonomik yaptırım gibi baskı, tehdit ve şantaj yapan ABD, aynısını Doğu Akdeniz’de de uygulama peşinde. Bu bağlamda da Türkiye’yi zora sokmak adına Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni kilit stratejik ortak, İsrail’i esas stratejik ortak ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’in istikrarı için kilit ülke olarak gördüğünü söylüyor. Dahası, ABD’nin kurguladığı ve desteklediği bu cepheye Fransa ve Mısır da dahil olmuş durumda. Yani ABD, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’yi dışlamak, yalnızlaştırmak ve yasal haklarını gasp etmek istiyor... Dolayısıyla da Doğu Akdeniz artık Türkiye açısından birinci ve öncelikli tehdit durumuna geliyor, geldi. O nedenle de Akdeniz’de misilleme sondaj çalışmalarının yanı sıra acilen daha başka adımlar da atılması gerekiyor. Özellikle de ABD’nin Türkiye’ye karşı oluşturduğu bu cepheyle gerginliği daha da artırıcı hamleler yapacağı dikkate alındığında... Neler olabileceğini ve buna karşı atılması gereken adımları strateji uzmanı emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“ABD Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye rağmen desteklediği Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni stratejik müttefik olarak görüyor. Bu bağlamda da Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta yeni üsler kurulması ya da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin NATO üyeliğine ısındırılması gibi adımlarını hızlandıracaktır. Dolayısıyla da Türkiye artık Kıbrıs’ta federal çözümden yana, federasyon temelinde bir çözüm modelinin mümkün olmadığını beyan etmeli ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kıbrıs Türk Devleti olarak ilan edilmeli. Çünkü karşı taraf hep Kıbrıs ismini kullanıyor. Güney Kıbrıs demiyor, Kıbrıs devleti Kıbrıs adası diyor. Biz de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diyelim. Tanımasalar da biz tanıyalım ve uluslararası platformlarda Kuzey Kıbrıs demeyelim. Bu uluslararası ilişkilerde, mütekabiliyet esası çerçevesinde misliyle karşılık verme açısından önemlidir.”

Türkiye’nin oldubittilere karşı bir an önce Güney Kıbrıs ile aralarında ihtilaflı olan parsellerde arama çalışmalarına başlaması ve KKTC’de deniz, hava üsleri kurması gerektiğini de savunan Babüroğlu
devam ediyor:

“Evet, Türkiye deniz üssü kurma kararı aldı ama hava üssüyle beraber bunu hemen kurmalıdır. Fazla beklememelidir. Çünkü diğer ülkeler kuruyor, Fransa kuruyor, İngiltere’nin orada hava üssü var ve sürekli takviye ediyor. ABD’de kurma girişiminde. Orada deniz üssü kurarsak donanmanın lojistik ve diğer faaliyetleri açısından önemlidir. Bunun varlığı hem KKTC için bir emniyettir hem de Türkiye’nin karşısında Doğu Akdeniz’de oluşan bu cepheye karşı caydırıcılıktır.”

S-400 olsa da olmasa deniz, hava üssü kurulması şart yani?

“Kesinlikle şart. Türkiye zaman kaybetmeden bu tür adımları atmalı. Çünkü Doğu Akdeniz çok riskli bir duruma geldi, eğer böyle devam ederse Doğu Akdeniz ABD’nin, Yunanistan’ın ve NATO’nun bir gölü olacak. Türkiye’nin oradaki kontrolü de azalacak...”

Yazının devamı...

Seçmen görevini yaptı sıra siyasette

Her iki ittifak adayının da seçim stratejileri öncelikle kendi tabanını konsolide etmek, kırgın-küskünleri sandığa taşımaktı. O nedenle de daha çok hemşehri odaklı bire bir markaj taktiğine kurgulu bir kampanya yürüttüler. Bu bağlamda da son dönemde İstanbul’un cadde ve sokaklarında yoğun bir siyasetçi trafiği yaşandı. Ekranlarda ise daha çok önceki seçimin sonuçlarına odaklı, karşılıklı iddialar içeren tartışmalar vardı. Dolayısıyla da yerelden ziyade genel seçim havasında oldukça hararetli farklı bir kampanya sürecinin ardından 23 Haziran’ı geride bıraktık. Hem de tam anlamıyla bir demokrasi dersiyle. Çünkü aylardır tatilden dönerler mi dönecekler mi diye tartışma malzemesi yapılan ve buna dönük olarak da farklı öngörülerle gündeme gelen vatandaşlar dün sabahtan itibaren sandık başlarına koştu ve noktayı koydu. Yani insanlar işini gücünü, tatillerini bırakıp ama organizasyonlu ama organizasyonsuz kendi imkânlarıyla oyunu verebilmek adına İstanbul’a döndü ve demokrasiye olan inancını, bağlılığını gösterdi. Bu hem geçmişte, son olarak da 15 Temmuz’daki darbeler ve girişimleri gibi antidemokratik davranışları ortadan kaldırma anlamında hem de zaman zaman Türkiye’ye demokrasi ahkâmı kesmeye kalkan Batı dünyasına karşı son derece önemli bir mesaj. Hele de son yıllardaki seçim yorgunluğu dikkate alındığında. Örneğin, dün konuştuğum deneyimli bir siyasetçinin bu konudaki yorumu “Bu son 10 yılda yaptığımız 10. seçim. Bunun yedi tanesi son beş yılda. Millet seçim yorgunu haline geldi. Neyse ki toplumsal bilinç kuvvetli de insanlar birbirlerini anlıyor. Sokaktaki insanın feraseti, tahammülü hoşgörüsü siyasete damgasını vuruyor” şeklindeydi. Onun için de öncelikle sandığa gidip yurttaşlık görevini yerine getirenleri kutlamak gerekiyor...

Yine bir başka kutlama da kazanan kaybeden adaylara çünkü onlar da genelde gerilimsiz, birbirlerini yok edercesine sert söylemlerden uzak durdular. Dahası, uzun zamandan sonra Türkiye’de halk gerçeğini nihayet kavradılar. Bugüne kadar genel siyaset mesajlarıyla ve konjonktürel siyasi duruşlarla seçmeni bir şekilde kanalize etmeye çalışan siyaset 23 Haziran süreciyle birlikte bire bir halk gerçeğini keşfetti ve halka doğrudan mesaj verme gerektiğini anladı. Bunun için İstanbul seçimlerini bir şekilde kotarabilme adına siyasetin bütün aktörleri sosyal dilimleri, mezhep-hemşehri gruplarını ve bağlantılı olarak hısım akraba topluklarını dikkate almak zorunda kaldı. Yani siyaset artık lider sultasında değil, bire bir vatandaşa dokunarak sandığa odaklandı. Ve bu açıdan da vatandaşı ikna eden kazandı. Daha doğrusu, hizmet nöbetini devraldı.

Özetle; aylardır süren kısır oy tartışmalarından sonra artık ülkemiz için yeni bir sayfa açıldı. Şimdi yurttaşa, kente, ülkeye hizmet ve seçim öncesi verilen sözlerin yerine getirilmesi, projelerin gerçekleşmesi için çalışma zamanı. Ki bu konuda verilen şeffaflık sözleri de malum. Dolayısıyla da bugünden itibaren siyasette yereli bırakarak genelde bize çok ciddi bir şekilde sıkıntı sinyalleri veren başta ABD, AB ile olan ilişkiler, S-400, Doğu Akdeniz, İdlib gelişmeleri olmak üzere Türkiye’nin geleceğini doğrudan etkileyen iç-dış sorunlar üzerine odaklanmak ve ülkece kenetlenmek gerekiyor. Zira Türkiye yaklaşık üç aydır bu konular yerine seçimi konuşuyordu.

Yazının devamı...

Oy tartışmasında nokta koyma zamanı

Gelecekten daha çok geride kalan seçime odaklı şaibe, çalıntı oy tartışmalarıyla kafa karışıklığı yaratan ve kutuplaşmayı körükleyen bir kampanya süreci yaşadık. Kampanyanın son günlerinde gerçekleşen siyaset derbisiyle umutlanır gibi olduk ama o da tarafsızlık konusundaki karşılıklı iddialarla boş çıktı. Ve sadece uzun zamandan sonra ilk olması açısından kayda geçti. Yani yine bildik iki kutuplu, gergin ve projelerin değil, siyasetin ön planda olduğu bir havada sandığa gidiyoruz. Dolayısıyla da sandığın İstanbul’da olduğu ama rüzgarın Anadolu’dan estiği bu kritik seçimin dinamiklerini anımsamakta, anımsatmakta yarar var. Özellikle de sandığın sesinden sonra ne söylesen boş olduğunu... Evet bir 31 Mart seçimi örneğini yaşadık ama o şaibe iddiaları ve itirazlarıyla oldukça sıra dışı bir vakaydı. Bu bağlamda da böyle bir olasılık oldukça zayıf. Çünkü yaşanan bu kötü örnekten ders çıkaran her iki taraf da bu gibi olasılıklara karşı tam anlamıyla teyakkuza geçmiş durumda... Hem de iktidar ve muhalefet açısından çok ciddi bir hukukçu yığınağıyla. Yani sandıklar tam anlamıyla gözaltında...

O nedenle de, bu seçim döneminde her iki adayın ve parti liderlerinin birleştiği tek ortak nokta olan “Herkes oyunu kullansın” vurgusu çok önemli. Hem halkın iradesinin tam yansıması hem de sandıktan çıkacak dengeler açısından. Özellikle de 31 Mart’taki bindelerle ifade edilen iki aday arasındaki 13 bin küsur oyluk fark dikkate alındığında...

Şöyle ki; 24 Haziran 2018’le 31 Mart 2019 arasında oy kullanmayan yüzde 3 civarında bir seçmen vardı şimdi bunları ikna edip sandığa getiren en avantajlı duruma geçebilir. Daha da önemlisi 31 Mart’ta ilçe belediye başkanlığı seçimlerinde İstanbul’un 39 ilçesinde Cumhur İttifakı’nın toplamda 450 bin civarında Millet İttifakı’ndan daha fazla oy almasına rağmen büyükşehir belediye başkanlığı oylamasında bu rakamın 13 bin küsur civarında farkla Millet İttifakı adayı lehine dönüşen dengesi daha değişik gelişebilir. Yani ilçelerde AKP adaylarına yapılan ama büyükşehirde fire veren tercihler bu kez aynı yönde kullanılabilir. Ya da tam tersi olabilir. Nitekim her iki cephenin de çabası da öncelikle bu yöndeydi. Daha doğrusu AKP açısından 31 Mart’ta fire veren 450 bin civarındaki doğrudan kendi seçmenini (ilçede verip büyükşehirde vermeyenler) ikna etmek, CHP açısından ise bu farkı açmak üzerine odaklıydı. Bu bağlamda da bugüne kadar genel siyaset mesajlarıyla ve konjonktürel siyasi duruşlarla seçmeni bir şekilde kanalize etmeye çalışan siyaset bu seçimde bire bir halk gerçeğini keşfetti ve halka doğrudan mesaj verme gerektiğini anladı. Bunun içinde İstanbul seçimlerini bir şekilde kotarabilme adına siyasetin bütün aktörleri sosyal dilimleri, mezhep gruplarını, hemşehri gruplarını ve bağlantılı olarak hısım akraba topluklarını dikkate almak zorunda kaldı.

Tabii bu arada da yurdun dört bir köşesinden gelen milletvekilleri, hemşehri ikna turlarında kendi siyasi geleceklerine dönük yatırım yapma fırsatını da yakaladı...

Özetle; artık sandık, yani karar anı... Seçmen son sözü söyleyecek ve aylardır süren bu kısır tartışmaya noktayı koyacak...

Yazının devamı...

F-35’ler olmazsa balistik füzeler var

ABD yönetimi, Türkiye’yi Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini almaktan vazgeçirmek için dört bir koldan tehdit ve şantaja devam ediyor. Hem de bunun nafile bir çaba olduğunu bile bile. Çünkü Türkiye bu konudaki kararlılığını en yüksek yerden çok net defalarca ortaya koydu, koyuyor. Tabii ABD’ye tepkisini de... Dolayısıyla, ABD’nin F-35’leri vermem tehdidi ya da ara sıra Türkiye-ABD müttefikliğinin önemine değinen yutturmaca sözleri Nasrettin Hoca’nın ya tutarsa mantığıyla göle maya çalması gibi bir durum. Zira böyle bir karardan vazgeçmek her şeyden önce Türkiye açısından ciddi bir devlet olduğu algısını sıkıntıya sokabilir. Dahası, evet ABD’nin F-35’leri vermem şantajı ve askeri-ekonomik yaptırım tehditleri son derece de önemli ama aynısı Rusya cenahından gelebilecek hamleler için de geçerli. Hatta mevcut konjonktüre göre daha da kritik olumsuzluklar yaratabilir. Nasılını bir önceki yazımızda da ABD boyutu ve Türkiye’nin buna karşı atabileceği adımlar açısından değerlendiren eski Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Türkiye S-400’ü almadığı zaman otomatik olarak İdlib’deki bütün dengeler çözülecek. Türkiye İdlib’de bu kadar rahat olamayacak ve Rusya İdlib’e müdahale edecek. Türkiye’nin Rusya’ya müdahale etmesi düşünülemez bile. Dahası, Rusya da PYD/YPG’ye yanaşacak, zaten zaman zaman konuşuyorlar. Türkiye’nin Fırat’ın doğusu ve batısıyla ilgili hazırladığı planlar yatacak. Rusya ile ekonomik ilişkiler, turizm bağlantıları uçak düşürme olayında olduğu gibi son derece olumsuz etkilenecek.”

Rusya “Canın sağ olsun” demez yani?

“Der mi? Demez tabii. Türkiye’nin vazgeçmesi demek Rusya ile bütün ilişkilerinin allak bullak olması demektir ve Türkiye’nin şu anda o bölgede Rusya’yla daimi olmasa bile geçici bir ittifak yapmaya ihtiyacı var. Hem ABD’nin, Batı’nın hem de bölge ülkelerinin karşısında. Onun için bu konuya çok dikkat etmesi lazım Türkiye’nin. Çünkü S-400 konusu sadece hava savunması değil, arkasında koca bir Rusya desteği, müttefikliği var. Dolayısıyla, Türkiye’nin S-400’ü almamasıyla uğrayacağı zarar almasına göre kıyaslandığında daha fazla olur. Yani bu Çin’le yapmış olduğumuz füze anlaşmasını bozmaya benzemiyor.”

Peki ya ABD’nin F-35’leri vermem ve askeri ambargo tehdidi? Böyle bir durumda Türkiye askeri açığını nasıl kapatacak? Pekin, devam ediyor:

“ABD F-35’leri vermezse onun yerine başka bir şeyi ikame ettirir. İlla uçağın yerine uçak konmaz, uçağın yerine başka bir şey, balistik füzeler de konur. Ve Türkiye bunu çok kısa zamanda yapacak güce sahip. Türkiye kendi menfaatlerini koruyacak farklı bir savunma politikasını rahatlıkla ortaya koyabilir.”

Nasıl?

“Türkiye balistik füze geliştiriyor zaten. Roketsan’da 280 kilometre menzilli füzeler üretiliyor. Çin’le anlaşma yapmak suretiyle bunun menzilini çok rahatlıkla 1500-2 bin kilometreye çıkartır, herkesi rahatsız eder. Daha da ileri giderlerse, gerekirse nükleer başlıklı füzeler bulur. Bunlar olmayacak şeyler değil, yeter ki bu konuda karar versin Türkiye. Yani klasik savaşa karşı Türkiye’nin eli kolu bağlı değil.”

F-35’in yerine balistik füze mi?

“Evet, uçak çok önemli ama illa da bu olacak diye bir şey yok. Türkiye caydırıcılığını sağlamak için F-35 boşluğunu bir iki sene balistik füze geliştirmek suretiyle doldurabilir. Zaten Türkiye’nin balistik füzeye sahip olması gerekiyor. Yani F-35’i alsa da almasa da balistik füze almak durumunda çünkü bölgede Suudi Arabistan’da, İran’da, İsrail’de balistik füzeler var, Suriye’de de var. Dolayısıyla da Türkiye de bu tehdide karşı sadece savunma sistemi yeterli değil, karşı tarafa caydırıcılık sağlayacak balistik füze sistemi de geliştirmek durumunda. Tabii bu arada da kendi uçağımızı geliştirebiliriz.”

Yazının devamı...

Türkiye adım atarsa ABD zarar görür

Türkiye’yi Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini almaktan vazgeçirmek için baskısını artıran ABD şimdi de Almanya ve Fransa’yı devreye soktu. Onlar da Türkiye’nin kararını NATO’daki konumu çerçevesinde bir kez daha gözden geçirmesine yönelik çıkışlar yaptı, yapıyor. Tabii özellikle de ABD’nin yaptırım tehditlerini anımsatarak ve NATO’nun çıkarları bahanesini kullanarak… Yani doğrudan ABD’nin sesi olarak. Tüm bunlara karşı Türkiye de bağımsız bir ülke olarak verdiği kararın arkasında duracağını her konuda olduğu gibi çok net ortaya koydu, koyuyor. Dahası olası yaptırım tehditlerine karşı sessiz kalmayacağını da duyurdu. Hem de en yüksek perdeden... Ve bunların sadece sözde kalmayacağı vurgusuyla... Dolayısıyla da hem içerde hem de dışa dönük olarak siyasi- diplomatik gelişmeler anlamında oldukça sıcak bir haftaya daha giriyoruz. Bir yanda sandığa dönük son düzlükteki hararetli atmosfer, diğer yanda ABD’nin küstah S-400 mektubuna karşı verilecek yanıt beklentisi... Bu noktada özellikle dışa dönük gelişmeler açısından akla gelen soru da şu:

ABD’nin olası yaptırım uygulamalarına karşı Türkiye’nin hamleleri ya da adımları ne olabilir?

Soruya eski Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin yanıt veriyor:

“Müttefik olarak beraber yürüttüğümüz, Afganistan başta olmak üzere bir sürü operasyon var. Oralarda ve Türkiye’deki üsleri kullanma konusunda ABD’ye birtakım kısıtlamalar getirebilir. NATO’daki pozisyonuyla birtakım kararları veto edebilir. Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Fırat’ın doğusu, Menbiç konusunda daha agresif davranabilir. Buna kimse, ABD gelip mani olamaz. İran’a olası müdahalede kapışma alanı olmaktan korkan Irak’la Türkiye birlikte hareket edebilir. İran’ın ablukaya alınması ya da İran’ın tehdit edilmesi konusunda tamamen karşı politikalar uygular, uygulamaya çalışıyor da zaten. Gerekirse F-35 anlaşması konusunda tahkime gidip orada ben şimdiye kadar ortak olarak şu kadar para verdim, benim uçaklarımı teslim etmiyor, deyip parasını geri isteyebilir. ‘Malatya Kürecik ‘teki radarı kaldırın buradan’ diyebilir, oradaki işlevini durdurtabilir.

Türkiye-Çin yakınlaşması var. Çin Savunma Bakanı Türkiye’ye savaş uçaklarını verebiliriz diye laflar etti. Bu konuda Türkiye’nin niyeti çok önemli. ABD, Rusya’yı, Çin’i, Ortadoğu’da İran’ı tehdit ederken Türkiye gibi bir ülkeyi kaybetmek istemez. Yaptığı planda Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’yi karşısına alarak bu işi yapamaz...”

Yani Türkiye’nin yapacağı çok şey var teker teker bunları gündeme getirebilir. Nitekim bu konuda kararlı da...Türkiye adım atarsa ABD’nin zarar göreceğine dikkat çeken Pekin devam ediyor:

“En az bizim kadar zarar görür emin olun. Türkiye’nin elinde adımlar var ve bunları Türkiye atar. Bu konuda kimsenin de endişesi korkusu olmasın. Evet biraz zorluk çekeriz ama iyi planlamayla hem ekonomik hem de askeri ve diğer anlamlarda Türkiye yalnız kalmaz.. Türkiye’nin elinde ABD’yi zarara uğratacak, dolayısıyla da bir daha düşündürecek imkânlar var.”

Peki ya Türkiye S-400 almaktan vazgeçerse?

“Bir daha hayat boyu ABD’nin güdümünden kurtulamayız, bundan sonra her şeyi kabul ederiz. Bize bir pazarlık sunmuyor ki adam. Vazgeçerseniz belki F-35 programına geri dönersiniz diyor. Tavrı bu. Uçakların ya da Patriotların bize verilmesi tamamen kongreden çıkacak karara bağlı. Başkan bir şey söylüyor, kongre hayır diyor, olmuyor. Onun için Türkiye’nin bu konuda dik durması lazım. S-400 bizim için çok önemli ama sorun o aşamayı geçti. Asıl konu ABD’nin dikte ettirdiği bir şeyi yapacak mıyız yapmayacak mıyız? Yoksa Türkiye’yi batırmaları o kadar kolay değil. Türkiye’yi gözden çıkartamazlar...”

Yazının devamı...

Sandığa 8 gün kaldı 31 Mart tartışması bitmedi

31 Mart seçimlerinden bu yana geçen üç ayda siyasette ve hemen her gece ekranlarda İstanbul’daki oyların yeniden sayılması ya da sayılmaması gerektiğine odaklı tartışmaları izledik. Hâlâ da izliyoruz. Yani artık sandığa 8 gün kaldı, yarın da iki aday arasında ekranda “siyaset derbisi” var ama Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini yenileme kararı üzerine gerek iktidar gerek muhalefetteki ateşli ve hiddetli değerlendirmeler bitmiş değil. Özellikle de oyların tümü yeniden sayılsaydı, seçimin iptaline gerek kalmazdı ve de 23 Haziran’da yeniden sandığa gidilmezdi noktasında... Bu bağlamda da başından beri AKP’lilerin savunduğu, son olarak da Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım’ın katıldığı bir televizyon programında dile getirdiği tez şu:

“Oyların yüzde 10’u yeniden sayıldı, fark 29 binden 13 bine düştü. Tamamı sayılsaydı, fark kapanırdı ve açık ara lehimize dönerdi. Ancak CHP’nin İl Seçim Kurulu’na itirazı ve orada hukuka müdahalesiyle bu engellendi. Oyların tamamının yeniden sayılmasının YSK tarafından reddedilmesiyle de olağanüstü başvurudan başka çaremiz kalmadı.”

Hukuka müdahaleyle suçlanan CHP’nin kurmaylarınca öne sürülen karşı tez ise “AKP’nin başvurusuyla ilçe seçim kurullarının aldığı yeniden sayma kararına karşı itiraz hakkımızı kullanmak için üst kurul olan İl Seçim Kurulu’na gittik. Orada hukuki sürecimizi takip ettik. Yasal hakkımızı kullanmayalım mı?” şeklinde...

Yani her iki tezin savunucularının da de kendilerine göre haklı nedenleri ve gerekçeleri var. Dahası, bazı iddialar nedeniyle yargıyı ilgilendiren konular da söz konusu... Dolayısıyla da ta başından beri bu anlaşmazlıkta “kalemi kıracak” merci doğrudan Yüksek Seçim Kurulu ancak oradan da soru işaretlerini giderecek adımlar pek atılmadı. Hatta işler daha da karmaşıklaştı. Geldiğimiz nokta itibarıyla sokaktaki insanın kafasındaki ortak olgu da şu:

Oylar yeniden sayılsaydı, 10 milyon kişiyi yeniden sandıklara götürmeye ve bunca fırtınaya hiç gerek kalmazdı...

Dün bu konuyu iki cenahtan siyasilerle de konuştum. Ve gördüm ki onlarda yeni oylamaya bir hafta kala aynı noktaya gelmişlerdi. Şöyle diyorlardı:

“Oylar yeniden sayılsaydı, çoktan biterdi olay zaten. Seçimi iptal etmek olmazdı. Eğer YSK sayım kararı alsaydı, 15 gün içinde biterdi her şey. Ama biz nisanı, mayısı geçirdik, haziran da bitiyor. Dolayısıyla da YSK bu seçimi gereksiz uzattı, daha doğrusu, seçimi krize götürdü. Sayım kararı verseydi, bu kadar sıkıntı olmazdı. İstanbul’da ve Türkiye’de seçim havası çoktan bitmişti.”

Niye sayılmadı, dayanağı ne?

“Onların kararına tabi ama öyle bir karar vermediler maalesef, olabilirdi, olmaz diye bir şey yok. YSK kendine göre bir gerekçe açıklıyor, ister kabul et ister etme. Yani eğer bütün oylar sayılsın deseydi, kimse bir şey diyemezdi. Geçersiz oylar sayılsın dedi, kim ne diyebildi? Bütün oylar sayılsın deseydi de itiraz olmazdı, olamazdı. Ama maalesef YSK gereksiz bir şekilde durumu bu hale getirdi, ekonomiyi sıkıntıya soktu, siyasette gerilim yarattı. Seçim İstanbul’da ama genel seçim havasına sokulduğu için de ülkede herkes sandığın sonucuna odaklandı...”

Yazının devamı...

CIA ve MOSSAD’ın Doğu Akdeniz mesaisi

Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve birtakım manipülasyonlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Her gerginlikte olduğu gibi ön plana çıkan aktörler de Ortadoğu’nun bildik sabıkalıları ABD ve jandarması İsrail... Dolayısıyla da tespit edildiğinde tüm komşu ülkeler için umut olan bölgedeki hidrokarbon zenginliği barışa katkı sunacağına, savaş tamtamlarının çalındığı bir havaya dönüşmüş durumda. Çünkü ABD ve İsrail körüklüyor, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve onunla iş birliği yapanlar da enerji pastasını yutmak adına efelik yapıyor. Özellikle de Türkiye ve KKTC’yi Doğu Akdeniz’den dışlamak, yasal haklarını gasp etmek niyetiyle. Tabii anında da gereken yanıtı alıyorlar. Hem de en kararlı ve en sert bir dilden. Ancak bunlar Doğu Akdeniz’de dönen kirli oyunun görünen tarafı, bunun bir de CIA ve MOSSAD başta olmak üzere bölgedeki doğal gaz yatakları bağlamında çıkar peşinde koşan tüm işbirlikçi ülkelerin gizli servislerinin de dahil olduğu manipülasyon boyutu da var. Orada da her türlü bilgi kirliliği, algı operasyonu gibi tezgâhlar söz konusu. Dün bu durumu MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Yanıtı şuydu:

Doğu Akdeniz’de çok büyük gaz yataklarının olduğu söyleniyor. Ama bu rakamların ne kadar doğru olduğu, olmadığını bilmiyoruz. Bulgular var ama herkes çıkarı için burada özel rakamlar ortaya atıyor. O yayınlanan raporların çoğu da stratejik yaklaşımlar, bölgedeki çıkarların korunabilmesi için veya da ülkeler arası ittifakları geliştirebilmek amacıyla hep bilinçli şekilde yapılan hamleler.”

Rezervler noktasında da tezgâh olabilir mi?

“Olabilir tabii. Kesin bir bilgiye sahip olmadığımız için raporların niteliğiyle de ilgili bilgi sahibi değiliz. Ama hepsi bu Ortadoğu’daki stratejik yaklaşımlarla ilgili yönlendirici olabilir. Doğu Akdeniz şu anda stratejik çok öneme sahip özellikle ABD ile Rusya arasındaki çatışmanın ana noktalarından biri ve buradaki enerji kaynakları üzerinde yoğunlaşan bir karşılıklı çıkar çatışması ile saflaşmalar söz konusu. Dolayısıyla da buradaki enerji kaynaklarıyla ilgili bilgilerin şüphesiz doğru yönleri var ama miktarları konusunda ben meseleyi canlı tutmak, önemini artırmak ve oradaki çıkar çatışmalarındaki ittifakları şekillendirmek için rakamlarla oynandığını, abartıldığını düşünüyorum.”

Gizli servisler mi devrede?

“Servisler, araştırma kuruluşları, sivil toplum örgütleri gibi çok çeşitli kanallardan bu tartışmaları gündeme getiriyorlar. Ve uluslararası planda konuyu canlı tutmaya çalışıyorlar. Ülkelerde çıkarlarına göre yeni ittifaklar oluşturuyorlar.”

Golan Tepeleri, Doğu Akdeniz meselesinin Büyük Ortadoğu çerçevesindeki stratejik çıkar çatışmalarına dayanan konular olduğunu ve gelişmelerin endişe verici boyuta ulaştığını belirten Öneş, bir kıvılcımla bölge ülkeleri arasında her an sıcak savaşa dönüşebileceğine dikkat çekerek, devam ediyor:

“Gerek ABD, gerekse Rusya mahalli sıcak bir çatışmayı ortaya çıkarabilirler. ABD-Rusya çatışması çıkmaz ama onların desteklediği yerel güçlerle veya ülkeler arasında bir vekâlet savaşı her an karşımıza çıkabilir.”

Vekâlet savaşı ülkeler arası boyuta dönüşecek anlamında mı?

“Ortadoğu her zaman için sıcak savaş ortamına sahip; özellikle Suriye meselesi, canlılığını devam ettirmekte olan İdlib sorunu, Fırat’ın doğusu, Golan Tepeleri, İsrail’in zaman zaman Suriye’ye yönelik askeri saldırıları. Bunların hepsi bir kıvılcımın ortaya atılabileceği şartlar yaratıyor, bunlardan her an bir sıcak çatışma ortaya çıkabilir. İsrail-İran ya da İsrail-Suriye veya bölgedeki diğer güçlerin Suudi Arabistan’la, Körfez Emirlikleri’yle gibi. Bölge bu şartlara sahip...”

Yazının devamı...

Sandık İstanbul’da rüzgâr Anadolu’da

Uzun bayram tatilinde İstanbul’un başkan adayları Anadolu’da, ülkenin her bölgesinden gelen milletvekilleri de İstanbul sokaklarında turladı. Hesaplar malum tatilci seçmeni yakalamak, İstanbul’da kalan seçmeni de hemşehrileri olarak ikna etmekti. Tabii bu arada da İstanbul’a dönük projeden çok siyasi odaklı, etnik damarlara dokunan mesajları doğrudan yerinde iletmek ve oradaki hemşehrileri aracılığıyla dolaylı olarak İstanbul seçmenini etkilemekti. Çünkü iki aday arasındaki denge tam anlamıyla bıçak sırtı. Dolayısıyla da bu kez bir oy kafadan iki oy (birine artı, diğerine eksi)değerinde, yani çok kıymetli. Evet, bazı anketlerde iki aday arasında yüzde 1-2 puanlık farklar (lehte-aleyhte) öngörülüyor ama bu rakamlar araştırmalardaki artı eksi yanılgı payları nedeniyle pek tatmin edici gelmiyor. Hele de bazı kamuoyu araştırmacılarının ‘sonucu çok zor tahmin edilebilecek bir seçim’ açıklamaları dikkate alındığında. Gerçekten de öyle. Örneğin; 24 Haziran 2018’le 31 Mart arasında oy kullanmayan yüzde 3 civarında bir seçmen var bunları ikna eden avantajlı duruma geçebilir. Daha da önemlisi 31 Mart’ta ilçe belediye başkanlığı seçimlerinde İstanbul’un 39 ilçesinde Cumhur İttifakı’nın toplamda 450 bin civarında Millet İttifakı’ndan daha fazla oy almasına rağmen büyükşehir belediye başkanlığı oylamasında bu rakamın 13 bin küsur civarında farkla Millet İttifakı adayı lehine dönüşen dengesi daha değişik gelişebilir. Yani ilçelerde AKP adaylarına yapılan ama büyükşehirde fire veren tercihler bu kez aynı yönde kullanılabilir. Ya da tam tersi olabilir. Nitekim AKP’nin çabası da öncelikle bu yönde. Daha doğrusu 31 Mart’ta fire veren 450 bin civarındaki doğrudan kendi seçmenini(ilçede verip büyükşehirde vermeyenler)ikna etmek üzerine odaklı. O nedenle de bire bir markaj yapıyor. Tabii aynısını CHP’de uyguluyor. Aslında buna son yıllardaki kutuplaşma siyaseti nedeniyle seçmenin oyunu “çantada keklik görme” kolaycılığının artık değişim sinyalleri de denilebilir. Ki dün konuştuğum deneyimli bir siyasetçinin görüşleri de bu yöndeydi:

“uzun zamandan sonra Türkiye’de halk gerçeğini nihayet kavradılar. Bugüne kadar genel siyaset mesajlarıyla ve konjonktürel siyasi duruşlarla seçmeni bir şekilde kanalize etmeye çalışan siyaset şimdi bire bir halk gerçeğini keşfetti ve halka doğrudan mesaj verme gerektiğini anladı. Bunun için İstanbul seçimleri bir laboratuvar olarak önümüze bu gerçeği koydu ve İstanbul seçimlerini bir şekilde kotarabilme adına siyasetin bütün aktörleri sosyal dilimleri, mezhep gruplarını, hemşehri gruplarını ve bağlantılı olarak hısım akraba topluklarını dikkate almak zorunda kaldı.”

Peki ya adayların Anadolu turları, oralardaki propagandalar İstanbul’daki sandığı etkiler mi ya da ne kadar etkiler?

“İstanbul’un kendi sorunları içerisinde propaganda amaçlı mesajlar vermek, meydanlarda bir araya getirip onlara bir gelecek vadetmek çok zor. İstanbul’da Karadeniz’e, Ege’ye, Akdeniz’e, orta Anadolu’ya, Doğu, Güneydoğu’ya verilen mesaj yeterince algılanamayabiliyor ama Anadolu’da, mahallinde verilen mesaj İstanbul’daki seçmenin köksel bağları açısından ve mensubiyet şuuru açısından daha çabuk algılamasına ve dip dalga oluşturmasına yol açıyor.”

Özetle; Seçmenin İstanbul’da olduğu ama rüzgârın Anadolu’dan estiği bir havada sandığa gidiyoruz. Sonucu bugünden kestirmek zor ama şimdiden bundan sonraki seçimler için de her parti açısından bire bir markaj yapmadan, yani sokaktaki insana dokunmadan seçim kazanılamayacağını söylemek mümkün...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.