SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Bir gazeteden ötesi...

Bugün 69. kuruluş yıl dönümünü kutlayan MİLLİYET’in bir parçası olmanın onurunu yaşarken, bu uzun sürede ülkede ve dünyada ne çok şeyin değiştiğini düşündüm. Ve MİLLİYET’in hiç sönmeyen meşalesinin sıcaklığında anılara daldım. Öncelikle de 38 yıl önce MİLLİYET’in Cağaloğlu’nda Nuruosmaniye Caddesi’ndeki eski binasının kapısından içeri girdiğim güne. İç dünyamda iki farklı duygu esiyordu:

Gurur ve endişe...

Gururluydum, çünkü; yayın hayatına girdiği 3 Mayıs 1950 tarihinden başlayarak doğru haberleri ve sorumlu yayıncılık anlayışıyla haklı olarak basında güven madalyasıyla taltif edilen, sporda liderliği asla tartışılmayan, keza dış haberler, ekonomi ve kültür-sanat gazeteciliği, sayfalarıyla yenilikçiliğin öncülüğünü yapan, bunun yanı sıra gazetecilik faaliyetiyle hayatın her alanına sosyal ve kültürel gelişmeye katkıda bulunma sorumluluğu taşıyan, dahası Çanakkale Abidesi’nin inşasından Zap Suyu’na köprü yapılmasına kadar birçok sosyal sorumluk projesine damga vuran MİLLİYET’in kapısındaydım. Yani 1976’da bir Ankara gazetesinde (Flaş Ankara) mesleğe adım atmış genç bir gazeteci olarak Babıali’de böyle bir marka gazeteye, daha doğrusu okula gelmekle hayalimi gerçekleştiriyordum... Artık devler ligindeydim ve bu ligde her zaman başa oynayan MİLLİYET’in kadrosundaydım...

Endişeliydim, çünkü; o kadroda 1979’da katledilen Abdi İpekçi’nin yakın arkadaşları olan ve bugün Allah ömür versin Sami Abimiz (Kohen) dışında hiçbiri artık yaşamayan Turhan Aytul, Doğan Heper, Hasan Pulur, Mehmet Ali Birand, Namık Sevik, Orhan Tokatlı, Orhan Duru, Metin Toker, Teoman Erel, Mete Akyol, Güngör Gönültaş, Örsan Öymen, Vasfiye Özkoçak, Halit Çapın, Nilüfer Yalçın, Bedri Koraman, Altan Erbulak ve isimlerini burada yazamadığım nice ustalar, efsaneler vardı. Dolayısıyla da böylesine dev markalar arasında ötelenmek, oyuna hiç dahil olamamak gibi riskler söz konusuydu... Tabii kapıdan girene kadar. Zira ustalarla tanıştıkça ve günler geçtikçe anladık ki MİLLİYET gazete ve okul olmasının ötesinde hiç sönmeyen meşalesinin ısıttığı sımsıcak bir yuvaydı aynı zamanda. Ve o yuvada, eskiye ve geleneklere olduğu kadar, yeniye de sahip çıkma adına ne ararsan vardı. Her köşesi de sevgi, saygı ve paylaşma üzerine kurguluydu... O nedenle, hiç zorlanmadan bu büyük ailenin bir parçası olduk. O günden bu yana geçen zamanda da tüm aile fertlerimizle beraber bazılarında bizim de imzamızın bulunduğu sayısız haberlerle, yazılarla ülke gündemine damga vurduk, vuruyoruz. Bu arada, ilkler ve süreklilik geleneğini sürdüren MİLLİYET, internet gazeteciliğinin de öncüsü oldu ve bugün lider konumunda. Şimdilerde de dijital gazetecilik alanında çok kapsamlı ve farklı yeni açılımlar içinde... Yine sosyal sorumluluk projelerinde de hız kesmeyen ve düzenlediği kampanyalarla kız çocuklarının okullaşmasını sağlayan MİLLİYET, son olarak daha geçenlerde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde okuyan 35 bin öğrenciye spor malzemesi desteği projesini hayata geçirdi.

Yani MİLLİYET’in, 69 yıl önce başlattığı, sadece haber, yorum fotoğraf veren bir gazete değil, yenilikçi ama bir o kadar da gelenekçi kimliği ve de sosyal duyarlılığıyla toplumun sesi, daha doğrusu ta kendisi olma yürüyüşü devam ediyor. Tabii ilkeleriyle kutup yıldızımız olan Abdi Bey ile yitirdiğimiz ustalarımız ve patronumuz Erdoğan Bey’i unutmama, unutturmama kararlılığı da... Bu da en çok artık ağır abiler sınıfına giren bizleri mutlu ediyor... Sen çok yaşa MİLLİYET... Ailemize, ülkemize ışık ve sıcaklık veren meşalen asla sönmesin...

Yazının devamı...

Bağdadi videosu ABD tezgâhının parçası

DAEŞ bitti mi, bitiyor mu derken bugüne dek öldürüldüğü ya da yaralandığına dair iddialar ortaya atılan örgütün lideri Ebubekir el Bağdadi’nin uzun bir aradan sonra yayınlanan video görüntüleri birçok soruyu da beraberinde getirdi. Görüntülerdeki kişi gerçekten Bağdadi mi? O ise bu görüntüler başına 25 milyon dolar ödül koyan ABD’ye “CIA’yı ya da MOSSAD’ı nasıl atlattım ve hâlâ varım” mesajı mı? Yoksa doğrudan ABD’nin Suriye’deki varlık nedeni olarak gösterdiği gerekçeyi kalıcılaştırmaya yönelik yeni bir CIA tezgâhı mı?.. Yani terörist başının görüntüsünden verdiği mesajlara kadar fazlasıyla “komplo” teorilerine açık bir durum söz konusu. Hele de DAEŞ’in iplerinin CIA ve MOSSAD’ın elinde olduğu iddiaları dikkate alındığında. Çünkü ABD’nin Suriye’deki kirli oyunu neydi? DAEŞ’le mücadele adı altında bir başka terör örgütü YPG/PKK’yı silahlandırıp eğitmek ve alan açmak. Ve bunu yaptı da. Dolayısıyla bu videoda da ABD tezgâhı kokusu almamak mümkün değil. Bu durumu MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. İşte yanıtları:

“2014’ten itibaren kendisinden ciddi bir haber alınamıyordu, onun için çeşitli yorumlar yapılıyordu fakat ilk defa böyle bir görüntü ortaya çıktı. Irak’ta olduğuna dair de bilgiler var. Varlığımızı koruyoruz şeklindeki bir
mesaj olarak söylenebilir ya da IŞİD içerisindeki bir kadro liderlik mücadelesinin bir sonucu da olabilir.”

CIA bunu takip ediyordu, yaşayıp yaşamadığını bilmez mi?

Bağdadi önemli ve sürekli aranan bir şahıs. Servisler bakımından hem önemli bir hedef hem de çıkarlarına göre kontrol altında bulundurulmak istenen şahıslardan. Kontrol altında bulunduruluyordu veya el altında olabilir. Bunların hiçbirisine hayır diyemeyiz.

Bu görüntü CIA, MOSSAD’ın güdümünde olabilir anlamında mı?

Bunların kontrolü altında olma ihtimali de mevcut tabii. Üzerinde durulması gereken bir konu.

Böyleyse bu görüntüler ne anlama gelir?

Bu IŞİD tehdidinin henüz geçmediği mesajlarını veren bir yaklaşım. Yani IŞİD evet saha kontrolü bakımından güç kaybettirilmiştir, tehdit ortadan kalkmıştır ama IŞİD olarak varlığı devam etmektedir. Bağdadi hâlâ yaşamaktadır şeklinde, zaten son yapılan terör eylemlerini de IŞİD üstlendi, Sri Lanka falan. Bu arada ABD kurumsal yapıları da IŞİD tehdidinin geçmediğini, önemini koruduğunu, açıklamalarında sürekli ifade ediyorlar.

Beş sene sonra bu görüntüler tesadüf değil
o halde?

Değil tabii ki. Bu IŞİD tehdit olarak varlığını sürdürmektedir, Bağdadi de yaşamaktadır şeklinde bir propaganda mekanizması.
IŞİD devam ettiğine göre,
IŞİD tehdidi devam ettiği sürece biz Suriye’deki, Irak’taki, Ortadoğu’daki varlığımızı sürdüreceğiz şeklindeki düşünce yapısı, propaganda yapısı.

Servis işi yani?

Tabii tabii, doğal olarak çıkarları böyle bir ağın sürekli canlı tutulmasını icap ettiriyor.

İsteseydi CIA ya da MOSSAD Bağdadi’yi yok edebilir miydi?

Onu öncelikli bir tehdit olarak aldığı zaman,
o imkânlara sahipler. Her zaman başarı diye kesin
bir şey söylemek mümkün değil tabii ama o imkânlara sahipler şu anda.

Bu video ABD, İsrail’in Ortadoğu’daki yeni hamlelerine dönük bir propaganda mı özetle?

Evet, bir propaganda mekanizması, bir psikolojik savaşın sürdürülmesi meselesi. Bu da IŞİD’in varlığını devam ettirmekte olduğu algısına süreklilik kazandırmak, onu öyle okumak lazım. Servislerin bu gibi örgütlerden araç olarak yararlanmaları bakımından bunun devamlılığını sağlayıcı ortamı hazırlamak istiyorlar. Buna bir propaganda çalışması olarak bakmak doğru olur...

Yazının devamı...

S-400 şantajında FETÖ parmağı

FETÖ temizliğine dönük operasyonlar özellikle TSK’da tam gaz devam ediyor. Daha üç gün önce mahrem asker abiler operasyonu kapsamında aralarında çok sayıda muvazzaf rütbeli (albay, yarbay, binbaşı) asker yakalandı. Aynı durum MİT’in yurt dışından paketleyip getirme faaliyetleri için de geçerli. Ancak tüm bunlara karşın bu tehdit bitti, bitiyor demek zor. Özellikle de FETÖ’nün her kuruma sızdığı gerçeği ve yurt dışına kaçan asker, iş adamı gibi FETÖ’cülerin Türkiye karşıtı lobi faaliyetleri dikkate alındığında... Çünkü FETÖ’nün beyin takımından olan bu isimler kara propagandalarıyla hem bulundukları ülkelerin kamuoyunu etkiliyorlar hem de yöneticilerine Türkiye’yle ilgili bilgi taşıyorlar... Yani hainliklerini sürdürüyorlar. Tabii onlara kucak açan ülkelerin destekleriyle. Ki bu açıdan bakıldığında da tam anlamıyla bir pervasızlık söz konusu. Nasılını Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski Başsavcısı emekli Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“Avrupa’da müze açıyor, konferanslar düzenliyor, kitaplar, raporlar yayınlıyorlar. Avrupa Parlamentosu’na gidip konuşmalar yapıyorlar. Bunlar öyle azımsanacak şeyler değil. Yeniden yapılanma sürecinde oluşturulan, yeni yapının kendilerine göre ortaya koyduğu faaliyetler. Yani bunların kendi iç yapılanmaları Türkiye’de dahil olmak üzere devam ediyor. Avrupa’da da şu anda çok yol aldılar.”

FETÖ yeni bir konsept mi geliştiriyor?

“Bu ülkede yüzlerce terör örgütü geldi geçti, hâlâ devam ediyor. PKK 30-40 senedir bu ülkenin başına bela. Hiç duydunuz mu PKK’nın Avrupa’da, dünyada müze açtığını ama bunlar açtı.. Bu ne kadar güçlü bir desteği olduğunu nasıl daha hala ayakta durduğunu gösteriyor.

Bunlar yarın bir gün ekonomik baskı yapmak için bilmem ne kurumlarına sızar oradan da Türkiye aleyhine çalışırlar. Avrupa da bunlara kol kanat geriyor zaten...”

ABD’de durumun çok daha vahim olduğunu belirten Üçok, bunu Temsilciler Meclisi ve Senato’da tanık olduklarıyla örneklendiriyor:

“S-400, F-35 ya da Türkiye aleyhine bütün kararlar Temsilciler Meclisi ve Senato’dan çıkıyor. Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerine sürekli bilgi akışını sağlayanlar da eski FETÖ’cüler. Bunların içerisinde de ağırlıklı olarak TSK’nın eski general, amiralleri var ve S-400 ya da F-35’lerle ilgili bilgileri aktarıyorlar onlara... Yani S-400 alındığında bu silah sistemleri şöyle yapar böyle yapar gibi teknik ayrıntılarla ikna ediyorlar üyeleri. Bunlar Türk ordusunun yapısını bilen, bir çoğu da daha önce NATO’da görev yaptığı için o yapı hakkında da bilgi ve donanıma sahip FETÖ’cüler. O nedenle de milletvekillerini, senatörleri ikna etmeleri çok kolay. Ve bunu da yapıyorlar. Temsilciler Meclisi açılışında bizzat gördüm her vekilin çevresinde üç FETÖ’cü vardı. Senato’da durum aynıydı. Yani orada senatörlerle de doğrudan muhatap olup etkileyebilecek oluşumu var.”

ABD’nin S-400, F-35 şantajında FETÖ’nün de parmağı var denilebilir mi?

“Temsilciler Meclisi ve Senato’daki Türk dostları her geçen gün azalıyor. Zaten Temsilciler Meclisi Başkanlığı’na tam bir Türk düşmanı olan Pelosi seçildi biliyorsunuz. Şimdi böyle bir ortamda da FETÖ’cülerin hareket etmesi çok daha kolay, onlara bu fırsatları tanıyordur da zaten. Dolayısıyla yurt dışındaki bu S-400’den tutun da Türkiye aleyhine alınan kararların her aşamasında bilgilendirme anlamında, ikna etme anlamında FETÖ’nün yüzde yüz parmağı var demiyorum yüzde yüz etkisi var...”

Yazının devamı...

F-35 olmazsa dünyanın sonu değil

ABD’nin F-35’leri vermeme tehdidi ya da şantajına karşı Türkiye’nin tavrı her zamanki gibi çok net:

“B planımız hazır, böyle bir gelişme olursa başımızın çaresine bakarız.”

Yani başka yerden alırız ve kendi uçağımızı yaparız. Ki bu konuda Rusya’dan anında “Türkiye’ye savaş uçağı tedarikine hazırız” mesajı geldi ve daha başka seçenekler de söz konusu. Tabii eksileri ve artılarıyla beraber. Özellikle de “Uçak yapmak zaman alır ya da başka ülkelerden alınacak uçaklar ABD sistemine alışmış pilotları zorlar” iddiaları dikkate alındığında. Dahası, bunun bir de lojistik destek sistemleri gibi artı yatırım gerektiren boyutu var. Çünkü bu mevcut sistem de ABD uçaklarına göre kurgulanmış durumda. Ancak bunların hiçbiri vazgeçilmezlik anlamına gelmiyor. Dolayısıyla da en çok konuşulanların başında “F-35’e karşı B planı ne?” sorusu var. Buna Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı em. Korg. İsmail Hakkı Pekin’in yanıtı da şöyle:

“F-35’ler gelse bile ikişer üçer gelecekti. Türkiye’nin hesabı 2030’lara kadar mevcut, modernize edilmiş F-16’ları kullanmak. B planının Rusya’dan uçak alınması falan olacağını sanmıyorum. Zaman içerisinde F-16’ların eksiklerini tamamlamak için Avrupa’dan bazı filolar alınabilir. Örneğin, Fransa’nın ürettiği Mirage gibi uçaklar var. Fransa-Almanya ortak üretimi Tornado ya da İngilizlerin Harrier’i var. Uzun vadeli plan olarak da uçak yapımı üzerine zaten çalışılıyor, diğer ülkelerle ortaklaşa Türkiye’ye uygun bir uçak modeli geliştirilebilir. Bu Avrupa’dan da, Rusya’dan da, Çin’den de olabilir. Ama çeşitlendirdiğiniz zaman lojistik bakımdan da yeniden yatırım yapmanız gerekir.”

ABD F-16’ların yedek parçaları konusunda sorun çıkarırsa?

“Çıkartabilir. O zaman da yedek parça başka yerden bulunabilir, bazılarını kendiniz yapabilirsiniz. Yani F-16’ları uçururuz. Ama F-16’lar konusunda sorun çıkaracaklarını sanmıyorum. O zaman iş iyice çığırından çıkar. Türkiye’yi kaybederler yani. ABD’nin böyle bir riske gireceğini sanmıyorum. Dünya üç kutuplu olmaya doğru gidiyor. ABD eğer bu üç kutup içerisinde kendisi başat güç olmak istiyorsa, Türkiye’ye ihtiyacı var.”

F-35’lerin çok teknolojik uçaklar ve üstünlükleri olmasına rağmen aslında Türkiye’nin ihtiyacının F-16 ve benzeri uçaklar olduğunu savunan Pekin, devam ediyor:

“F-35’ler ABD’nin, üreticinin kontrolünde olan bir uçak sistemi. Uçak aktif olduğu andan itibaren merkezle irtibata geçiyor, otomatik olarak beynine yüklenen bilgileri merkeze aktarıyor. Yani F-35’ler istenirse merkezden yönlendirilebilir. F-16’lar böyle değil. F-16 teknoloji olarak eski, dolayısıyla ABD’nin bunları yapma şansı yok...”

F-35’i vermezse dünyanın sonu değil yani?

“Değil. Çünkü gerçekten F-35’lerle birlikte, ABD sattığı NATO ülkeleri arasında bir istihbarat ağı kurmuş oluyor ya da hepsini kontrol ediyor. Kaynak kodlarını vermediği için bizim yönetim bilgisayarı ya da başka bir şeyi değiştirme şansımız yok. Farklı bir mühimmat koyma şansımız da yok. ABD’nin belirleyeceği mühimmat neyse onu koyacağız çünkü yönetim bilgisayarı koyacağınız başka mühimmatı tanımaz.”

ABD isterse merkezden sistemi kilitleyebilir mi?

“Kilitleyebilir, maalesef öyle bir özelliği var. Yani hem istihbarat ağı hem de gerektiğinde müdahale etme imkânı var. Sattığı gücü kontrol ediyor maalesef. Operasyona giden uçağı arızaya sokup geri dönmek zorunda bırakabilir. Ya da atılan bombanın hedefini saptırabilir. Bu her zaman mümkün...”

Yazının devamı...

ABD ile yeni gündem güvenli bölge tuzağı

Trump, S-400, F-35 çıkışlarından sonra Türkiye’nin de dâhil olduğu 8 ülke için 2 Mayıs’ta bitecek İran muafiyetlerini uzatmama kararıyla Ankara-Washington hattını yine gerdi. Sırada “güvenli bölge” konusu da var. Çünkü Türkiye’nin “güvenli bölge”den beklentisi, tavrı çok net. Sınırımda terör yapılanmasına izin vermem diyor ve bu konudaki kararlılığını da Fırat’ın batısında hem DAEŞ hem de YPG/PKK temizliğiyle gösterdi. Fırat’ın doğusuna dönük olarak da hazırlıklar tamam... Buna karşılık ABD ise silahlandırdığı terör örgütü YPG/PKK’yı koruyup, kollamak adına yeni formül arayışında. Bu bağlamda son gelişme de Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, “Türkiye ile Suriye’de YPG’nin yer almadığı bir güvenli bölge kurulması için çalışmalar yapıyoruz” şeklindeki sözleri. Tabii yersen... Çünkü bugüne kadarki taktiği çözüm üretmekten ziyade daha çok oyalama ve yutturmaca üzerine kurgulu ABD’nin bu yaklaşımı da yine soru işaretleriyle dolu. Özellikle de YPG’siz güvenli bölgenin ne anlama geldiği ve boşluğu kimin, nasıl dolduracağı konusunda. Yani ABD’nin YPG/PKK’yı gözden çıkarma gibi bir durumun inandırıcılığı yok. Niyesini dün konuştuğum üst düzey bir askeri yetkili anlatıyor:

“Diyelim ki YPG/PKK’yı biraz güneye gönderdi. Türkiye ile terör örgütü arasındaki mesafe 32 kilometre oldu varsayalım. Tehdit ortadan kalkıyor mu? Buharlaşıyor mu bu YPG/PKK? Ya da ABD lağvediyor mu o yapıyı, silahlarını topluyor mu? Hayır. Desteğe devam, tehdit devam. Oradan güneyden doğu Akdeniz’e çıkar, bir yerden Türkiye’ye sızar veya tekrar yeni bir devletçik kurmak için siyasal oluşum yapar. Dolayısıyla, Türkiye için bunlar çok kısa dönemli, geçici bir önlem diyebiliriz.”

Böyle bir durumda “Boşluğu kim dolduracak?” konusunun da bir başka soru işareti olduğunu belirten askeri yetkili devam ediyor:

“ABD, TSK’nın girmesini istemiyor. Hatta ‘Yıkıcı sonuçları olur’ diyerek karşı koyacaklarını ima etti. Dolayısıyla, ABD için birinci seçenek Suriye menşeli peşmerge güçleri olabilir. Böyle bir olasılıkta buradaki peşmergelerin güneye gönderilen YPG/PKK’yla arayı düzelterek başka bir isim altında kendi tarafına getirmeyeceklerini kim garanti edebilir?

İkinci seçenek Arap gücü ya da Arap NATO’su denilen Mısır, Ürdün, BAE, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkelerin askerleri. Bunların hepsi Türkiye’ye karşı cephe alan ülkeler. Bunlar burada yer aldığında Türkiye’ye zarar vermeye çalışan YPG/PKK’yla iş birliği yapmayacaklarının garantisi var mı?

Üçüncü seçenek de İngiltere, Fransa gibi koalisyon ülkelerinin ABD’nin güçleriyle beraber bu bölgede olmaları. Bu da hiçbir şey değiştirmiyor. Hasan amca, amca Hasan durumu. Yani 30-40 km derinliğe gitmesi asla çözüm değil. Aksine, ileride Türkiye için daha büyük bir tehdit olur.”

Peki, bu durumda Türkiye ne yapacak ya da yapmalı?

“Türkiye’nin yapacağı en etkili çözüm şudur; buraya bu kadar birlik yığıldı, bir operasyon yapması lazım. Kobani’den mi aşağı iner, Kamışlı’dan mı güneye iner, operasyon yapacak ve Afrin benzeri bazı cepler oluşturacak. Böylece Fırat’ın batısında olduğu gibi Fırat’ın doğusundaki terör koridorunu da kesintiye uğratmış olacak hem de Türkiye-Suriye sınırındaki YPG/PKK’yı etkisiz duruma getirmek olarak tespit ettiği siyasi hedefi kısmen gerçekleştirmiş olacak.”

ABD’ye rağmen yapabilir mi?

“Türkiye 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı ABD’ye ve Batılı güçlere rağmen başarıyla yaptı. Hem de TSK’nın yetersiz çıkarma araçlarına rağmen. Tabii bunun riskleri, maliyeti vardır. Doğu Akdeniz’de ABD’nin tavrı ne olacaktır ya da Suriye’deki politikaları daha da olumsuzlaşacaktır gibi... Dolayısıyla da ‘Türkiye’nin şu andaki gücü buna karşı koyma imkân ve kabiliyeti var mı?’ konusunu ülkeyi yönetenler biliyor. Ama Türkiye yapar bunu.”

Yazının devamı...

Çirkin saldırının arkasında kim var?

Ülkede seçim sonrası yaşanan gergin süreç özellikle Cumhur-başkanı’nın son çağrısıyla sakin bir döneme doğru giderken dün Ankara’da Kılıçdaroğlu’na yapılan çirkin saldırı yine aksi yönde tetikleyici bir unsur oldu... Dolayısıyla da bu skandal olayı sadece şehit acılarının yol açtığı doğaçlama bir tepki olarak görmek mümkün değil. Evet, bir süredir siyaset arenasında karşılıklı sarf edilen sözler ve nefreti körükleyen bazı yayınların hassasiyetleri uyarması söz konusu ancak bu olay patlak vermesinden devamına kadar sanki gizli bir el huzuru alttan alta kaşıyor havasında. Hem de fazlasıyla… Çünkü sözlü sataşmalarla başlayan tepkiler bir anda kitlesel bir protesto gösterisine, hatta linç psikolojine dönüşüyor. Üstelik de devletin jandarması, özel harekâtı, çevik kuvvetinin bulunduğu bir ortamda. Yani bu olay geçmişte de örneklerini yaşadığımız gibi baştan sona provokasyon kokuyor. Nitekim olaya el koyan devletin savcıları da organize provokasyon olasılığı üzerinde duruyor. O nedenle de öncelikle bunların kim ya da kimler olduğunun ortaya çıkarılması şart. Bu da devletin en acil görevi. Bu noktada siyasiler başta olmak üzere herkesin yapması gereken ise soğukkanlı olmak ve duyarlı davranmak. Daha doğrusu kimseyi suçlamadan, dışlamadan, ötekileştirmeden Türkiye ortak paydasında buluşmak. Özellikle de birlik, beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde...

İmamoğlu’nun zor sınavı

İstanbul’da başkanlık koltuğuna oturan İmamoğlu dün Maltepe Meydanı’ndaydı… Aynı saatlerde de Ankara’da YSK’nın toplantısı vardı. Yani İstanbul’da olduğu gibi Ankara’da da İmamoğlu siyasetin odağındaydı. Çünkü hem AKP hem de MHP seçime şaibe karıştığı iddiasında ısrarcı. Üstelik de en yüksek perdeden. Dolayısıyla da tüm dikkatler YSK’nın bu konuda vereceği kararda. Ki bu bağlamda da iki kutuplu tartışmalar tam gaz devam ediyor. Bir kesim “Bu iş bitti, seçimin iptali demek, İmamoğlu’nu görevden almaktır. Toplum bu olaya çok büyük tepki gösterir” iddiasında. Buna karşı olanlar ise “Mazbata almakla iş bitmemiştir, süreç sonlanmamıştır. En doğru, en makul kararı YSK verecektir” diyor. Hatta olası bir seçim durumunda aynı adaylarla mı yoksa değişiklik söz konusu olabilir mi tartışması bile oluyor. O nedenle de bu işin bir an önce netlik kazanması çok önemli...

Tüm bunlara karşı İmamoğlu’nun tavrı ise malum. Kampanya döneminde olduğu gibi ince ayarlı, gerilime ve sert polemiklere girmeyen üslupla havayı yumuşatıyor Nitekim dünkü Maltepe buluşmasına dönük çağrıların içeriği ve meydandan verilen mesajların da özü buydu. Hatta konuşmasında “Bu şehirde kimse tehdit altında hissetmeyecek kendini” vurgusu da yaptı Dolayısıyla bu noktada eksik kalan şu durumu da anımsatmakta yarar var:

İki hafta önce Kartal Meydanı’nda 3 medya kuruluşunun sahibi “aileleri” isimleriyle “hedef aldığı izlenimlerine ve yorumlarına” açık “talihsiz” söylemleri hala soru işareti olarak duruyor. Özellikle de hemen her kesimden gelen “siyasilerin medyaya yönelik eleştirileri doğal ama adresin doğru olması kaydıyla” şeklinde tepkiler dikkate alındığında...

Keşke İmamoğlu dün Maltepe Meydanı’nda bu konuya da değinseydi ve beklenen hassasiyeti dile getirseydi...

Yazının devamı...

ABD’nin PKK’yla bitmeyen dansı

Bölücü terör örgütü PKK’ya dönük yurt içi ve dışında amansız mücadele veren Türkiye teröristlerin adımlarını takip ediyor, buluyor ve etkisiz hale getiriyor. Mücadelede gelinen durum itibarıyla da terör örgütünün Türkiye’deki mevcudiyeti çok aşağılara düştü. Bu arada dağa çıkış da azaldı. Ancak sözde stratejik ortak ABD’nin terör örgütünün Suriye’deki kolu YPG’ye verdiği destek nedeniyle yanı başımızdaki beka tehdidi devam ediyor. Aslında buna ABD’nin ta 1990’lı yıllarda başlayan Ortadoğu’daki stratejik yönelimi istikametinde gelişen kirli tezgâhın evrilmesi de denilebilir. Çünkü daha önceleri PKK’ya gizli yapılan destek bugün harf değişikliği yutturmacasıyla aleniyete, hatta resmiyete dönüşmüş durumda. Yani PKK eriyor ama türevi YPG palazlandırılıyor. Dahası, şimdilerde CIA kaynaklı yeni senaryo iddiaları da söz konusu. Örneğin, IŞİD’le savaşan YPG/PKK’lı teröristlerin Türkiye’ye yönlendirilmesi, uyuyan hücre taktiği ya da PKK’nın yine harf değişikliğiyle başka bir kimliğe dönüştürülmesi gibi. Dün bu konuları MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Öncelikle de ABD’nin PKK ile YPG’nin farklı olduğu iddiasını ve ısrarını. Yanıtı şuydu:

ABD’de farklı olmadığını biliyor ama Suriye politikasında örgütlediği, silahlandırdığı yeni yapıyla ilişkisini kesmiyor. Bunu kesmediği, onu güçlendirdiği zaman dolaylı veya doğrudan PKK’ya destek verdiği açık. Tartışmasız bir konu. Alınan tedbirlerle PKK Türkiye içinde silahlı güç olarak etkisiz duruma getirilmiştir diyebiliriz ama bunu Irak-Suriye hattındaki PKK yapılanması için söyleyemeyiz. Orada 50 binin üzerinde, kimileri 60 bin diyor modern silahlarla donatılmış, eğitilmiş bir gücün varlığı tabii ki PKK’ya güç veren bir olay.”

IŞİD’le savaşan YPG/PKK’lıların Türkiye’ye yönlendirilecek iddiaları var?

“Şu anda öyle bir şey konuşmak erken. Ama orada böylesine PKK’nın etken olduğu bir silahlı, örgütlü gücün varlığı bugün için de yarın için de Türkiye’ye karşı bir tehdittir. Ama bunu Türkiye’ye karşı kullanacaktır meselesi için somut bilgiye sahip olmak lazım.”

Peki ya PKK’lı teröristlerin uyuyan hücre haline getirileceği ve zamanı geldiğinde kullanılacağına dönük iddialar? Öneş devam ediyor:

Uyuyan bir hücre halinde kullanılma meselesi ne zaman devreye girer, nasıl devreye girer, bu ancak Türkiye-ABD ilişkilerinin kopması durumunda, Türkiye-ABD ilişkilerinin tamirinin mümkün olmaması durumunda ortaya çıkacak şartlarda değerlendirilebilecek bir konu.”

Türkiye ile ABD ilişkileri koparsa PKK’nın bu tip eylemleri artar anlamında mı?

“Yani değerlendirme, analiz yaparken Türkiye-ABD ilişkilerinin kopması meselesi; böyle bir gelişme de ortada yok. Türkiye-ABD ilişkileri şu anda devam ediyor. S-400 meselesinden tutun, siyasi meselelere, ekonomik meselelere kadar bugün ABD-Türkiye ilişkileri canlılığını koruyor ve hükümet de koparmak istemiyor. Ekonomik mesele de dâhil. Trump’la Berat Albayrak’ın buluşması da bunu en son göstergelerinden bir tanesi. Onun için şimdi PKK’nın Türkiye içinde uyuyan hücre şeklinde varlığı ve bunun ABD tarafından kullanılacağı meselesi şu anda çok öncelikli bir konu değil. Ancak PKK sorunu, Kürt meselesi çözülmediği müddetçe PKK’nın ülke içinde de konjonktüre göre hareketlenebileceği beklenmesi gereken bir konu...”

ABD PKK ya da YPG’den asla vazgeçmez yani?

“Şu anda vazgeçmediğini açıkça gösteriyor bize. PYD, YPG’ye olan desteği hâlâ devam ediyor, hâlâ silahlandırıyor. Zaten ABD PKK’nın da kendisini tasfiye ederek başka bir isim altında yani YPG, PYD gibi ya da SDG gibi veya da bulunabilecek daha başka bir isim altında meseleyi çözmek istiyor. Ve Türkiye’yi de bu çözüme dâhil etmek istiyor. ABD’nin arayışı bu. Abdullah Öcalan’ı teslim ettiği gün PKK ismini gözden çıkardığını biz görmüştük. O zaman da ifade edilmişti, bugün de bundan vazgeçmiş değil...”

Yazının devamı...

YSK’da yüksek tansiyon...

Ekrem İmamoğlu mazbatasını aldı, şimdi sıra seçimin yenilenmesi için AKP’nin YSK’ya yaptığı olağanüstü itiraz başvurusunun nasıl sonuçlanacağında. Dolayısıyla da yüksek tansiyon durumu devam ediyor. Çünkü olağanüstü itiraz dilekçesinde bir seçimde gerçekten olmaması gereken işlerin olduğu iddiaları var ve eğer böyle bakılırsa, seçimin iptali için yeterli neden vardır denilebilir. Ancak buna karşı olmaması gerektiği halde olmuş ama ne kadar organize ve sonuca ne kadar tesir ediyor ya da seçimin sağlığını ne kadar etkiliyor diye sorduğunuzda o zaman yorumla başka bir sonuca varmak da mümkün. Ki buna örnek teşkil edecek daha önceden alınmış bazı kararlar da var. Yani çok hassas bir konu. Dolayısıyla da YSK’nın işi gerçekten çok zor... Alınacak karar bir tarafı mutsuz, diğer tarafı mutlu edecek. Bu noktada en önemlisi de öncelikle kamu vicdanının tatmin olması. Hele de mazbata verildikten sonra... O nedenle de YSK’nın kılı kırk yararak ve haklı gerekçelerini bularak bir an evvel hem hukuki olarak hem de kamuoyu vicdanında bu konuyu sonuçlandırması ülkenin rahatlaması açısından son derece önemli. Hangi karar olursa olsun...

Ancak bu da YSK açısından oldukça sıkıntılı ve zor sürecin bir boyutu. Bunun bir de güvenilir olarak bilinen seçim sistemindeki aksaklıklar ya da hatalar tarafı var. Özellikle de itiraz dilekçelerinde yer alan sandık kurullarının oluşumu ve tutanaklardaki yanlışlıklar ile yüz binlerle ifade edilen geçersiz oyların önemli bir bölümünün nasıl geçerli oya dönüştüğü dikkate alındığında. Zira 31 Mart’ta gördük ki YSK’nın çok önemli bir kurum olmakla birlikte seçimlerde seçmenin bilgilendirilmesine ilişkin iletişim dili, stratejisi ve bunların kamuoyuyla paylaşılması bakımından yetersizlikleri var, bu bağlamda da artık kendisini yenilemesi gerekiyor. Sandık kurullarındaki kamu görevlisi tanımının çok somut, çok net, çok çerçeveli bir şekilde yapılması, seçmen kütüklerinde soru işaretlerine yol açacak boşluklar (kısıtlılara şerh düşmemek, vb) bırakılmaması, geçersiz oylar konusunda (bilinçli, kasıtlı dışında) hem sandık kurullarının hem de seçmenin yeterince bilgilendirilmesi gibi...

Tabii an itibarıyla kafa karışıklıkları ve tartışılan noktalar bunlarla da sınırlı değil. YSK’dan çıkacak kararla bağlantılı olarak, örneğin diyelim ki seçimin yenilenmesi kararı çıktı. “Seçime aynı şartlar altında mı gidilecek ve aynı seçmen listeleri mi geçerli olacak?” ya da “Seçmen kütüklerini belirleyen kurullar veya nüfus müdürlükleri, sandık başkanlarının belirleneceği listeleri veren mülki idaredeki isimler yerlerinde dururken aynı seçimi mi yapacağız?” gibi daha birçok flu konu var. Hatta şimdiden olası bir seçim yenilemesinde sonuca dönük farklı öngörüler de havada uçuşuyor. Bazı kamuoyu araştırmacıları seçim yenilenirse mağduriyet gerekçesiyle Ekrem İmamoğlu’na yönelişin artabileceğini iddia ediyor. Bunun aksini savunanlar ise “Millet İttifakı’nın seçmen kitlesi zaten bu seçime aşırı bir motivasyonla girdi yani geldikleri nokta şu anki yer. AKP seçmeni ise büyük bir motivasyonla götürmedi. Hem küskünlük hem de yıllardır kazanmanın verdiği rehavet nedeniyle. Ama son gelişmeler nedeniyle AKP çok ciddi bir şekilde kendi seçmenini şu anda motive etmiş durumda” diyor...

Özetle; herkesin gözü kulağı YSK’da ve alacağı karara dönük olarak da yüksek beklenti içinde. Dolayısıyla da YSK tam anlamıyla bıçak sırtı bir sınavda...

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.