SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Doğu Akdeniz hamlesi

Doğu Akdeniz’de kıskaca alınmaya çalışıldığımız artık aşikâr. Güney Kıbrıs, arkasına bölgeden Yunanistan, Mısır ve İsrail’i, dünyadan da ABD ve AB’yi almış, Türkiye’yi tecrit etme derdinde. Evvelsi gün AB’nin Türkiye’ye karşı aldığı yaptırım kararları, hemen öncesinde ABD’nin Güney Kıbrıs’a 87’den beri uyguladığı silah ambargosunu kaldırması... Bölgedeki gerilimin tırmanacağına delalet.

Türkiye ise kendi egemenlik haklarını savunuyor. Bu deniz sahasından çıkan enerji kaynaklarından kendine ve KKTC’nin payına düşeni de almaya çalışıyor. Ancak bu haklarına kavuşabilmesi için, hızla denklemi kendi lehine çevirecek adımlar atmak zorunda. Ki geçtiğimiz pazar günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yaptığımız toplu kahvaltıda, böyle bir diplomatik sürecin başlatıldığına şahit olduk.

Ortak komisyon

Öncelikle, Türkiye, 2015’te satın aldığı Fatih ve Yavuz gemileriyle Kıbrıs açıklarında arama çalışmalarını yürütüyor. Ancak artık Doğu Akdeniz mücadelesinde fiili olarak yer almanın ötesine geçerek, diplomatik adımlarına da hız vermiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan pazar günü, “Biz Kıbrıs’ta İngiltere ve Yunanistan’la birlikte 3 garantör ülkeden biriyiz. Burada söz sahibi olan birileri varsa, sadece bu üç ülkedir” diyerek, Türkiye’nin uluslararası hukuka dayanan haklarını bir kez daha vurguladı. Kıbrıslı Türklerin de Rumlarla eşit haklara sahip olduğunu, Ada’nın zenginliklerinden ortak faydalanmaları gerektiğini defalarca söyledi.

***

İşte Ankara bu haklarına yönelik olarak ilk hamlesini yaptı: Geçtiğimiz cumartesi günü KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, Rum Yönetimi’ne ortak komisyon önerisi sundu. Dün gazetemizde detayları yer alan taslak, BM gözetiminde ve AB’nin gözlemci olarak katılacağı bir “hidrokarbon komitesi” kurulmasını öneriyor. Her ne kadar Rum tarafı öneriyi dün reddetmiş olsa da, Ankara’nın bu adımı şu açıdan önemli:

Türkiye 2011’de KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması imzalayana kadar, “Önce Kıbrıs meselesi çözülsün, sonra Doğu Akdeniz’de enerji denklemi kurulsun” görüşündeydi. Şimdi ise Rum tarafına yaptığı bu öneriyi Kıbrıs sorunundan ayrı tutarak, geleneksel tutumunu terk ettiğini gösteriyor. Yani artık enerji denkleminde Kıbrıs çözümünü ön koşul olarak görmüyor. Bu da elini rahatlatacak bir tutum.

Diplomatik atak

Bununla birlikte, belli ki Ankara, 2010’da oluşan Güney Kıbrıs-Yunanistan-Mısır-İsrail blokunu zayıflatmaya yönelik adımlar atmaya hazırlanıyor. Erdoğan bölgedeki yeni gelişmelerin, Yunanistan’da geçen hafta yapılan seçimlere denk geldiğini hatırlattı. Atina’da yeni Miçotakis yönetimiyle olumlu bir diyalog başladığını söyleyerek, Yunanistan-Türkiye arasındaki ilişkileri “hızla daha iyi bir konuma taşıma” niyetinde olduğu mesajını verdi.

Bu bölgesel dörtlünün bir ayağı olan Mısır da aynı çerçevede ele alınabilir. Eski Cumhurbaşkanı Mursi’yi devirerek 2013’ten beri ülkeyi yöneten Sisi’yle Ankara’nın arası açık. Kahire yönetimiyle diyalog kanallarını açmak, Türkiye’nin elini bu blok karşısında çok güçlendirecek bir kart olur.

***

Tüm bu bölgesel ve uluslararası adımlara ek olarak, Türkiye bir de uzun vadeli ve ezber bozan bir adım atabilir. O da, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmesi. Aynen Rum tarafının 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan, 2011’de de İsrail ile MEB anlaşmaları imzaladığı gibi... MEB ilan edilebilmesi için ise, bir ülkeyle karşılıklı mutabakat sağlanması gerekiyor. Bunun için şu an en uygun olan ülke ise, Libya. İki yönetime bölünmüş olan Libya’da, Ankara merkezi Trablus’ta bulunan ve BM’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle diyalog yürütüyor. Süreç hızlandırılırsa, Libya Türkiye’nin bu stratejisinin ilk ayağı olabilir.

Yazının devamı...

Kuşatma

Doğu Akdeniz’de bugüne kadar görülmemiş bir kuşatma altındayız. Güney Kıbrıs, arkasına bölgeden Yunanistan, Mısır ve İsrail’i, dünyadan da ABD ve AB’yi almış, Türkiye’yi tecrit etme derdinde. Egemenlik haklarını savunan Türkiye ise, bu deniz sahasından çıkan enerji kaynaklarından mahrum bırakılmakla ve üstüne de AB yaptırımlarıyla karşı karşıya.

Ancak hiçbir şey için geç değil. Doğru ve hızlı diplomatik adımlarla bu kıskacı lehine çevirmesi mümkün. Ama önce bu noktaya nasıl gelindi, onu anlayalım...

Değişen bölge

Türkiye 2011’de KKTC ile imzaladığı “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması”na kadar, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemine aslında bigâne kaldı. Zira önce Kıbrıs sorununun çözülmesi, sonra enerji denkleminin kurulması gerektiğini savundu. Ne var ki Güney Kıbrıs, Yunanistan ve AB’nin Kıbrıs çözümünü engelleyen adımları yüzünden bir ilerleme kaydedilemeyince... Bugüne getiren gidişatın önünü alamadı.

Bununla birlikte, son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında muazzam bir enerji potansiyeli olduğu ortaya çıktı. 2009’da İsrail’in açıklarında gaz yatakları bulması, onu Mısır’ın izlemesi, o günlerde ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin bölgede 3.5 trilyon metreküp doğal gaz ve 1.7 milyar varil petrol rezervi bulunduğunu açıklaması, bölgeye bakışı bir anda değiştirdi. Kıbrıs aniden dünyanın en pahalı “arsalarından” biri haline geldi.

***

Aynı zamana denk gelen Arap ayaklanmaları ise, bölgedeki dinamikleri daha da hızlı değiştirdi. Birçok ülkede egemenlik sorunları baş gösterdi. Suriye başta olmak üzere. Türkiye’nin İsrail ve Mısır’la ilişkilerinin bozulması da yine bu döneme denk geldi. Tüm bunlar da daha önce bir araya gelmesi imkânsız olan “4 benzemezin” (İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs-Yunanistan) enerji bloku kurmasını kolaylaştırdı.

Rusya’nın bölgede ABD kadar etkin bir güç haline gelmesi de hesapları değiştiren bir diğer etken oldu. Batı, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmak için harekete geçti. Bu yüzden yeni bölgesel bloka desteğini artırdı. Türkiye’nin Rusya ile olan yakınlığı da elbette bunda etkili oldu. S-400 sisteminin Türkiye topraklarına tam da Doğu Akdeniz geriliminin tavan yaptığı günlerde varması, kaderin bir cilvesi olmasa gerek.

Son olarak: Doğu Akdeniz, Çin’in “Tek Yol Tek Kuşak” projesinin de atar damarı. Dolayısıyla, Batı’nın burayı kendi kontrolüne almak istemesi, dünya dengelerinde de önemli bir etken.

Türkiye harekete geçti

İşte ortaya çıkan bu tabloda Güney Kıbrıs’ın başı çektiği yeni bölgesel blok, Türkiye’nin 200 millik kıta sahanlığını kısıtlamaya, ülkeyi kuzeye doğru iteklemeye çalışıyor. “Türkiye de Doğu Akdeniz’in -özellikle 90’larda başını ağrıtan- Ege Sorunu’na dönüşmesini istemiyor. Buradaki egemenlik haklarının ihlal edilmesine karşı çıkıyor. Zaten 2011’de KKTC ile Kıta Sahanlığı Anlaşması imzalaması da bundan” diyor Enerji ve Güvenlik uzmanı Dr. Hasan Selim Özertem. Yani bunun her şeyden önce bir egemenlik mücadelesi olduğunun altını çiziyor.

Bununla birlikte, Ankara, bu havzadan çıkan enerji kaynaklarından kendine ve KKTC’ye düşen payı almak istiyor. “Ben Kıbrıs’ın 3 garantör ülkesinden biriyim. Buraya kıyıdaş olmayan ülkelerin söz hakkı yoktur” diyerek uluslararası hukuka dayanan haklarını vurguluyor. Türklerin Rumlarla eşit haklara sahip olduğunu, bu yüzden de Ada’nın zenginliklerinden ortak faydalanmaları gerektiğini savunuyor. Bu da işin enerji boyutu.

***

Peki, Türkiye bu haklarına nasıl kavuşabilir? Bu oyunu en başta yazdığım gibi- kendi lehine nasıl çevirebilir? Bir sonraki yazıda...

Yazının devamı...

Mesele Türkiye olmak

Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump’la Japonya’da yapacağı ikili görüşme öncesinde tek konuştuğumuz, ABD’nin yaptırımları. Türkiye’nin neden ve nasıl köşeye sıkışacağını yazıp çiziyoruz. Ama şunu pek sormuyoruz: İyi de Türkiye’yle ipleri koparmak, ABD’yi de köşeye sıkıştırmaz mı? NATO’yu hiç mi zora sokmaz?

Türk-Müslüman coğrafya

İlkokul yıllarından beri ezberimizdedir: “Türkiye’nin jeopolitik önemi”. İşte bu laf boşa söyleniyor değil. Türkiye’nin Türk ve Müslüman coğrafya üzerindeki etkisinin çok büyük olduğunu sık sık unutuyoruz. Başka hiçbir ülke ya da örgüt tarafından doldurulacak gibi de değil.

ABD 2001’de Afganistan’a müdahale ettiğinde, Türkiye’nin oynadığı kritik rolü hatırlayın. Büyük sayıda Türk askerinin yanı sıra, NATO’nun Afganistan’daki sivil temsilcilik görevi de Türkiye’ye verilmişti. Bunun asıl sebebi de Afganistan’ın Müslüman bir ülke olması, Türkiye ile tarihi bağları ve NATO’nun bölgedeki deneyimsizliğiydi. ABD’nin eski Savunma Bakanı Robert Gates’in “Türk askeri Afganistan’daki elimiz kolumuz” demesi, Afganistan Temsilcisi Hoolbroke’un “Afganistan’da hiçbir ülke Türkiye’den daha önemli bir rol oynayamaz” deyişi boşa değildi.

***

Şimdilerde Yunanistan’ın Türkiye’nin İttifak’taki yerini alacağı iddiası ortalıkta dolaşıyor. İyi de Türk yerine Yunan askerinin Müslüman çoğunluklu Afganistan’a gitmesi aynı anlama gelebilir mi? Ya da Türkiye’nin Türk ve Müslüman dünyası üzerindeki etkisini YPG mi üstlenecek?

Dünya dengeleri

Din yanında etnik köken de önemli bir etken. Türk coğrafyası oldukça geniş. Mesela Doğu Türkistan’da Çin’in Uygur Türklerine karşı muamelesini, Türkiye uluslararası platforma güçlü bir şekilde taşıyor. Bunu Batı ittifakından başka bir ülkenin yapması mümkün değil. Kaldı ki böylelikle ABD’nin Rusya, ama asıl Çin’le mücadelesinde, yani dünya dengelerindeki pozisyonunda Türkiye önemli bir işlev görüyor.

Almanya’nın saygın düşünce kuruluşlarından Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Enstitüsü (Stiftung Wissenschaft und Politik-SWP) misafir araştırmacı olan Dr. Mehmet Yeğin, “Yani burada mesele sadece Türkiye’nin jeopolitik konumu değil. Mesele, Türkiye olması meselesi” diyor.

***

Buna bir de Batı’nın boğuştuğu ırkçılığı ve göçmen/İslam düşmanlığını ekleyin. Bu derde derman olabilecek, dengeyi kurabilecek tek ülke yine Türkiye. Zira iki kutbu da kendi içinde barındırıyor. Batı sistemi, tek Müslüman parçası olan Türkiye’ye İslam dünyasına ulaşmak için hayati bir ihtiyaç duyuyor. Bu da istesek de istemesek de bizi her iki dünyaya demirliyor.

İran ve Çin

Telefonda konuştuğum Dr. Yeğin, Türkiye’nin ABD’nin İran politikasında oynadığı role de dikkat çekiyor. Trump Tahran’a savaş açacak olmasa bile, köşeye sıkıştırıp müzakere için yeniden masaya oturtmak istiyor. İşte bu süreçte de İran’ın komşusu olan Türkiye’ye ihtiyacı var. İran’a karşı uyguladığı yaptırımlara Ankara’nın katılmasının ötesinde, asıl lojistik desteğe gerek duyacak.

İstihbarat paylaşımı, Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarında dinlenmesi, hava sahasını kullanmak gibi birçok ihtiyaç buna dahil. Hakeza günün sonunda İran her ne kadar Türkiye’nin ortağı olsa da, aynı zamanda bölgesel rakibi. Dolayısıyla, kapalı kapılar ardında bu “dolaylı” adımların atılması mümkün.

Kısacası, sadece dünya denkleminde değil, bölge politikalarında da Washington’ın Ankara’ya ihtiyacı büyük.

***

Bunların da ötesinde, iplerin kopması durumunda Türkiye yerinde durmayacaktır. Rusya ve Çin’le ilişkilerini daha da pekiştireceği kesin. Bunun Türkiye için doğuracağı olumsuzluklar tamam da, ABD için de son derece nahoş bir durum olacağı unutulmamalı. Türkiye’yi kaybetmenin bedeline bunu da ekleyin.

Yazının devamı...

Ah Mısır, vah Mısır

Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin evvelsi gün mahkeme salonunda kendini savunurken ölmesi, dünyayı yine aynı ikiyüzlülüğüyle yüzleştirdi:

Mursi, Mısır’ın şu anki Cumhurbaşkanı Sisi’ye ve ABD Başkanı Trump’a göre bir “terörist”. Liderlik ettiği Müslüman Kardeşler de (MK) ülkesinde 2013’te “terör örgütü” ilan edildi. Beyaz Saray da geçtiğimiz nisanda Trump’ın MK’yi “terör örgütü” ilan etmeye hazırlandığını açıkladı. Mısır halkının ve bölgenin büyük bir bölümüne göre ise, o bir kahraman. Bir önceki Başkan Obama’nın Mursi 2012’de seçildiğinde ilk arayıp tebrik edenlerden olduğunu eklemekte fayda var.

Mursi hangisi?

Peki, Mursi hangisi? Bunun cevabını en iyi Mısır’ın yakın tarihi verir: 2011’de “Arap ayaklanmaları” ile Mısır’ı 30 yıl yöneten Hüsnü Mübarek devrilmişti. Bir yıl içinde de Mursi ülkenin ilk sivil, demokratik süreçle seçilen Cumhurbaşkanı oldu. Hem de yüzde 52’lik bir oyla. Ama hem onun şahsi hem de ülkenin demokrasi tecrübesi sadece bir yıl sürebildi.

O günün Savunma Bakanı, Mübarek’in ise Genelkurmay Başkanı olan Sisi Temmuz 2013’te darbeyle Mursi’yi devirdi. İlk iş olarak da onu ve örgütünü terörist ilan etti. Ki aslında Mursi hiçbir zaman örgütün önde gelen liderlerinden olmamıştı. Mutedil kişiliğiydi onu MK’nin siyasi kanadının başına getiren.

O zamandan beri de ölüm ve müebbet hapis cezalarıyla yargılanıyordu. Birçok insan hakları örgütü hapishanede kötü muamele ve işkence gördüğünü iddia etti. Sonu da kendini savunduğu bir mahkeme salonunda oldu. Cenazesi ailesine bile verilmedi.

Bundan sonrası

Peki, şimdi ne olur? Sisi anında ülkede alarm durumu ilan etti. Ama alarm zilleri çalacak bir hal yok. Hem halk hem MK o kadar bastırılmış durumda ki kimsenin sesini çıkaracak ve sokağa dökülecek mecali yok. Hakeza MK zaten alana inmeye meyilli bir örgüt değil. 2011’de Tahrir Meydanı’nda nöbet tutan halka katılmak için bile birkaç gün beklemişti. Bunda elbette Mısır polisini kışkırtmama kararları etkiliydi. Ama dediğim gibi, MK hiçbir zaman bir “sokak örgütü” olmadı.

Bugün sadece Mısır değil, tüm bölgede MK son derece zayıflamış durumda. Örgütün en güçlü olduğu Tunus’ta bile geçen yıl Ennahda, artık İslamcı bir hareket olmadıklarını açıkladı ve MK ile bağlantısını reddetti. Örgütün baş finansörlerinden Katar bile Mursi’nin vefatı ardından son derece sakin bir açıklamayla yetindi.

***

Mısır’la enerji iş birliği başta olmak üzere ortak çıkarlarını hesaplayan Batılı liderlerin Sisi’ye destek çıkmaları da bu durumu daha da besliyor. Mursi’nin ölümünün ardından korudukları sessizlik de bu tutumun devam edeceğine delalet.

Bin Ali, Bin Ladin

“Arap ayaklanmaları” sırasında Fransız siyaset bilimci Gilles Kepel, Mübarek’le aynı dönemde sokak hareketiyle devrilen Tunus’un 23 yıllık diktatörü Bin Ali ve El Kaide lideri Bin Ladin üzerinden şöyle demişti: Bugüne kadar ‘Ya Bin Ladin ya Bin Ali’ seçimine zorlanan Arap halkları, artık ‘Ne Bin Ladin ne Bin Ali’ diye isyan ediyorlar.

Doğru, bölge halkı ikisini de istemiyor. Ama giden Mübarek’in yerini bu sefer Sisi alıyor. Dahası, bugün Mısır halkı resmen Mübarek dönemini mumla arıyor. “Peki Mursi bir demokrasi kahramanı mıydı ki?” diyeceksiniz... Bir yıllık yönetimi boyunca ne kadar demokratik olabildi, orası tartışılır. “Siyasal İslam”ın artıları, eksileri de aynı şekilde. Ama tüm bunlar, Bin Ladin yerine konmasının anlamsızlığını ve acımasızlığını ortadan kaldırmaz.

***

2011 ayaklanmaları sırasında ünlü düşünür Slavoj Zizek, “Araplar kendilerini hayatlarında ilk kez canlı hissediyorlar” demişti. Onların canlı hissetmelerinin bedeli, Mursi’nin ölümü oldu belki. Ama insanlık tarihi de zaten hep bu düzen üzerine kurulu değil mi?

Yazının devamı...

ABD neden karşı?

Hemen konuya girelim: ABD neden S-400 almamıza bu kadar karşı?

***

Geçen yazımda da yazdığım gibi, ABD için tek mesele savunma sistemini Rusya’dan almamız değil. S-400 piyasada bulunan en etkin uzun menzilli füze savunma sistemi. Dolayısıyla, Türkiye’ye bölgede ciddi derecede stratejik üstünlük kazandıracak. İşte Washington için de asıl mesele bu: Bölgede ABD’den bağımsız olarak böyle bir güç elde etmemiz. Yoksa neden Suudi Arabistan’a kendi Patriot füzelerini satmışken, Türkiye’yi yıllardır oyalasın?

Ankara da mutlaka bunun farkında. Bu yüzden sadece Batı’ya bağımlı bir savunma sistemi sahibi olmak istemedi. ABD ile gitgide derinleşen krizi de göz önünde bulundurarak, kaynaklarını çeşitlendirmek istedi.

Rusya korkusu

Bir diğer sebep de Rusya. Her şeyden önce, S-400 alımı nedeniyle Rus askerinin bir süre Türkiye’de konuşlanması gerekecek. Önce sistemi kurmak, sonra da TSK’ya kullanımı konusunda eğitim vermek için. Bu da bir NATO ülkesinin Rusya’yla yaptığı olağanüstü, bugüne kadar görülmemiş bir askeri iş birliği. ABD de Türkiye gibi güçlü bir NATO müttefikinin Moskova’yla bu kadar haşır neşir olmasından rahatsız. Rusya’ya bu kadar koz vermek istemiyor.

Bununla birlikte, bir de teknik meseleler var. S-400’lerin ortaya çıkarabileceği bir zorluk, düşman uçak tanımı. Zira bu sistemin asıl amacı, Türkiye hava sahasını ihlal eden uçakları belirlemek ve onları ya hava sahası dışına çıkarmak ya da düşürmek. Yani yarın öbür gün ABD veya müttefikleriyle bir sorun yaşandığı takdirde, onların uçakları bu tanıma sokulabilir. Dahası, Türkiye’nin “düşmanı”, bundan böyle ABD tarafından tanımlanmayacak anlamına geliyor.

***

Bir de malum, S-400’ler hem NATO’nun radar ve uydu altyapısına entegre edilemeyecek hem de Pentagon kendi F-35 jetlerinin bulunduğu Türkiye’de konumlanacak S-400’ün NATO altyapısını ve dolayısıyla bütün F-35 platformunu hack etmesinden korkuyor. Bu yüzden de NATO’nun güvenliğine uygun olmadığını, F-35’lerin bütünlüğünü de bozacağını iddia ediyor. Yani kısacası, Rusya’nın NATO’yu içerden torpilleyeceğini düşünüyor.

F-35 meselesi

ABD’nin bir diğer çekincesi de yine F-35’lerle ilgili. Malum, ABD Savunma Bakanı Vekili Patrick Shanahan’ın hafta sonu gönderdiği mektupta, S-400’ler gelirse Türkiye’nin F-35 savaş uçağı projesindeki ortaklığının da sona ereceği yazıyor. Bunun arkasında yatan sebep de şu:

S-400 sistemleri ile F-35 jetleri birlikte kullanılırsa, bu uçakların iddia edildiği gibi S-400 radarlarına görünmez olup olmadığı ortaya çıkacak. Ki bunu öğrenen ilk ülke de Türkiye olacak.

Eğer ki bu jetler S-400’ler tarafından “görülebilir/vurulabilir” çıkarsa, AB ülkelerine yapılması öngörülen 5 bin adetlik satıştan olur, yani 650 milyar dolarlık büyük bir kayba uğrar. Dahası, F-35 programı sekteye uğradığı takdirde, Türkiye bunlarla eşdeğer olan Rus yapımı SU-54’leri alabilir. Unutmayın ki Doğu Akdeniz’deki enerji savaşı hızla tırmanırken, Türkiye’nin jet filosunu güçlendirmeye ihtiyacı var. İşte bu da Pentagon’un endişesini daha da körüklüyor.

***

Bir de ABD’nin kendi savunma sanayisiyle ilgili kaygıları var. Rusya’nın S-400 sistemini Türkiye, Hindistan, Çin gibi ülkelere satması ve bu ülkelerin de memnun kalması, ABD’nin diğer potansiyel müşterilerini de bu sisteme teşvik edebilir. Kaldı ki zaten S-400 Patriot’a göre daha ucuz ve etkili. Zaten bundan korkan Washington, Rusya’yla daha yeni S-400 anlaşması yapmış olan Hindistan’ı bu hafta tehdit etti. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, Hint basınına “Hindistan bu sistemi alırsa Türkiye ile aynı şeyleri yaşayacaktır” dedi. Yaptırımları hatırlattı.

***

Türkiye’nin S-400’e yönelmesinin gerekçelerini yazdıktan sonra, şimdi de Amerikan tarafının kaygılarını kâğıda dökmüş olduk. Devam edeceğiz...

Yazının devamı...

ABD’den mektup var

S-400 krizi iyice kızıştı. Sistemin ilk parçaları bu ay sonunda Rusya’dan gelmek üzereyken, hafta sonu ABD Savunma Bakanlığı’ndan beklenmeyen bir mektup geldi. Savunma Bakanı Hulusi Akar’a hitaben yazılan mektupta, S-400 alırsa Türkiye’nin F-35 (uçak) programından çıkarılacağı söyleniyor.

Şimdi buna “2. Johnson Mektubu” diyenler var. Yani 1964’te Kıbrıs’a müdahale öncesinde ABD Başkanı Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye göndererek, ilişkileri koparttığı o mektup...

***

Dolayısıyla öyle ya da böyle S-400 alımının Türkiye’yi zorlayacak sonuçları olacağı artık aşikâr. Peki, o zaman neden bu Rus hava savunma sistemini almaya karar verdik ki?

Patriot ve savunma ihtiyacı

Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var: Ankara aslında en başında ABD’den Patriot sistemi almak istedi. Ama 2017’de yaptığı başvuruya, Washington ancak 17 ay sonra yanıt verdi! Ki o günden bu yana yürüyen pazarlıklara rağmen, ABD hâlâ hem fiyatı çok daha yüksek tutuyor. Hem de ortak üretime ve teknoloji transferine kapıları kapıyor. Dahası, Washington Türkiye’nin S-400 konusundaki ciddiyetini anlayıp yaptırımla tehdide başladığında, iş işten çoktan geçmişti. Moskova ile kesin anlaşma yapılmıştı.

***

Bir diğer sebep ise: S-400’ün Rus yapımı olmasından bağımsız olarak, Türkiye’nin hava savunmasını geliştirme ihtiyacı. Zira 15 Temmuz sonrasında TSK’da yapılan operasyonlarla birlikte, F-16 pilotlarının sayısı azaldı. Bu da hava savunmasında ciddi bir eksiklik ortaya çıkardı.

Buna bir de bu günlerde Türkiye’nin milli güvenliğini geliştirme ihtiyacını ekleyin. Belki de Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana en hayati sınamalarla karşı karşıyayız. Sınırlarımızın ötesinden bize yönelik tehditler giderek artıyor. Irak ve Suriye’nin parçalanma sürecinde olmaları ve bundan kaynaklanan terör koridoru tehdidi, bugün en öncelikli beka sorunu. Bu ülkelerden topraklarımıza sık sık atılan roketler ve kısa menzilli seyir füzeleri de cabası.

Bölgesel üstünlük

Hakeza bugün Türkiye, dışarıdan fırlatılan bir füze saldırısına karşı çok zayıf durumda. S-400 de piyasada bulunan en etkin uzun menzilli füze savunma sistemi. Savunma uzmanlarına göre, bu sistem Hatay’da konuşlansa, 600 km uzaklıktan bir hedefi takibe alabiliyor. Yani hemen hemen bütün Suriye, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın hava sahasını aynı anda tarayabiliyor.

Yine İzmir’de konuşlandırılan bir sistem, Batı Akdeniz ve Ege dahil bütün Yunanistan’ın hava sahasını tarayabiliyor. Ege ve Doğu Akdeniz’de (dolayısıyla Kıbrıs etrafında da) stratejik üstünlük sağlıyor. Kıbrıs açıklarında tırmanan “enerji gerilimi”ni düşününce, bunun önemi daha da öne çıkıyor.

Ayrıca Fırat’ın doğusunda oluşan terör koridorunu da zora sokuyor. Kısacası, bu sistem, Türkiye’ye bölgede ciddi derecede stratejik üstünlük kazandıracak.

Dengeleme

Zaten ABD için de tek mesele savunma sistemini Rusya’dan almamız değil. Belli ki asıl mesele, bölgede ABD’den bağımsız olarak böyle bir güç elde etmemiz. Yoksa neden Washington Suudi Arabistan’a Patriot satmışken, Türkiye’yi yıllardır oyalasın? Ankara da mutlaka bunun farkında. Bu yüzden de sadece Batı’ya bağımlı bir savunma sistemi sahibi olmak istemedi. ABD ile gitgide derinleşen krizi de göz önünde bulundurarak, kaynaklarını çeşitlendirmek istedi.

Kaldı ki giderek çok kutuplu hale gelen bugünün dünyasında, Türkiye’nin savunma kaynaklarını çoğaltması zaten elzem.

***

Ancak tüm bu haklı sebeplere rağmen, Ankara bugüne kadar olduğu gibi ABD/Batı ittifakı ile Rusya arasında çok hassas bir denge kurmaya devam etmeli. Batı’ya (özellikle NATO üyeliğimiz ve AB perspektifi düşünülünce) iki tarafın birbirinin alternatifi olmadığını, Batı ile uzun vadeli kalıcı ittifaka bağlı olduğunu iyi anlatmalı. Bu da önümüzdeki dönemde krize rağmen- ABD ile çok daha hassas bir diplomasi gerektiriyor.

Yazının devamı...

Trump Trump olalı...

Trump bu hafta yaptığı Avrupa çıkarmasıyla, ABD-Avrupa ilişkilerini resmen uçurumun kenarından döndürdü. Transatlantik ittifakına verdiği hayat öpücüğüyle, İngiltere ve Fransa ile arasındaki yarığı bir anda kapattı. Hem de Normandiya Çıkarması’nın 75. yıl dönümünde. Yani 2. Dünya Savaşı’nda Amerikan ve İngiliz birliklerinin Fransa’yı Nazi Almanya’sının pençesinden kurtardığı operasyondan tam 75 yıl sonra.

O yüzden bu geziye “2. Normandiya Çıkarması” desek, yanlış olmaz. Birincisi, 2. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirmişti. Bu ise Trans-Atlantik ittifakı’nınkini.

Transatlantik operasyonu

Trump önce Londra’da Kraliçe 2. Elizabeth ve Başbakan May’le yaptığı görüşmelerde verdiği mesajlarla... Sonra da Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’la çizdiği dostane profille... “ABD-Avrupa ilişkisi bitti bitiyor” tezinin gerçekleşmesinin zaman alacağını ortaya koydu.

Malum, Trump ne zamandır Fransa ve Almanya ile didişiyordu. Hatta “stratejik ilişki” kavramının vücut bulmuş hali olan ABD-İngiltere ilişkisini bile irdeliyordu. İşi, ülkesini NATO’dan çıkaracağını söylemeye kadar götürdü. İran nükleer anlaşması, Rusya ile ilişkiler ve NATO’ya ayırdıkları bütçe konularında yaşanan anlaşmazlıklar buna asıl sebep. Ne var ki Normandiya yıl dönümü adeta imdada yetişti. Trump’ın “Bu, tarihin gelmiş geçmiş en büyük ittifakıdır. Asla yok edilemez!” sözleri ziyarete damgasını vurdu.

Dolayısıyla, Kraliçe ile mesaisinden bu “kuzu postuna bürünmüş kurt” pozu, Macron’la görüşmesinden de bu kare öne çıktı. Fransa lideri Trump’ın elini öyle bir sıkmış ki baş parmağının izi kalmış. Peki, neden bu canhıraş kucaklaşma?

Muhtaciyet

Her şeyden önce, dünya çok hızlı bir değişimden geçiyor. Güç dengeleri yeniden oluşuyor. Çin ve Rusya birbirlerine kenetlenerek yükselirken ve güç merkezi Batı’dan Doğu’ya kayarken... Avrupa kendi içinde bölünüyor. ABD içine kapanıyor. İkisi arasındaki uçurum da açılıyor. Bu da Batı’nın zaten kaybetmekte olduğu gücün daha hızlı kayıp gitmesine sebep oluyor. Trump’ın bu gezisi esnasında Çin Devlet Başkanı Cinping’in Moskova’ya gidip Putin’e “En iyi dostum” demesi, ABD Başkanı için alarm zillerini daha da sesli çaldırmıştır mutlaka.

Bir de bunlara May’in ve Macron’un içeride verdikleri savaşları ekleyin. May Brexit krizi dolayısıyla daha 1 hafta önce istifa etti. Şimdi ülke büyük bir belirsizlik içinde. Macron deseniz, Sarı Yelekliler ile başı fena dertte. Ayrıca evvelki hafta yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde ülkenin en büyük kazananı olarak çıkan aşırı sağ tarafından bugünlerde istifaya çağrılıyor.

İşte böyle bir ambiyansta haliyle Transatlantik kalesinin direkleri birbirine kenetleniyor.

İngiltere mesaisi

Spot ışıkları altında asıl olan ise tabii ki Trump’ın 3 günlük İngiltere ziyaretiydi. Geçen seneki Londra ziyaretine, Kraliçe’ye karşı imza attığı gaflar ve kırdığı protokol kuralları damgasını vurmuştu. Şimdi ise dediğim gibi, bir kuzu kadar usluydu. May ile ortak basın toplantısında da Başbakan’ı “Benden bile daha iyi bir müzakereci” diye yere göğe sığdıramadı. Hedef tahtasına konmak ise muhalefet partisi lideri Corbyn ve Londra Belediye Başkanı Khan’a kaldı.

İki ülke arasında en çok gün yüzüne çıkan anlaşmazlıklarda da “uzlaşmamakta uzlaştılar”. Trump, İngiltere’nin Çinli Huawei şirketinin 5G altyapısını kullanmasına başından beri karşı. Ama basın toplantısında “Bu gerçekleşse de, ABD-İngiltere arasındaki istihbarat paylaşımı zarar görmez” dedi. İran ve iklim değişikliği konularında da iki lider “Farklı düşünüyoruz” diyerek işi tatlıya bağladılar. Trump başından beri desteklediği Brexit konusunda da selefi Obama’nın aksine, “Brexit sonrası yapacağımız özel anlaşmayla, ikili ticaretimiz yara almayacak” dedi.

***

Yaşanmakta olan elbette bir Bush-Blair ya da Reagan-Thatcher aşkı değil. Ama birbirine göbekten bağlı olan ABD ile İngiltere an itibarıyla yeniden “seviyeli bir ilişki” içinde.

Yazının devamı...

BİÇARE İNGİLTERE

Biliyorsunuz İngiltere Başbakanı Theresa May, 2 hafta önce gözyaşları içinde istifa etti. Yaptığı açıklamadan sonra arabasına bindiğinde çekilen bu çökmüş haldeki resmi de, İngiliz basını tepe tepe kullandı. “Ağlamak bugüne kadar yaptığı en iyi işti” diye acımasızca yazanlardan tutun… “May ne yapsa kariyerinin gözyaşları içinde biteceği kesindi” diyenlere kadar, ülkede kimsenin ağzı durmuyor.

***

İşte tam da “Yeni Başbakan kim olacak? Erken seçim olur mu?” sorularının cevapları aranırken… Bu çalkantının ortasına ABD Başkanı Trump bomba gibi düştü. 3 gündür bulunduğu İngiltere’de, depremin şiddetini misliyle arttırdı. İngiliz toprakları resmen zangır zangır sallanıyor!

Brexit Laneti

May’in istifası hem İngiltere’nin Brexit sürecini iyice zora soktu. Hem de ülkenin siyasi sistemindeki büyük bir boşluğu gözler önüne serdi. Şöyle ki: May 7 Haziran’da Muhafazakâr Parti’nin başkanlığını bırakacak. 10 Haziran’da da yeni başkan için seçim süreci başlayacak. 6 hafta sürecek oylama silsilesi sonunda da, parti delegeleri yeni başkanı, yani başbakanı seçmiş olacak. Ki şu an en güçlü görünen aday, Osmanlı torunu olan eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson.

Dolayısıyla ülkenin başbakanını halk değil, Muhafazakâr Parti delegeleri seçmiş oluyor. Ki May de eski Başbakan Cameron’ın istifası sonrası bu şekilde başa gelmişti. O yüzden The Economist’e göre, “Brexit İngiliz sistemine çomak soktu. İngilizler yazılı olmayan esnek anayasalarının aslında kaos, bölünme ve ülkenin birliğine tehdit yarattığını anladılar.” Bu yüzden May’in gözyaşları; 1922’de kurulan, yüzlerce yıllık imparatorluk ve 300 yıllık demokrasi geleneğine sahip olan İngiltere’nin anayasasının onarılmasına vesile olabilir.

***

Ülkeyi bu noktaya getiren ise malum, Brexit. May’in üç kere Parlamento’ya götürdüğü ve her seferinde reddedilen Brexit anlaşmasının kabulü için son tarih 31 Ekim. Bu vakte kadar Parlamento anlaşma üzerinde uzlaşamazsa… Yeni başbakan ya “anlaşmasız Brexit”i tercih edecek. Ki bu da ekonominin uzun vadede yüzde 9 küçülmesi demek. Ya da tekrar bir referandum yapılacak. Bu sefer ise halkın AB’den yana olması bekleniyor.

May de son günlerinde bu opsiyonları dile getiriyordu. Ama geç kaldı. Başa geldiği Temmuz 2016’dan beri “sert Brexit” çizgisinde olan Başbakan, son günlerinde yumuşattığı tonu baştan benimseseydi… Bugün ülke muhtemelen çoktan AB’den çıkmış, kendisi de iş başında olurdu.

Erken Seçim ve Trump

Erken seçim ise şu an gündemde yok. Zira Muhafazakâr Parti daha geçen hafta yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde tarihinin en düşük oyunu (yüzde 8) aldı. Bu da ülkede bugün seçim yapılsa, neredeyse kesin kaybedecekleri anlamına geliyor. Buna mukabil; aşırı sağcı 2 aylık Brexit Partisi’nin Başkanı Nigel Farage, AP seçimlerinde yüzde 32 oy alarak, ana akımı korkuttu. Seçim yapılırsa İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in başbakan olma ihtimali de yüksek. Dolayısıyla Muhafazakâr Parti erken seçim kararı almayacaktır.

***

İşte tam da bu hengamenin ortasında, bir Trump eksikti. Gittiği her yerde zaten başlı başına kendisi deprem etkisi yaratan Başkan, İngiltere’yi iyice sarstı. Yaptığı bu ilk resmi devlet ziyareti öncesinde Johnson’ı desteklediğini, Farage’ı çok sevdiğini falan açıklayarak, zaten biçare olan İngiliz siyasetini iyice parça pinçik etti. 3 gün süren gezide Johnson’la görüşecek mi, May’e nasıl davranacak, Kraliçe’ye tavrı nasıl olacak, tartışıladursun…. Bir yandan da zavallı Johnson (Trump’ın açıklamalarının kendisine zarar vereceğini bildiği için) muhtemelen kaçacak delik arıyor.

Peki, bulacak mı? Bir sonraki yazıya cevabı gelmiş olacak.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.