SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

FETÖ’nün bir numarası ya Jack ya John

Fetullahçı terör örgütüne yönelik yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar sebebiyle yurt dışına kaçan ya da haklarında yakalama kararı olan çok sayıda kişi var. Ve bunların hepsi de kendilerine kucak açan ülkelerin hamiliğinde Türkiye aleyhine faaliyetlere devam ediyorlar. Dahası, FETÖ’yle mücadele eden kişileri itibarsızlaştırmaya dönük kara propaganda ve ölüm tehditlerine de... Örneğin, TSK’daki kripto hainleri tespit etmek için geliştirilen FETÖMETRE’nin mucidi Tümamiral Cihat Yaycı’nın telefonunu bayramda Twitter başta olmak üzere sosyal medyada açılan kripto hesaplar üzerinden vererek, hedefe koymuşlardı... Yani alçaklık devam ediyor. Hem de pervasızca. Dolayısıyla da akla gelen soru şu:

Bunların yerleri belli, MİT orada bir şey yapamaz mı? Yanıtı kendisi de yine FETÖ’nün hedefinde olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski başsavcısı, emekli Albay Ahmet Zeki Üçok veriyor:

“Hepsiyle ilgili iade taleplerimiz var, kırmızı bültenlerimiz var ama hiçbirisine işlem yapmıyorlar. Onları kullandıkları için böylesine uluslararası bir örgütlenmeye sahip Fetullahçı terör örgütünü kaybetmek istemiyorlar. Almanya, ABD, İngiltere gibi ülkelerde siz de bir şey yapamazsınız. Çünkü radikal siyasi sonuçları olur. Ama onun haricindeki Afrika, Asya ülkelerinden olsun, MİT de, Emniyet’in bir birimi var, onlar da alıp getiriyorlar.”

Ne olur Berlin’den de gidip alsa?

“En azından BM’nin birçok sığınmacılara ilişkin olan kurallarını çiğnemiş olursunuz. Çünkü neredeyse Avrupa’dakilerin tamamına sığınma hakkı verdiler. Hatta onlarla ilgili eski Maden Sendikası’nın oteli vardı, orayı sığınmacıların kaldığı yer haline getirdiler. Gelen bütün FETÖ’cüleri yatırdılar, yedirip içirdiler bu sığınma sürecinde. Sonra da bunlardan sığınma hakkı verdiklerine ev tahsis ettiler, maaş bağladılar. Yani hukuki bir statü kazandırdılar onlara.”

Kalkan amaçlı hukuki statü yani?

“Tabii. Kazandırmasalardı bu sefer yurt dışına kaçmış Türk vatandaşı olacaklardı. Şimdi ise Almanya’ya sığınmış mazlum havası verdiler. Uluslararası bir koruma kalkanı geliştirdiler onlara. Mesela şimdi ABD’de bir sürü FETÖ’cü var, bunları getiremez miyiz? Getirebiliriz. Operasyon yaparak hepsini olmasa bile en azından bir kısmını Almanya’da olsun, Fransa’da olsun, getirebiliriz. Ama şu var. Bunların hepsine uluslararası hukuk mevzuatı çerçevesinde hukuki güvenceler sağladılar ve Türkiye bir şey yapsa da karşılık versek diye hazır bekliyorlar. O nedenle, biraz bu tür yöntemlere çekinceli davranıyoruz. Artı Almanya’daki FETÖ’cülerin kollarına panik butonu taktılar kaçırılmalara tedbir olsun diye.”

FETÖ’yü en çok ABD, Almanya, İsrail’in kullandığını ve örgütün gerçek liderinin de Fetullah Gülen olmadığını belirten Üçok, devam ediyor:

“Fetullah Gülen tabii ki örgüt içerisinde çok önemli ama FETÖ’nün bir numarasının adı ya Jack’tir ya John’dur. Çünkü bu ABD’nin, CIA’nın ve buna benzer istihbarat örgütlerinin kurduğu ve yönettiği bir örgüt. Başındaki Fetullah Gülen de bu örgütün sembolik lideri, beyin falan değil. Gerçek yöneticileri Fetullah Gülen’i şu anda ABD’de barındıran, onu kontrol eden CIA... Kuran, dünyanın 169 ülkesinde örgütleyen o...”

Fetullah Gülen ölse ya da iade etseler bir şey değişmez yani?

“Katiyen değişmez. Böylesine olağanüstü bir örgütü adam öldü diye dağıtır mı o istihbarat örgütleri? Mümkün değil; Fetullah gider, yerine Metullah gelir.”

Niye vermiyor o zaman?

“ABD’nin sadece Fetullah Gülen diye bir örgütü yok ki. Malezya’da, Filipinler’de ya da başka yerlerde başında filanca kişinin olduğu bir sürü örgütleri var. Şimdi Fetullah’ı iade ederse, bu sefer diğerleri ABD ile olan ilişkilerini sorgularlar. Kendilerinin de teslim edileceğini düşünürler. O yüzden de ABD bugüne kadar hiç kimseyi vermedi. Fetullah’ı da vermez. İşi bitince teslim eder falan değil, işi bitmez. İşi biterse de ölür adam, öyle işi biter. Yoksa Fetullah Gülen çok mu önemli ABD için? Onun yerine koyacağı, yetiştirdiği adamları da hazırdır zaten...”

Yazının devamı...

İdlib’de oyun içinde oyun

Çatışmasızlık bölgesi denilen ama havadan, karadan bombaların yağdığı ve her gün onlarca sivilin öldüğü İdlib’de görüntü bayramda da değişmedi. Değişmesi de zor çünkü Türkiye dışında silahların susması için çaba gösteren yok. Aksine kimi yekten kimi ise gizli servisleri aracılığıyla bölgedeki terör örgütlerini kullanarak ateşi körüklüyor. Tabii bir yandan da savaşa karşıymış havası vererek. Örneğin; son olarak Trump’ın katliam olarak nitelendirdiği saldırıların durması için Rusya ve Suriye rejimine durun çağrısı yapması, hatta müdahale sinyali vermesi ama aynı ABD’nin gizli servisi CIA ve onun kan kardeşi MOSSAD aracılığıyla bölgedeki radikal örgütleri manipüle etmesi gibi. Tabii benzer çelişkili durum diğer süper güç Rusya için de geçerli. O da teröristlerle mücadele adı altında sivil hedefleri, hatta hastaneleri bile bombalayan Suriye rejimine destek verdi, veriyor, hatta vuruyor ancak ABD “ne oluyor” diye ses çıkardığında da Soçi Mutabakatı’nı hatırlayıp “İdlib’deki durum Türkiye ile çalışa-rak durduracağımız bir mesele” diyor. Yani tam anlamıyla insan hayatını hiçe sayan “derin” hesaplar söz konusu. Ve kimin kimden yana olduğu, ne düşündüğü, ne planladığı flu… Aslında net de herkes çıkarları doğrultusunda bilmiyormuş gibi davranıyor. Dolayısıyla saldırılar nedeniyle yerinden olan yarım milyon insanın Türkiye sınırına doğru hareketlendiği İdlib’de her an sürpriz gelişmelerden de söz ediliyor. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatı-yor:

“ABD, İdlib’de Rusya’yı ve Suriye’yi sıkıştırmak istiyor… CIA da alttan alta Nusra’yı destekliyor, hare-kete geçirtiyor. Harekete geçirtince rejim güçleri oraya saldırıyor. ABD önümüzdeki günlerde de rejim şunu yapıyor diye ya da olayları daha da kızıştırmak için bir kaç tane füze atabilir Suriye güçleri-ne...”

İşler iyice karışacak o halde?

Karışık falan değil, aslında herkes ortaya çıkan fırsattan faydalanmaya çalışıyor. Fırsat ne şimdi? Tür-kiye oraya müdahale edilmesini istemiyor. Rusya müdahaleden yana ama Türkiye ile bir ilkesel ateş-kes anlaşması yapmış ve Türkiye ona uyulmasını istiyor. Bu arada ABD bundan faydalanmak suretiyle Rusya ile Türkiye’nin arasına girmeyi, Rusya’yı o bölgede sorunlarla baş etmeye zorluyor. Bunun içinde İdlib’i kullanıyor. Bir gün bakıyorsun İdlib’de olay çıkartıp Türkiye’yi zor durumda bırakıyor. Şimdi de Türkiye’nin yanındaymış gibi gözüküyor. Trump’ın sözlerinden sonra Rusya operasyon se-çeneğini çok fazla üsteleyemez. Tabii bunun bir de aması var çünkü bu çaba daha çok Rusya ile Türkiye arasındaki Soçi Mutabakatı’nı bozmaya yönelik. Ya da Astana’yı da diyelim. Yani Trump’ın ‘İd-lib’e saldırı 21. yüzyılın en büyük trajedisi olur’ gibilerinden sözleri insani, vicdani falan değil, tama-men taktiksel bir çıkış... Hem Rusya ile Türkiye’nin arasını açmayı hem de dünyanın gözünde Rus-ya’nın bir tehdit olduğunu anlatmayı hedefliyor.”

Oyun içinde oyun yani?

“Evet, maalesef öyle. Türkiye’nin dışında kimsenin aklında insanlık trajedisi falan yok. Biz bakıyoruz çünkü sonuçta vicdanen böyle bir şeye üzülüyoruz hem de bunun yükü doğrudan Türkiye’ye geliyor ve gelecek. Dahası Türkiye’nin o bölgede desteklediği gruplar da var. O gruplarla ilgili terörist olup olmadığı konusunda da Rusya ile ABD arasında, rejim arasında da anlaşmazlık var. Şu şudur bu budur diye bakılamıyor maalesef...”

Yazının devamı...

Hedef Kandil mi Sincar mı?

Pençe Harekatı kapsamında Irak’ın kuzeyinde terörist temizliği ve sığınak imhaları devam ediyor. Sıcak gelişmeler de bakanlık tarafından açıklanıyor. Ancak bunu sadece askeri bir harekât olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu sadece dağdaki PKK’yı hedef alan girişim değil, jeopolitik önemi de çok büyük olan kapsamlı bir harekat. Özellikle de son yıllarda gerçekleştirilen diğer sınır ötesi operasyonlarla birlikte değerlendirildiğinde. Şöyle ki; Türkiye son 35 yılda Kuzey Irak’a 20’ye yakın küçük, orta veya büyük çaplı sınır ötesi operasyon yaptı. Ama belirli bir süre sonra arama tarama, temizlik faaliyeti bitirilip geri dönülüyor sonrasında da teröristler o bölgeyi tekrar işgal ediyordu. Şimdilerde ise terörist temizliğiyle birlikte kontrol altına alınan yerlerde üs bölgeleri oluşturuluyor ve Silahlı Kuvvetler unsurları konuşlandırılıyor. Yani kalıcı olunuyor. Dolayısıyla da PKK’nın alan hâkimiyeti daraltılıyor, engelleniyor. Bunun ne anlama geldiğini 1992’deki Hakurk Harekatı’na katılan Hakkari Dağ ve Komando Tugayı’nda kurmay yüzbaşı olarak görev yapan emekli Tuğgeneral Dr.Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Terör örgütüyle mücadeleden etkili sonuç alınabilmesi için terörü kaynağında kurutmak gerekiyor. TSK’nın şu anda yaptığı odur. Kaynağı neresi? Kuzey Irak’ta Kandil var Hakurk var ve diğer hatlar var. Kaynağına gidip orayı ele geçiriyor arama, temizleme sonra orada üs bölgesi teşkil ediyor kontrol ettikten sonra terör örgütü o bölgeye gelmiyor. Bu sefer terör örgütü diğer kamplarına gidiyor. Orayı da kontrol etmek lazım. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetler adım adım terör örgütünün yuvalandığı diğer bölgeleri de eninde sonunda kontrol edecek ve orada üs bölgeleri oluşturacak. Sonuçta 35-40 kilometre derinlikte yani Türkiye sınırından 35-40 kilometre güneyde sınırdan öte yanda bir hat çizerek sınırlarını uzaktan kontrol etme imkânı bulacak. Dolayısıyla da terör örgütü unsurlarının yurt içine giriş çıkışları da o oranda zorlaşacak.”

Bu bağlamda bundan sonraki hedef Kandil mi?

“Kandil’de hedefler arasında ama şimdi siz Hakurk’u ve çevresini kontrol altına alırsanız Kandil’den gelen teröristlerin geliş çıkışlarını kontrol altına alma imkânınız var. Dolayısıyla Kandil’in biraz önemi orada düşüyor. Ancak Sincar çok önemli. Sincar hem Fırat’ın doğusu için bir takviye sağlıyor hem Suriye’den PYD/PKK Sincar’dan gelerek Türkiye ve Kuzey Irak’taki kamplarını takviye etme imkânı buluyor. Onun için büyük bir ihtimalle önümüzdeki gelecekte Kuzey Irak’taki bu hat tesis edildikten sonra Sincar’a bir Silahlı Kuvvetler operasyonu kaçınılmaz olacaktır.”

Pençe Harekatı’nın jeopolitik önemine de dikkat çeken Babüroğlu devam ediyor:

“İran’a yapılacak bir olası operasyonun şu anda ayak sesleri geliyor. Yarın öbür gün Suriye’de olduğu gibi sokak hareketleri, görebiliriz. Bu durumda da hem İran hem Irak istikrarsızlaşacak. Çünkü sığınmacı akını olacak. Bu da doğrudan PKK’nın işine yarayacaktır. Sınırın ötesinde Şemdinli’ye yakın bu istikrarsız bölgeye yerleşen terör örgütü orada yeni yeni kamplar oluşturacaktır. Şimdi bu harekâtla hem meydana gelebilecek boşluklar kontrol edilerek önlenmiş oluyor hem de Irak’taki üs bölgeleriyle PKK’nın burada istikrarsız bölgede gelişip güçlenmesi önlenmiş oluyor. Yani ön alınıyor, proaktif davranılıyor...”

Özetle; TSK bugüne kadar olduğu gibi ülkenin bekası için çok zor bir görevi daha üstlenmiş durumda... Kılıçları keskin, yolları açık olsun. Hiçbirinin ayağına taş değmesin. Gittikleri gibi sağ salim geri dönsünler... İyi bayramlar ve sağlıklı günler dileğiyle...

Yazının devamı...

ABD neden S-400’lü Türkiye istemiyor?

S-400 krizinde en kritik sürece giriliyor. Rusya ile yapılan anlaşmaya göre, hava savunma sistemlerinin ilk parçaları bu aydan itibaren Türkiye’ye gelmeye başlayacak. Bu arada da ABD Türkiye’nin S-400 kararından vazgeçmesi için baskı ve şantaja devam ediyor. Son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, S-400’lerin teslimatının tamamlanması halinde Türkiye’nin “olumsuz sonuçlarla karşılaşacağı” gibisinden küstahça sözler sarf etti. Yani ABD müttefiklik ve diplomatik teamüllere uygun olmayan, tehditkâr üslubunda ısrarcı. Aslında buna hasmane tavır demek daha doğru. Çünkü Türkiye tehditlere açık olmasına rağmen NATO’dan destek görmediğini, dolayısıyla da tetiği kendi elinde olacak bir hava savunma sistemi istediğini defalarca yineledi, yineliyor. Ki bu konuda ne kadar haklı olduğunu çok net ortaya koyan fazlasıyla tehdit var. Nasılını dün konuştuğum kritik görevdeki üst düzey bir askeri yetkili anlatıyor:

S-400’ler 30 kilometre irtifada hallediyor gelen füzeyi ya da uçağı ve Türkiye’ye bağımsız bir hava savunma imkânı veriyor. Mesela şu anda Türkiye’nin hava savunması ABD’nin iki dudağı arasında. Yani NATO’nun göndereceği Patriotlara falan bağlı. Bir de Malatya Kürecik’te bir radar var. Aynısından İsrail’de de bulunuyor. Bu radar 1000-1300 kilometre arasında değişen bir alanda tespit imkânına sahip. Bütün o aradaki füzeleri, uçakları falan hepsinin özelliklerini daha başlangıçtan itibaren buluyor ve çok büyük bir istihbarat sağlıyor. Aslında ABD’liler bunu tamamen İsrail’i korumak için araştırıyorlar. Ama diyelim ki Türkiye’ye yönelik bir füze atıldı. Türkiye’de hava savunma füzeleri olmadığına göre onu imha etmenin tek yolu ABD’nin Akdeniz’deki gemilerinden atılacak anti balistik füzeler. Onlar da örneğin Rusya’dan veya İran’dan bir füze atılsa onu Ankara’ya gelmeden vuramaz. Yani bizim Ankara’ya kadar hava savunmamız yok. Ankara’dan geri kalan batı tarafında da hava savunmamız ABD’lilere emanet edilmiş vaziyette. Onlar isterlerse imha ederler. Yoksa yok...”

Yani ABD, “S-400’ler NATO’nun güvenlik kuşağı için tehdit” gibisinden gerekçeler söylüyor ya bunların hepsi hikâye. Öyle bir şey yok. ABD’nin tek derdi; şu anda Türkiye’nin dış politikasıyla ABD’nin dış politikası örtüşmüyor. Eskiden Rusya’yla falan icazet alarak görüşüyordu, şimdi kendi başına hareket ediyor, kendi politikasını belirliyor. Kendine biçilmiş rolün üstüne çıkıyor Türkiye. Onlar da onu kabul etmiyor, edemiyorlar. Dolayısıyla da Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olması için Patriot verelim masalı ya da tehdit, şantaj her yolu deniyorlar. Türkiye’nin S-400’leri almak zorunda olduğunu belirten yetkili devam ediyor:

“Eğer Türkiye doğu Akdeniz’de, Ege’de ya da Suriye’de milli menfaatlerini korumak istiyorsa hava savunma sistemine ihtiyacı var. Bunu alacak. Buna karşılık, ABD ‘F-35 vermem, yaptırım uygularım’ diyor. Bu yaptırımlar Türkiye’yi ABD’den biraz daha uzaklaştırır ve NATO’daki çatlağı daha da artırır, onun için ABD’lilerin iyi düşünmeleri lazım. Şu anda ABD’liler pazarlık yapıyor. Asıl sorun S-400 değil, Türkiye’ye laf dinletmek. Türkiye’nin S-400’leri alması NATO’dan çıkmasını, AB ile ilgilenmemesini, ABD’ye düşman olmasını, eksen değiştirmesini gerektirmiyor. Türkiye mevcut eksende kalacak, kalmalı da zaten ama Rusya’yla yakınlaşır. ABD de F-35’leri Türkiye’ye vermek durumunda. 3 bin 700 tane F-35 satacak dünyaya, onun için Türkiye’yi göz ardı edemezler. En fazla bir iki sene geciktirirler.”

Ya ABD’nin Patriot verelim sözleri?

“ABD o sözünü de tutmaz. Zaten sadece Pentagon Patriot verilebilir diyor, bu daha çalışılacak, edecek, arkasından sonuç aşamasında Kongre’ye gidecek, Kongre hayır derse yine yok. Yani Patriot verelimin garantisi yok. ABD’den bu karar çıkmaz çünkü bizim kendilerine bağımlı olmamızı istiyorlar. Kaldı ki orta irtifa füzesavar Patriotlar da bizim işimizi görecek füzeler değil. Dolayısıyla biz yine açıkta kalabiliriz...”

Yazının devamı...

‘Pençe’ CIA’yı da sağır etti

TSK, ülkeye terörist girişlerini önlemek ve Kandil’i bir daha alevlenmemek üzere söndürmek konusundaki kararlılığını ‘Pençe Harekâtı’yla bir kez daha gösterdi, gösteriyor. Tabii bu arada istihbari başarı, askeri güç ile teknoloji konusundaki imkân ve kabiliyetini de... Çünkü MİT-TSK senkronizasyonuyla önce belirlenen hedefler nokta atışlarla havadan karadan vuruldu, ardından da uçar birlik harekâtıyla Hakurk’a Türk komandosu yağdı. Hem de bölgede cirit atan ve artık alenen PKK’yı koruyup, kollayan CIA, MOSSAD’a rağmen... Yani MİT ve TSK öyle gizli, öyle seri hareket etti ki bölgedeki ABD ve İsrail ajanlarının dahi haberi olmadı, olamadı. Dolayısıyla da TSK’nın halen devam eden “Pençe Harekâtı” sadece bölücü terör örgütüne, teröristlere değil, onları koruyan, kollayan ülkelere ve onların gizli servislerine de çok net mesajlar içeriyor. Hem nokta hedef tespitleri hem de harekâtın şekli açısından. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Hedef seçilmesi için istihbaratın çok iyi olması lazım. İnsan istihbaratı olarak MİT o bölgede çok iyi örgütlenmiş vaziyette, İHA’ların yaptığı istihbarat ve birliklerdeki karşı tarafın haberleşmelerini takip eden taktik dinleme sistemleri de var. Bütün bunlar toplandığı zaman ortaya çok iyi bir istihbarat çıkıyor ve bu analiz edildiğinde teröristlerin yeri, cephanelikler ve mühimmat depoları hepsi belirlenmiş vaziyette. Ve bütün bunları etkisiz hale getirmek için önce havadan, karadan nokta hedefler vuruluyor; ardından gece uçar birlik harekâtı yapılıyor. Yani muharip birlikler yorulmadan hedef bölgelerine yakın yerlere indiriliyor, oradan da operasyona başlıyorlar.”

CIA’nın haberi nasıl olmadı?

“Olmaz çünkü biraz da onlara karşı yapılıyor. O bölgede ABD’nin bazı irtibat timlerinin faaliyetleri var. Hem Türkiye’ye yönelik hem daha çok İran’a yönelik faaliyetlerde oradaki teröristleri kullanıyorlar... Bu operasyonla ilgili ABD’ye ve İran’a bilgi vermiş miyizdir? Son dakika ‘biz böyle bir operasyon yapıyoruz’ diye vermişizdir. Siz harekâta başladıktan sonra bilgiyi verdiğiniz zaman karşı tarafın hazırlık yapması için en az 6-7 veya 10 saate ihtiyacı var. Dolayısıyla, bir şey yapamazlar.”

CIA duysaydı teröristler kaçar mıydı?

“Evet, büyük ihtimalle kaçardı. Onlar hava kuvvetleri bombaladı, topçu ateş etti bitti sanmışlardır. Halbuki hedeflere yönelik o atışlardan sonra hazır bekleyen komando tugayları var. Bizim gücümüz helikopterlerle bir seferde bir komando tugayını herhangi bir yere gece-gündüz indirme imkân ve kabiliyetine sahip. Dolayısıyla da muharip unsur olarak binlerce komando var şu an o bölgede.”

CIA teröristlere haber uçuramadı yani?

“Uçuramaz tabii. Siz doğrudan kendi istihbaratınızı kullanıyorsunuz. ABD’den bilgi almıyorsunuz, kimseye bilgi vermiyorsunuz, doğrudan kendi haber ağınızdan adamların yerini, koordinatlarını öğreniyorsunuz, gidip orayı vuruyorsunuz.”

Bu harekâtla birlikte o bölgede yeni üs bölgeleri tesis edileceğini belirten Pekin, böylece Türkiye’ye terörist sızmalarını engellemenin yanı sıra Hakurk ile Kandil arasındaki bağın da kopacağını söylüyor. Ardından da bu harekâtın bir başka mesajı daha olduğuna dikkat çekiyor:

Bu zorunlu askerlik sistemi değişiyor, orduda adam kalmayacak gibisinden sözlere de bir cevap. TSK’da 200-250 bin civarında subay, astsubay, uzman, sözleşmeli er olmak üzere profesyonel asker var. Yani TSK’nın bu tip harekâtta, önümüzdeki yakın tehditte fazla askere ihtiyacı yok, mevcut askerle bu işi yapacak durumda, onu da gösteriyor. Çünkü kullanılan askerlerin tamamı profesyonel...”

Yazının devamı...

Damlaya damlaya oy hesabı

YSK tarafından seçimin yenilenmesine karar verilen İstanbul’da 31 Mart görüntüsü şuydu:

Seçmen Sayısı: 10.570.939, Kullanılan Oy: 8.866.614, Açılan Sandık: 31.186 Katılım Oranı: 83,88 Geçerli Oy: 8.547.074 Geçersiz Oy: 319.540...

Yani İstanbul ‘da 100 seçmenin 16’sı sandığa gitmedi. 3 de geçersiz oy ortaya çıktı ve 19 oldu. 81 kişi üzerinden baktığımızda da her iki aday arasında binde 1-2’lik bir fark söz konusu...

Dolayısıyla da 23 Haziran’a dönük stratejiler küskün-kırgın seçmen, Kürt oylar, kutuplaşma veya kırılma, kankalık ve hepsinin kesiştiği ekonomi, daha doğrusu vatandaşın cebi olmak üzere “4K1E”ye odaklanmış durumda. Bu bağlamda da her iki ittifak cephesi arasında tam anlamıyla damlaya damlaya oy devşirme hesapları ve bağlantıları yapılıyor. Dahası şimdiden “avantaj bizde” diyenler de oluyor. Evet her iki taraf açısından da bazı verilere dayalı kayıp-kaçak oyların nedenleri ve bunların kazanılmasına dönük etkin çözüm reçeteleri olabilir ama yine de siyasette iki artı ikinin her zaman dört etmediğini de hatırlamalarında yarar var… Ki buna dönük olarak dün konuştuğum bazı kamuoyu araştırmacılarından ilginç saptamalar da geldi. İşte bazıları:

“Sandığa gitmeyenler var ama bunun nedeni sadece küskün, kırgın seçmenler değil. İnsanlar seçimden yoruldu, bıktı bunun etkisi ve tepkisi de var. Kaldı ki biz Türkiye’de, İstanbul’da yüzde 16-17 sandığa gitmedi diyoruz ama onun zaten yüzde 12-13’ü hiçbir seçimde sandığa gitmiyor ki...

Siyasetteki kutuplaşmayı hesaba katarak ‘31 Mart’ta binde 1-2 fark vardı. bu sefer de yine fark çok az çıkar’ demek doğru değil. Seçmen dediğimiz şey sabit fikirli bir robot değil ki. İki seçim arasında geçen 60 günlük sürede eşinden, dostundan, ekonomiden, çevresinden bir takım şeylerden etkilenen bir seçmen var, her seçimde var, oldu. Yoksa aksi olur ise 7 Haziranla 1 Kasım arasındaki değişimi nasıl açıklayacağız...

Malum önümüzdeki hafta 10 günlük bayram tatili başlıyor. Bu nedenle tatile, yazlığına, memleketine, anasının, babasının yanına gidenler olacak bunların yüzde yüzü geri gelmez. Onun için evet bir 24 Haziran 2018 ‘le 31 Mart arasında oy kullanmayan yüzde 3 civarında bir seçmen var bunları ikna eden avantajlı duruma geçebilir diyebiliriz ama daha da önemlisi 23 haziranda seçmenini İstanbul’da tutan daha avantajlı olur...”

Partiler bayram tatiline gidenlerin dönmeleri konusunda önlemler alıyor, vatandaş da bu konuda çok hassas, sosyal medyada da uyarılar, çağrılar var ama?

“Elbette seçmenler akın akın gidecek gelmeyecek anlamında değil bu. Ancak iki aday arasındaki bindelik fark dikkate alındığında gidip dönmeyecek seçmen sayısı bundan büyük olabilir. İstanbul 10 milyon 500 bin seçmenin olduğu bir şehir. Türkiye’deki toplam seçmenin yüzde 20’si.. Bu seçim küçük bir ilde, ilçede olsa partiler organize eder adamları götürür, getirir, bayramını ayarlar, ulaşımını sağlar. Ama 10 milyon 500 bin seçmenin yaşadığı bir yerde bu tip organizasyonlar olmaz. Sosyal medyada ben gelene 2 bilet veriyorum diyenler var doğru am ne kadarını getirebilirsiniz ki. Yani gidenlerin yüzde 1-2’si geri gelmezse sonucu direk etkileyecek bu sefer. Yüzde bir 100 bin oy demek...”

Özetle; siyaset cephesinde bol toplama, çıkarma içeren, kâğıt üstünde bir seçim havası var. Tabii tüm hesaplar da her iki taraf açısından kazanmak üzerine. Ama bir o kadar da yanılgı olasılığıyla...

Yazının devamı...

Trump, SDG-PKK bağının farkında! So what?

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Kongre’de katıldığı oturumda, Trump’un SDG-PKK bağının farkında olduğunu söyledi. Bunu nihayet kabullenmesi ya da dillendirmesi güzel de ne yani, ne olacak? Yani Trump’ın anlayacağı dille So what? Bugüne dek PKK’yla bağlantıları yok yalanıyla YPG/PYD’lileri silahlandıran, eğiten ve sonrasında da yine bir harf değişikliyle SDG (Suriye Demokratik Güçleri) yutturmacasını ortaya atan ABD “Hata ettik” deyip tornistan mı yapacak? Teröristlere “Bundan böyle silah milah yok, elinizdekileri de geri verin” mi diyecek? Veya Trump, Fırat’ın doğusu için gündeme getirdiği güvenli bölge konusunda Türkiye’nin baştan beri önerdiği, TSK’nın kontrolünde 30-40 kilometre derinlik formülüne yeşil ışık mı yakacak? Dün bu durumu emekli tuğgeneral, Dr. Naim Babüroğlu’na sordum. Öncelikle de Jeffrey’in “Başkan Trump SDG ile PKK arasında siyasi bağın farkında” sözlerini. Yanıtı şuydu:

“SDG ile PKK arasında sadece siyasi bir bağ değil, organik bağ vardır. SDG’nin omurgasını, ana eksenini kim oluşturuyor? YPG/PYD terör örgütü. YPG nedir? KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) sözleşmesine göre, PKK’nın Suriye’deki kolu. Yani o da KCK’ya bağlı. KCK kime bağlı? İmralı’daki terörist başına... Dolayısıyla, bunu göz ardı ediyor Jeffrey, YPG/PKK terör örgütü demiyor.”

Jeffrey’in sözleri ABD’nin teröristleri koruyup kollama politikasında değişiklik sinyali anlamına gelmez o halde?

“Yok öyle bir şey. YPG/PYD’yi terör örgütü listesine almadığı sürece hiçbir geri adım atmaz ABD. Atmaz da zaten çünkü onlarla çok işi var. İsrail’le yapılacak işi var, Fırat’ın doğusunda işi var, İran’a operasyon durumu var. YPG/PKK’yı özellikle de İran’ın Lübnan ve Suriye’yle bağlantısını kesmek için kullanmak istiyor. Asıl amacı bu.”

Silah desteğini kesmek ya da toplamak falan söz konusu değil yani?

“Hayır. Niyeti silahları toplama olsaydı Türkiye her zaman, her platformda başvuruyor. Bırakın silahları toplamayı, daha modern silahlarla donattı. Daha da verecek. Gelelim Menbiç’e.... Eğer PYD/PKK’yı bir terör örgütü gibi görüyorsa, o zaman sözünde durur, orayı boşalttırırdı. Menbiç’te Haziran 2018’de yapılın anlaşma var. Hiçbir şey yapmadılar. Dolayısıyla, bu sözlerin hiçbir hükmü yok. Kaldı ki Jeffrey’in sözlerinden şu da anlaşılıyor: Türkiye’nin istediği, arzu ettiği bir güvenli bölgeyi ABD istemiyor, TSK’nın Fırat’ın doğusuna veya Menbiç’e operasyon yapmasına ve buradaki YPG/PKK’ya zarar vermesine de karşı. Güvenli bölge kendi istediği güçlerin kontrolünde olsun istiyor. Türkiye ve ABD burada gözlemci statüsünde dolaşsın, baksın diyor. Yani TSK ABD askeriyle beraber devriye yapacak, bazı yerlerde kontrol noktaları oluşturacak, dolaşacak ama hiçbir yetkisi, ağırlığı olmayacak...”

SDG ile PKK arasındaki bağın fark edilmemesinin zaten mümkün olmadığını belirten Babüroğlu devam ediyor:

“CIA’nın ve orada görev yapan ABD ordusu mensuplarının, subaylarının veya özel kuvvet elemanlarının, oradaki YPG’nin bütün ofislerinde terörist başının resimleri var. Bilmemeleri mümkün mü? SDG siyasi bir yapı olarak duruyor ABD’nin gözünde. Suriye’de anayasa komitesi oluşturulup, siyasi safhaya geçilince, orada SDG’ye özel bir yapı verecekler. Bu da muhtemelen özerk yapı olacak.”

O zaman farkında vurgulamasının anlamı ne?

“Öylesine, ‘Biz farkındayız, Türkiye’nin bazı taleplerine sıcak bakıyoruz’ gibi. Sanki ortada duran bir aktör rolünü üstleniyor. Bir anlamı yok, bu sözün hiçbir geçerliliği yok...”

Yazının devamı...

İstanbul’da her mahallede sekiz on milletvekili

İstanbul’un seçilmiş 98 milletvekili var. Bir başka deyişle, parlamentonun altıda biri İstanbul temsilcisi. Dolayısıyla da İstanbul’un İstanbullunun sorunlarının Ankara’ya taşınma ve TBMM’de çözüm üretilme yüzdesi hayli yüksek. Tabii kâğıt üstünde çünkü bunun realiteye dönüşmesi o milletvekillerinin performansıyla doğru orantılı. Bu bağlamda da sıkıntı olduğu açık ve net. Hem kronik sorunların varlığını koruması hem de İstanbul’un vekillerinin vatandaşla kurduğu bağın daha çok seçim dönemlerine odaklı olması nedeniyle. Yani vekiller normal zamanlarda istisnalar hariç pek sokakta halkın arasında görünmüyorlar. Nitekim vatandaşa sorsan birçoğunun ismini hatırlamaz bile. Onun için de seçmenin kafasında bazı soru işaretleri söz konusu. Özellikle de inandırıcılık açısından... Aynen şimdilerde olduğu gibi. Şöyle ki; malum şu anda 23 Haziran’a dönük hemşehri odaklı seçim stratejileri kapsamında iktidar ve muhalefet cephesinden yenisi, eskisi yüzlerce milletvekili İstanbul’da kamp kurdu, devamı da yolda. Onlar da geldikten sonra sandık gününe kadar neredeyse her mahallede sekiz on milletvekili olacak. Ve her biri öncelikle hemşehrilerini ikna etmek için sokaklarda dolaşacak, evleri, iş yerlerini ziyaret edecek, bu arada da bildiği, çalıştığı, dilinin döndüğü kadar İstanbul’un sorunlarına dönük çözüm önerilerine değinmek zorunda kalacak. Zira ikna etmeye çalıştığı hemşehrisi de artık İstanbullu ve kentin kronik sorunları onu da doğrudan ilgilendiriyor. Peki, bu durumda ne kadar inandırıcı olacaklar ya da olurlar? Dün bu konuyu İstanbul’un deneyimli eski milletvekilleriyle konuştum. Kesiştikleri noktalar şunlardı:

“Milletvekil-lerinin İstanbul’un bırakın sorunlarını, master planlarını, insan haritasını ciddi bir şekilde bildikleri kuşkulu. Birçok yere zaten İstanbul’daki partililer götüreceklerdir. Örneğin, Sivas milletvekili diyelim ki Beykoz’da görevlendirildi, Beykoz’un çayırını bilmez. Hayatında ilk defa İstanbul’a gelecek insanlar var. Dolayısıyla, sokakta sadece ana problemleri saymak ve o problemler etrafında vatandaşla ortak bir gündeme iştirak etmekten öteye gidemezler. Yani trafik sorunu der, altını deniz yolu, kara, raylı ulaşım diye lafla geçiştirirler.

Bunlar genellikle çarşı pazarda gezecekleri için, çarşı esnafı, vatandaş ülkenin ekonomik sıkıntılarını soracaktır ve bazı istenmeyen diyaloglar yaşanacaktır. Çünkü hemşehrisi ‘Oğlum işsiz, ben işsizim, memlekette şu problemim’ var diyecektir. Hatta ‘Bugüne kadar neredeydin? Şimdi mi hatırladınız” şeklinde sitemler, tepkiler de olacaktır.

Bunları iyi değerlendirebilecek insanlar öne çıkmalı yoksa kolay ‘Sen Erzurumlusun ya da Sivaslısın, ben de Dadaşım, Yiğidoyum, senin bu işini hemen yaparım’ diye seçim edebiyatı başlarsa, zaten siyasi kadrolara inancını yitirmiş insanlar bir kez daha boşluğa düşer. Onun için samimi olmalılar, yapabileceği sözleri vermeliler...”

Özetle; İstanbul’da iddialı olduğu kadar sıkıntılı bir seçim atmosferi söz konusu. Çünkü bu kampanya süreci milletvekili-vatandaş ilişkileri açısından çözüm odaklı değil, çıkar amaçlı bir görüntü verecek. Ve verilen sözler İstanbul’dan, sorunlarından ziyade, herkesin kendi yöresi, hatta kişisel meseleleri üzerine odaklanacak. Yani kentin cadde ve sokaklarında hiç olmadığı kadar milletvekili dolaşacak ama bu yine de İstanbul’a yaramayacak...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.