SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Harici bedhah CIA ve MOSSAD

Samsun’dan dünyaya 100 yıl önce yakılan ateşin bugüne kadar hiç sönmediğini ve sonsuza dek de sönmeyeceğini bir kez daha haykırdık... İktidarı ve muhalefetiyle tek ses, tek yürek olarak... Ve böylesine anlamlı bir günde bu görüntü hepimizin içini ısıttı, umut oldu. Çünkü dün olduğu gibi bugün de özgürlük ve bağımsızlığımıza kast eden ihanet ve şer odakları söz konusu...

Yani Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Gençliğe Hitabesi’nde uyardığı dahili ve harici bedhahlar... Hem aleni ama daha çok da sütre gerisinden... Dolayısıyla da aynı hayaller şimdilerde maşa olarak kullanılan terör örgütleri üzerinden kuruluyor. Buna dönük olarak da lafın gelişi gizli ama aslında bildik “el” ya da “eller” terör örgütlerini kolluyor, silahlandırıyor bazılarını da canlandırma niyetinde... Örneğin; PKK’yla mücadele devam ederken geçen hafta Ankara’da TBMM kabul salonunda bir görevliyi rehin almak isteyen terör örgütü DHKP-C üyesi, biri kadın 2 kişi yakalandı, sorguları da halen devam ediyor. Bu arada da İstanbul ve İzmir başta olmak üzere terör örgütüne dönük yoğun operasyonlar ve gözaltılar oldu, oluyor. Yunanistan’ın iadesi istenen tutuklu 9 DHKP-C’liye tavrı da malum... Bu durumu eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür’e sordum. Yanıtı şuydu:

Bunlar kesinlikle kollanıyor. Ben bunları ABD’lilere falan çok anlattım. Hatta kimliklerini, adreslerini, kullandıkları taktikleri, şifreleri, nasıl haberleştiklerini falan hepsini verdik. Hiçbir şey yapmadılar.

Kollanıyor derken kim ya da kimler kolluyor?

Terör örgütlerinde bütün dünyaca kabul edilen kıstaslar koymak lazım yoksa biri için faydalı oluyor diye bu terör örgütleri her yerde dolaşıyorlar. Büyük devletlerin desteğini almadan bunların yaşaması mümkün mü? Değil. Nitekim Ankara’da ABD Büyükelçiliği’ni bombaladılar ya, o zaman Yunanistan’dakilerin hepsini sınır dışı ettiler. Başlarına da milyon dolarlık ödüller falan koydular. Ondan sonra adamların sesi soluğu kesildi bir müddet. Ama şimdi yine yeşerdi. Arkasında birilerinin olduğu muhakkak.

ABD elçiliğine saldırı olmasaydı Yunanistan’dan tepki gelmezdi yani?

Aynen öyle...

Yunanistan bu işin neresinde?

Sadece Yunanistan değil bakarsan İtalyanlar PKK’ya ders verir, bölgeye hocalar yollarlar falan. Yunanlılar barındırırlar Türkiye düşmanlarını. Terörle ilgili herkesin kabul edeceği müşterek bir kıstas koymak lazım dünyada...

DHKP-C’yi ABD ve Yunanistan da terör örgütü olarak kabul ediyor ama?

Ediyor ama barındırıyor. Tenakuz burada başlıyor zaten bir ciddiyeti yok, bir cezası yok bunun. Avrupa’da barındırıyor ta ki kendi canları yanana kadar. Olof Palme olayı falan gibi kendi canları yandıktan sonra üzerine gidiyorlar ancak...

Kimlikleri, adreslerinin bildirilmesine rağmen mi?

Kesinlikle, kullandıkları taktikler dahi bildirildi. Hem PKK’yla ilgili hem DHKP-C’yle ilgili. Liderleri Avrupa’da nerede kalıyorsa onların adresleri evleri, gizli yazışmaları, şifreleri nedir hepsini bildirdik o zaman. Hiçbir şey de yapılmadı.

Yapsalar kolay mı bu işi bitirmek?

Eğer samimiyet olursa kolay. Yani dünyanın medeni ülkelerinin hiçbirinden kabul görmezlerse kolay.

CIA, MOSSAD bunların yerlerini zaten bilmez mi?

Bilmez olur mu? Herkesi dinliyorlar, her şeyi izliyorlar, dünyayı dinliyorlar. Yüzde 90 temasları da olduğunu düşünüyorum.

CIA ve MOSSAD’la DHKP-C’nin ilişkisi var anlamında mı?

Vardır. Kullanıyorlardır.

O zaman Ankara’daki olay nasıl izah edilebilir?

Arada yanlışlıklar oluyor. Bir yanlışlık oldu ondan sonra da durdu zaten. Eskiden de oldu, öldürülen ABD’liler oldu. O ilişkiyi militan bilmiyor ki, yukarısı kimlerle temaslı, kimlerle bağlantılı onlardan haberi yok ki. Aşağısı ABD’yi düşman görüyor tepedekini ABD kullanıyor.

Şu an neden hareketlenme var?

Türkiye’nin durumuyla bağlantılı. CIA, MOSSAD ara sıra müziğin şiddetini artırıyor ya da yumuşak müzik gidiyor...

Yazının devamı...

‘Bandırma seferde paşam’

Mustafa Kemal ATATÜRK, “1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-ı umumiye” diye söze başladığı Nutuk’ta parçalanmış, işgal altındaki Osmanlı Devleti’nin durumunu ayrıntılarıyla anlattıktan sonra şöyle der:

“Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayalı kayıtsız şartsız ve bağımsız bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha, İstanbul’dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”

Ve tam 100 yıl önce bu hedefe kilitlenerek işgal altındaki İstanbul’dan Bandırma Vapuruyla ayrılan Mustafa Kemal Paşa, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından özgür, albayraklı İstanbul’a ilk kez 1 Temmuz 1927’de Ertuğrul yatıyla döner. Çünkü Mustafa Kemal’in İstanbul’a gitme planları vekiller heyeti tarafından sürekli erteleniyordu. Sonunda karar verilir ve önce trenle İzmit’e oradan da Ertuğrul yatıyla İstanbul’a gelir. Geldiğinde de kendisini karşılayanlara Bandırma vapurunu sorar...O günlere dönelim;

1927’nin İstanbul’unu İpek Çalışlar Mustafa Kemal ATATÜRK Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında anlatıyor:

....1 Temmuz Cuma sabahı irili ufaklı 32 vapur saat 10.00 sularında Gazi’yi karşılamak üzere Marmara’ya açıldı. Yirmiyi aşkın vapurda Adalar’a doğru yola çıktı. Burgaz vapuru İstanbul’u temsil eden sekiz yüz yolcusuyla resmi karşılama vapuru olarak düzenlenmişti.

....Burgaz vapuru çok güzel süslenen Büyükada iskelesine 12.00’de yaklaştı. Bir motor Gazi’ye hoş geldin diyecek temsil heyetini iskeleden aldı. Tam o esnada Marmara’da Hamidiye kruvazörü, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket zırhlıları ile üç torpidodan oluşan filo gözüktü. Burgaz vapuru Büyükada iskelesinden hareket etmiş, Ertuğrul yatına yaklaşıyordu. Gazi vapurdan kendisine yapılan tezahürata mendilini sallayarak karşılık veriyordu.

....Karşılama kurulundaki temsilciler motordan Ertuğrul yatına çıkarak tek tek Gazi’ye hoş geldin demişlerdi. Yaklaşan Maltepe ve Kınalıada vapurlarından sevgi gösterisi yapılıyor, Ertuğrul yatı önde, filo arkasında yol alıyordu. Milletvekillerini taşıyan Kocaeli vapuru ile Burgaz onları izliyordu. Heybeliada açıklarına gelindiğinde Ertuğrul yoluna devam etti, öteki gemiler bir süre beklediler. Sonra da hiç durmadan sallanan bayrakların arasından geçerek Selimiye Kışlası’ndan yapılan top atışları arasında Dolmabahçe’ye doğru yol almaya başladılar.

***

O güne dönük olarak Eser Tutel’in “Gemiler... Süvariler… İskeleler...” kitabında da şu ilginç detay yer alıyor:

Gazi Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiği zaman limandaki bayraklarla süslü gemileri görünce Bandırma vapurunu hatırlar ve kendisini karşılayanlara nerede olduğunu sorar. Emektar Bandırma’nın 1925 yılında kadro-hizmet dışı bırakılarak Haliç’te söküldüğünü söylemeyen ilgililerin cevabı şu olur:

Bandırma seferde paşam...

Sonrasında da satın alınan bir gemiye Bandırma adı verilir, eskisinin isim levhası da bu yeni gemiye takılır. Bir süre sonra da geminin adı Ülgen olarak değiştirilir...

Yazının devamı...

İdlib’de asıl savaş ‘derin’de

İdlib’de yükselen tansiyonun görünen ve görünmeyen olmak üzere iki nedeni var. Biri Rusya ve Suriye rejiminin kapsamlı operasyon niyeti ve hazırlığı, diğeri bölgedeki terör örgütleriyle ilişkileri olan CIA, MOSSAD, MI-6, Fransız, Alman ve Suudi Arabistan gizli servislerinin manipülasyonları. Dolayısıyla da Türkiye İdlib’de diplomatik, askeri ve istihbarat boyutları olan çok zor bir görev üstlenmiş durumda. Hele de Türkiye dışında hiç kimsenin barışçıl çözümden yana olmadığı düşünüldüğünde… O nedenle de İdlib’de tansiyonun nasıl düşeceği veya düşse de ne kadar stabil kalacağı konusunda fazlasıyla soru işareti bulunuyor. Dahası bölgedeki terör örgütlerini kullanan, tetikleyen CIA ve MOSSAD başta olmak üzere ülke gizli servislerinin daha başka kirli tezgâhlar düzenlemeleri de söz konusu. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, anlatıyor:

İdlib’deki bütün örgütleri ABD istihbaratı, Avrupa, bölge gizli servisleri kullanıyor… Dahası Türkiye ile radikal unsurlar arasında bir ilişki kurmaya çalışıyorlar. Yapacakları belli Türkiye’den oraya ikmal yapıldığını, radikallere yardım edildiğini falan söyleyebilirler. Türkiye’yi terörist örgütlerle iş birliği yapmakla itham edebilirler. Bu işi de ABD’li Avrupalı siyasetçiler dillendirir. Yani bu işi tezgâhlayacak olan istihbarat örgütleri ama bunu ilan edecek olan da ABD’li ve Avrupalı siyasetçiler. Hem de bu işi öyle bir zamanda yapabilirler ki Türkiye çok zor durumda kalabilir. Yani Türkiye yarın öbür gün Doğu Akdeniz gibi Kıbrıs gibi çok kritik sorunla uğraşırken bir anda İdlib’de istihbarat örgütlerinin çıkardığı sorunlarla daha fazla uğraşmak, oraya daha fazla güç, kuvvet aktarmak zorunda kalır. Hatta bir anda çatışmaya girebilir Türkiye.”

Nasıl?

“İstihbarat örgütleri zaten bir taraftan Rusya’yı o bölgeye harekâta zorluyorlar. Türkiye ile Rusların arasının bozulmasına çalışıyorlar. O nedenle istihbarat örgütlerinin böyle bir algı yaratma tezgâhı da önümüzdeki günlerde Türkiye’nin arasının hem Rusya’yla hem de batıyla bozulmasına neden olabilir.”

İdlib’de tam anlamıyla bir istihbarat örgütleri savaşı yaşandığını belirten Pekin, devam ediyor:

“MİT’in insan istihbaratı konusunda çok büyük çalışmaları var. Yani İdlib’deki haber elemanları vasıtasıyla bölgeyi kontrol ediyor. Bölgede bunu çok etkili yaptığına dönük olarak da son zamanlarda çok örnek var. Dolayısıyla da MİT’in bu insan istihbaratı konusunu daha da güçlendirmesi gerekiyor.”

Dünyanın önde gelen gizli servislerine karşı MİT tek başına mücadele ediyor yani?

“MİT de dâhil olmak bütün servislerin birbirleriyle irtibatı var. Bütün servisler birbirleriyle görüşür bilgi alış-verişi yapar. Bazen birbirinin altını oymaya çalışır o da var tabii ama sonuç olarak her zaman işbirliği yapacak servis bulursunuz. Bir istihbarat teşkilatı hem işbirliği yapar hem karşı tarafa bir şey karşılığında bir şey yaptırır ya da bir şey yaptırmaz. Ayrıca mücadele alanı bizim bölgemiz, biz de 7-8 seneden beri çok iyi tanıyoruz. Tabii ki CIA’nın imkânlarıyla karşılaştırıldığında MİT’in eksiği var ama bölgeyi tanıması, insan istihbaratı avantajıyla bu savaşı çok iyi yaptığı da bir gerçek. Yine bir başka gerçek de bu savaşın her geçen gün daha da artacak olması...”

Yazının devamı...

Hemşehrilik sandığı ne kadar etkiler?

İstanbul’da yenilenecek seçimde öne çıkan “hemşehrilik” dinamiği aslında her sandık döneminden bildiğimiz bir siyaset klasiği. Ta 1960’lardan bu yana. Çünkü İstanbul’da nüfusun büyük çoğunluğunu Türkiye’nin her vilayetinden gelen vatandaşlar oluşturuyor. Dolayısıyla da her seçim öncesinde her parti tarafından özellikle aday belirleme ve liste sıralamasında bu dengeler, hassasiyetler dikkate alınır, alınıyor. Ki bunun da doğru ya da yanlış uygulamalarının sonuçlarına dönük fazlasıyla örnek var. Hatta 31 mart seçimleri öncesinde bir çok yerde ithal-yerli aday tartışması da yaşandı. O nedenle de tam anlamıyla bıçak sırtı bir durumun söz konusu olduğu böylesine kritik bir seçimde hemen tüm partilerin hemşehrilik ve akrabalık bağı gibi yakın markaja odaklanmaları son derece önemli. Hele de bazı araştırmalara göre; hemşehriliğin seçmen tercihinde yüzde 15 etkili olduğu dikkate alındığında. Ancak bu kez durumun etki açısından daha farklı olduğunu da hesaba katmalarında yarar var. Hem artık zayıflayan bağlar hem de bu kez söz konusu olan hemşehrilik, akrabalık bağı dinamiğinin daha çok hemşehrilik, akrabalık talebi havasında olması nedeniyle...Yani doğrudan adayla değil, herkesin kendi hemşehrisine “oyunu şuna ver” telkiniyle bağlantılı bir durum bu. Onun için de sonucu etkiler ama partiler açısından beklentileri karşılar mı gibisinden bir fluluk söz konusu... Nitekim dün konuştuğum bazı kamuoyu araştırmacılarının ortak öngörüsü de bu yöndeydi:

“Partiler açısından hedef kitlelerin 31 Mart’ta iki adaydan birine oy vermesinin sebebi İstanbul’la ilgili, kendi memleketiyle ilgili değil ki oranın il başkanının lafıyla hareket etsin. Konuşur, hürmet eder, saygı gösterir, ‘şuna oy ver’ denildiğinde de ‘tabii, emredersiniz, biz zaten onu yapacağız’ der ama oyunu değiştirmez.

Her parti adına İstanbul’a gelen illerin kanaat önderleri ya da partilileri liderlere diyecekler ki; ‘ben şu akşam şu toplantıya, iftara gittim beyefendi bir görseniz adamlar beni ayakta karşıladı. Anlattım kendilerine niçin oyların bizim ittifaka verilmesi gerektiğini ve herkes coşkuyla alkışladı görseniz gözünüz yaşarır.’ Anlatan sahtekar değil doğru şeyi anlatıyor ama o görüntünün oyla alakası yok. Hala o duygularla İstanbul’da yaşayan Ordulu, Malatyalı, Sivaslı veya Kastamonulu yok mu var ama eskiden olduğu gibi sandığa etkisi fazla değil.”

Bu konuda deneyimli bir siyasetçinin düşüncesi de şuydu:

“Seçmenin saflarını belirginleştirdiği, tercihini henüz daha yeni yaptığı bir seçim yaşadık ve aynı adaylarla seçmenin tercihi üzerinde bir değerlendirme olacak. Bu seçmeni hemşehri gruplarıyla etkilemek bütün partiler için geçerlidir ama bunun toplumsal karşılığı zor çünkü bu daha çok seçmen sayısı düşük olan yerlerde karşımıza çıkıyor. Oralarda insanlar lokal, mikro milliyetçilik yaparak hemşehrilik bağıyla bu işi gerçekleştirir. Ama burası İstanbul ve adayı öne çıkarabilecek onunla bir hemşehrilik bağı yok. Herkes kendi hemşehrisinden (x)adaya oy vermesini istiyor.”

İstanbul’daki hemşehri dernekleri üzerine çalışmaları olan bir akademisyenin görüşü ise “Aynı şehirden gelenler, girişimciliğin verdiği özgüvenle değişik siyasi partilere yöneldiklerinden dolayı, hemşehrileri bir partiye kanalize etmek oldukça zordur. Geçmiş yıllarda; hemşehriciliği, hemşehri derneklerini, kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanan belirli kişilerden dolayı, hemşehriler, kendi aralarında bütünlük içinde değil” şeklindeydi.

Yani dememiz o ki; hemşehrilik dinamiğinin sandığa yansımasına odaklananların yaptığı etki hesaplarında bu detayları da dikkate almalarında yarar var. Tabii siyasette iki artı ikinin her zaman dört etmediğini de....

Yazının devamı...

İdlib’de ABD parmağı

Suriye’deki çatışmasızlık bölgesi İdlib’in güney kesimleri Rusya ve rejim güçlerinin havadan ve karadan yoğun saldırılarına hedef oldu, oluyor. Son iki haftada atılan binlerce bomba nedeniyle yüzlerce sivil öldü, 150 binden fazla insan da Türkiye sınırı yakınındaki Atme kampına sığındı. An itibarıyla kamptaki sığınmacı sayısı da bir milyonu buldu. Dolayısıyla da Türkiye ile Rusya arasındaki Soçi Mutabakatı’yla teröristlerin silahsızlandırılması ve çatışmasız çözüm hedeflenen 4 milyona yakın nüfusun bulunduğu İdlib’de sorun azalma değil, aksine, gittikçe artma sinyali veriyor. Özellikle de bölgedeki Suriye El Kaide’si olarak nitelenen Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) güçlenmesi ve Esad rejiminin bu gerekçeyle İdlib’e dönük kapsamlı bir operasyon hazırlığında olması dikkate alındığında... Ki bu noktada Rusya’nın da yeşil ışık yakma durumu var. Yani Türkiye’nin çabalarına rağmen İdlib’de başa dönme riski söz konusu. Bunda Esad rejimi ve Rusya kadar, İdlib’deki çözüm formüllerinin önünü tıkamak ve karışıklık, kaos isteyen ABD’nin de payı büyük. Nasılını emekli tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Eğer Rusya’nın iddia ettiği gibi Heyet Tahrir el-Şam Hımeymim Hava Üssü’ne, güneye saldırıyor, eylem yapıyorsa bu kendisine operasyon daveti demek. Operasyon davetini kim yaptırır? Türkiye ile Rusya’nın arasını bozmak veya Türkiye ile Suriye yönetimi arasında bir silahlı çatışma isteyen güç, aktör. O da ABD ya da ABD, İsrail, Suudi Arabistan üçgeni. Yoksa hiçbir terör örgütü silah ve lojistik desteği olmadan ayakta kalamaz.”

İdlib’deki gerilimde ABD’nin parmağı var yani?

“Kesinlikle. ABD, S-400 alınmasını istemiyor, Rusya’nın Türkiye’yle ekonomik iş birliğinden, Akkuyu Nükleer Santralı, Türk Akım projesi gibi yatırımlarından rahatsız. NATO üyesi Türkiye ile Rusya arasındaki iş birliğinin stratejik düzeyde gelişmesini istemiyor. O zaman ne yapacak? Arasını bozmaya çalışacak. Bunun için de ortam hazır, coğrafya bunu veriyor zaten. Bu da Rusya’nın kontrolündeki Fırat’ın batısı, yani İdlib ve Tel Rıfat.”

İdlib’deki olaylarla Tel Rıfat’daki eylemlerin birbirinden ayrılamayacağını belirten Babüroğlu devam ediyor:

“Evet, eylem yapan terör grupları farklı ancak onları kullanan küresel güç tarafından amaç, hedef aynı. Yani ABD, Tel Rıfat’taki terör örgütü PYD/PKK’yı nasıl kışkırtıyorsa, İdlib’deki Heyet Tahrir el-Şam ve diğer terör gruplarını da aynı şekilde kışkırtıyor. Çünkü amacı Türkiye ile Rusya arasında devam etmekte olan Astana sürecini sekteye uğratmak ve Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna dönük enerjisini Fırat’ın batısına yönlendirmek, doğu Akdeniz’e odaklanmasını da engellemek. Dolayısıyla, İdlib gittikçe ilerleyen zamanda Türkiye’nin ve Rusya’nın daha da çok zaman harcayacağı bir coğrafya durumuna gelecek.”

Rusya bunun farkında değil mi?

“Bilir tabii bilir ama Rusya da Heyet Tahrir el-Şam tarafından kendisine tehdit olduğunu ve sürekli sessiz kalamayacağını söylüyor. Ve ortaya çıkan dinamiği kullanarak o tehdidi de bertaraf ederek İdlib’in yüzde yüz Suriye yönetiminin kontrolü altına geçmesini istiyor. Tabii bu arada da Putin Türkiye ile ilişkilerini bozmuyor ve orta yolu bulmaya çalışıyor...”

Yazının devamı...

Siyasette genel seferberlik

YSK’nın İstanbul Büyük-şehir Belediye Başkanlığı seçimini yenileme kararının ardından siyasette iki parçalı görüntü var. Bir yanda karara dönük yorum ve eleştiriler devam ediyor, hatta bu kez CHP cenahından seçimin tümü iptal edilsin diye bir başvuru söz konusu. Diğer yanda ise partiler dayanışma arayışları ve 23 Haziran seçimine dönük stratejiler üzerine odaklanmış durumda. Özellikle de İstanbul’un siyasi ve sosyal haritası, yapısı açısından. Çünkü 16 milyon insana ev sahipliği yapan İstanbul’da 80 vilayetten vatandaş var. Nüfusun büyük bir çoğunluğunu da Anadolu’dan göç edenler oluşturuyor. Yani İstanbul demek, Türkiye demek. Hem insani hem de fiziki bağlantı anlamında. Ve bunun da seçim sonuçlarına etkisi bugüne kadar fazlasıyla kanıtlanmış durumda. Şöyle ki, kamuoyu araştırmacılarına göre, İstanbul’daki Sivaslıyı ikna ediyorsanız, Sivas’ı da ikna etmişsindir veya İstanbul’daki Kastamonuluyu ikna etmişsen, Kastamonu’yu da kazanmışsın anlamına geliyor. Ya da tam tersi, Sivas’taki, Kastamonu’daki vatandaş İstanbul’daki hemşehrisine doğrudan telkinde bulunuyor. Yani bu bir zincir ve domino taşı gibi birbirini etkiliyor. Nitekim Bahçeli’nin hemşehri, akraba ana eksenine oturttuğu, 23 Haziran’a dönük seçim stratejisinin hedefi, beklentisi de bu. Tabii bu taktiğin, kozun diğer partiler için de geçerli olduğu ve bunun daha önceki seçimlerde de uygulandığı malum. Ancak bu kez bunlar daha bir kritik önemde. Hele de 31 Mart’taki kırgın, küskün seçmen sayısı ve bunların partiler arası geçişken tercihlerinin seçim sonucunu nasıl etkilediği dikkate alındığında. O nedenle de önümüzdeki bir buçuk aylık süreçte İstanbul’da bu yönde çok renkli ve farklı siyasi hareketliliğe tanık olacağımız çok açık. Örneğin, her iki taraf da İstanbul’u alabilmek için bütün güçleriyle sahaya çıkacaklar; o güçler de sadece birtakım sıfatlara sahip (eski-yeni bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, vb) siyasi figürler değil, daha çok bölgenin, yerelin kanaat önderleri ya da kitlelere yön verebilecek, onları etkileyebilecek rol model insanlardan oluşacak. Bir başka deyişle, Anadolu ile İstanbul arasında bir hemşehri, akraba köprüsü kurulacak. Doğal olarak, tüm bunlar da siyasetin bir başka çekişmesini tetikleyecek. Nasılını deneyimli politikacılar anlatıyor:

“Seçim dönemi için bütün partiler İstanbul’da konuşlanacak. Eskilerle birlikte 500-600 milletvekili gelecek, alanda olacaklar. Ve bunlar Meclis’in üç sosyal tesisinden yararlanmak isteyecek. Yetmeyeceği için de partiler arasında bize yer kalmadı diye çekişme yaşanacak. Daha önce bazı yerel seçimler öncesinde olduğu gibi. Aynı şekilde kamudan gelenler olacağı için kamuya ait sosyal tesislerde de yer sıkıntısı yaşanacak. Bu arada bütün siyasi aktörler ile siyaseti etkileyebilecek insanlar ve illerin temsilcileri bir araya geldiği için de doğal olarak ihtiyaç listeleri çıkacak, iller arası ya da gruplar arası çekişmeler, pazarlıklar olacak.”

Yani, önümüzdeki bir buçuk ayda siyasetin kalbi İstanbul’da atacak, daha doğrusu Ankara İstanbul’a taşınacak... Dolayısıyla da her seçim öncesinde partiler açısından hem kendi seçmenlerini motive etmeleri ve safları sıklaştırmaları hem de sandığa sahip çıkmaları açısından yaşanan teyakkuz durumu İstanbul’daki yarışta kullanılacak dil, üslup ve tavır da dahil olmak üzere tam anlamıyla genel bir seferberliğe dönüşmüş durumda...

Yazının devamı...

YSK’nın zordan öte kararı

YSK
İstanbul’
da seçimlerin yenilenmesi için AKP ve MHP tarafından yapılan olağanüstü itirazları bugün görüşmeye başlayacak. Hatta kararını açıklayabilir diyenler de var. Olasılıklar malum:

- İtirazlar reddedilir, mazbata Ekrem İmamoğlu’nda kalır.

- Seçimi yenileme kararı çıkar, yeni bir seçim takvimi başlar.

O nedenle her iki taraf da yüksek beklenti içinde. AKP seçimin iptali için yeterli neden olduğunu savunuyor ve kesinlikle yenilenmesi gerektiğini söylüyor… Dahası olası bir seçim durumunda sonuca dönük tahminler bile dillendiriliyor. Buna karşı CHP cenahı ise YSK’nın mazbatayı verdiği gibi İmamoğlu’nun seçimleri kazandığını ilan edeceğine inanıyor. Yani, seçimlerin yenileneceğine ilişkin bir olasılık düşünmüyor. Dolayısıyla da YSK’nın alacağı karar açısından zordan öte bir durum söz konusu. Onun için de bu kararda kritik eşik öncelikle kamu vicdanının tatmin olması. Bu bağlamda da karar ne olursa olsun altının iyi doldurulması, yani gerekçesinin kafa karışıklığına neden olmayacak şekilde çok net ortaya konulması son derece önemli. Hem siyasetteki tansiyonun düşmesi hem de YSK üyelerinin kariyerleri açısından. Dün YSK’nın içinde olduğu bu sıkıntılı durumu bazı deneyimli bazı siyasetçi ve hukukçularla konuştum. Kesiştikleri noktalar şunlardı:

“YSK üyeleri bundan sonra ve emekliliklerinde 40 yıllık meslek hayatları açısından en çok son verdikleri bu kararla anılacaklar, konuşulacaklar. Hafızalarda, arşivlerde yer alacaklar… Dolayısıyla bu onlar açısından zordan da öte bir karar. Onun için verdikleri karar ne olursa olsun, siyasi körlükle yatıp kalkanların değil siyasi olgunluğa sahip olanlarla hukuk nosyonuna sahip olanların vicdanlarına uygun bir şekilde karar vermeliler.

Karar hukukta çok açık ve net yer alan maddelerle, hem YSK’nın şimdiki yöneticileri hem de daha öncekilerinin verdiği kararlarla ters düşmemeli. Böyle olduğu takdirde YSK’nın kararını herkes kabul edecektir Hem de Türkiye’nin çok partili hayattan bu yana en başarılı demokratik uygulamalarından biri olan seçim sistemini çok sağlıklı bir şekilde yürüttüğüne dair inancını da muhafaza edecektir…

YSK, kararın altını doldurduktan yani gerekçesini iyi ortaya koyduktan sonra kimsenin bir şey demeye hakkı yok. Hakikaten seçimin seyrini değiştirecek hile yapıldıysa kimse bunu kabul etmez, edemez...”

Özetle; bugün herkesin gözü kulağı YSK’da ve alacağı karara dönük olarak da siyasette tansiyon yüksek. Dolayısıyla da YSK tam anlamıyla bıçak sırtı bir sınavda... Eğer İstanbul seçimlerinin yenilenmesine karar verilirse buna bağlı olarak bir de takvim sorunu ortaya çıkacak. Aynı seçmen listesi olacağı için 2 Haziran’a yetişir deniliyor. Ama Haziran’ın son haftalarına dönük beklenti içinde olanlar da var. Onlar 16 Haziran’da üniversite sınavlarının yapılacak olmasını da hesaba katıyorlar. Tabii YSK itirazları reddederse de Türkiye’nin dört buçuk yıllık seçimsiz süreci depar alacak. Yani karar anı...

Yazının devamı...

Sınırda ortak devriye elimizi bağlar

Güvenli bölge konusunda yapıcı arayış algısı veren ABD’nin gerçek niyetinin terör örgütü YPG/PKK’yı güvence altına almak olduğu çok açık. Evet, ABD’nin Suriye özel temsilcisi Jeffrey “Türkiye’nin tüm güvenlik endişeleri giderilecek” gibisinden sözler ediyor ama ABD’nin öngördüğü ya da kafasındaki formül diye konuşulanlar daha çok terör örgütünü koruyup kollamaya dönük tuzaklar içeriyor. Özellikle de ABD’nin verdiği sözler konusundaki sabıkası dikkate alındığında... Dolayısıyla, 32 kilometre derinlikte Türkiye-ABD askerlerinin ortak devriye formülüne de ihtiyatlı yaklaşmakta yarar var. Niyesini emekli tuğgeneral, Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Diyelim ki Türkiye-ABD askerleri 450-500 kilometrelik Fırat’ın doğusundaki Türkiye-Suriye sınırında ortak devriye görevi yaptılar. Bu ne sağlayacak? Güneyden yani Suriye’den herhangi bir tehdidin, bir ateşin Türkiye topraklarına gelmesi engellenecek. Bölgede geçiş-çıkışlar da bir şekilde kontrol altına alınmış olacak. Tamam güzel de, kim korunmuş oluyor dolaylı olarak burada? Güneydeki PYD/PKK terör örgütü. Çünkü bu bir noktada Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapma olasılığını tamamen ortadan kaldırmış oluyor. Bir adım daha gelelim, Türkiye’nin operasyon olasılığı ortadan kalkınca, PYD/PKK 25-30 kilometre güneye gidince bölücü terör örgütünün Suriye’deki mevcudu azalacak mı? Yok azalmıyor. Peki, ABD’nin PYD/PKK terör örgütüne silah desteği kesilecek mi? Kesilmeyecek, desteği artarak devam edecek. Yani Türkiye’ye yönelik tehdit devam edecek...”

Ortak devriye formülü tezgâh mı o zaman?

“Tezgâh demeyelim. ABD en azından ‘olumlu bir adım attım’ demek istiyor. Ama bu devriye faaliyetiyle Türkiye’nin operasyon olasılığı ortadan kalkıyor. O nedenle, biraz zaman kazanma, oyalama taktiğinin bir türü diyebiliriz. Sonra sadece bu değil ki? Menbiç olayı da var. Menbiç’te PYD/PKK’yı Eylül 2018 itibarıyla çıkartacaktı ve orada Türkiye ile ABD arasında bir güvenli yönetim sistemi kurulacaktı. 2019’un ortasına geldik, o da olmadı. Orada da bir adım atılmıyor.”

ABD resmen oyalıyor yani?

“Bunlar ABD’nin klasik oyalama, aldatma taktiği. Bundan şu sonucu çıkarıyoruz. ABD terör örgütü PYD/PKK’dan vazgeçmeyecek, onları desteklemeye devam edecek. Örtülü gerekçesi, yeraltına, hücrelere sığınan IŞİD’in bir daha güçlenmesini önlemek için bunlardan yararlanmak. Ama gerçek hedefi bu PYD/PKK’yı ve bazı diğer Arap unsurlarını Suriye-Irak sınırına yığarak İran’ın Lübnan’la olan bağlantısını kesmek, Suriye’deki İran güçleriyle İran arasındaki teması engellemek. Olası büyük hedeflerinden biri de bölge ülkelerinden kopartılan topraklar üzerinde bunlara bağımsız bir devlet kurdurmak. Hepsine de hizmet ediyor ABD...”

Tehdidin ortadan kalkması için operasyonun şart olduğunu ve geciktikçe de Türkiye’nin sıkıntıya girdiğini belirten Babüroğlu, devam ediyor:

“Türkiye’nin operasyonu geciktikçe o bölgeye siyasi hedefin gerçekleşmesi mümkün olmuyor. Yani PYD/PKK terör örgütünün etkisiz duruma getirilme ve tehdidin ortadan kaldırılma hedefi gerçekleşmemiş oluyor. Tersine, tehdit daha çok büyüyor. Bu tehdidin ortadan kalkması için bir askeri operasyona ihtiyaç var. Ama şimdi bu durumda nasıl olacak, ortak görüşmeler de başladı, artık pek kolay görünmüyor. Hele hele yarın öbür gün güvenli bölge dedikleri yere Türkiye’nin arzu etmediği bir oluşum gelirse, örneğin peşmerge ya da Arap gücü veya bazı Avrupa ülkeleriyle bunların bir karışımı güç gelirse, operasyon olasılığı tamamen kesilmiş olur...”

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.