YAZARIN
  EN SON YAZILARI  
“Dolu dolu 14 gün geçirdik Hindistan’la...
 
New Delhi- Mumbai- Jaipur- Agra- Varanasi- New Delhi derken sabah uyandığımda “Neredeyim?” sorusunu sorduğum oldu. Her zaman olduğu gibi abartı, ordan oraya ama heşey içinde planlamışım. Çok keyifli jazz bile dinleyebildim. Bu tempoya ancak deneyimli kardeşim adapte olabilirdi. Ben bile “Kübra sence de abartı değil mi bu?” dedim:)
 
Duygularımı hiç kontrol edemedim. Bir an tavanı görüp, bir an libido killer anlar yaşadık. Hani “Abi ne işim var bu adamla” diyip 13dk sonra gözlerinden kalplerin fışkırdığı... Ama zaten hep aynı seyretse çok sıkıcı olmaz mı her şey.
 
Çok söylendim, çok sinirlendim, mindset yönünden kabullenemedim, “Oyyy! We’re in the line” dedim, “yok artık Lebron James” dedim. En yakın arkadaşlarıma “Kızlar ben sanırım Jaipur’dan sonra ne gerekiyorsa ödeyip Türkiye’ye geri döneceğim, devamını getiremeyeceğim” yazıp gönder tuşuna basmayı unuttuğum, birkaç gün sonra mesajımı farkettiğim anım oldu ama “Oha renklerin güzelliğine bak” diyip ağzımın salyasını toparlamaya çalıştığım, “Of abi tadı çok iyi” dediğim, “Ne güzel bir yermiş, keşke Türkiye’de de olsa”yı aklımdan geçirdiğim anlarım oldu.
 
Daha önceki bütün tatillerimde caption’larım “Mükemmel değil mi?” tadındaydı, bu seferkilerinde pek ondan eser yoktu. Ama ben zaten tatillerime daha çok deneyim olarak bakıyorum. Evet 50 best restaurants’da listeye giren bir restoranda yemek yemek de çok güzeldi ama Dobi Ghat’ta çamaşırların arasından yürümek de orgazmik bir deneyimdi. 
 
Hindistan’a uzunca bir müddet seyahat planlamam diye tahmin ediyorum ama tüm yaşattıkların için “Dieu merci Hindistan”.
 
Back in town! Fonda bossa nova, elimde şarap hayali ve içim bi tık dans ediyor. Cheers .)”
 
Hindistan’dan döndüğümde instagram’daki post’umun altına yazdığım yazıydı bu. Hindistan’ın bir burcu olsaydı, İkizler burcu’ndan başka bir burç olamazdı. Bir an gelip “Tanrım, lütfen burada ölmeden dönmem için bana yardım et” diye dua ederken, diğer yandan “Tanrım samosa yerken kendimi kaybetmememi sağla” diye paralelde bir diğer duayla buluveriyordum kendimi. Dalgalı ruh halini yaşatan bir dünya diyip, ancak birkaç yazıda iki haftalık maceramı anlatmaya başlıyorum.
 
Tech start-up hub’ı olan Mumbai’de ilk gün Malad West bölgesindeki otelime yerleştikten sonra yola çıkıyorum. Güzel Hintli kardeşlerimizle beraber inekler karşılıyor beni sokaklarda. Ama New Delhi’de biraz deneyimlediğim için artık inek benim için bir mesele değil. İlk durağım olan Kenhari Mağaraları’na gitmek için önce rickshaw, sonra tren, sonra tekrar rickshaw kullandım. Burası Sanjaya Gandhi Ulusal Parkı içinde olduğundan, rickshaw seni kapısında bırakıyor. Yukarı yürürüm diye düşündüm, hatta aşağıdaki ücretli shuttle sürücüsüyle konuşurken içimde bir şüpheyle “beni düdüklemeye çalışıyorlar” düşüncesiyle savaştım ama sonra böyle düşündüğüm için kendimden utandım =) Benim gibi yürümeyi çok seven biri için bile uzunca bir yol ve çok yokuş.
 
Kenhari Mağaraları bir zamanlar keşişler tarafından yağmurlardan ve sert havalardan sığınacak, meditasyon yapılacak, çalışılacak bir yer olarak kullanılmış. 100'den fazla Budist mağaranın bulunduğu Kenhari’nin kelime anlamı kara dağ. Burada biraz dolandıktan sonra araç kullanarak aşağıya iniyorum.
 
 
 
 
İkinci güne, trene binip şahane tatlış otelime giderek başladım. Otele yerleştikten sonra ilk durağım Kala Ghoda Bölgesi. Burası, duvarlarındaki sokak sanatlarıyla, birçok galerinin bulunmasıyla ve güzel tasarım dükkanlarıyla Mumbai’nin sanatsal bölgelerinden biri. 
 
 
 
Biraz sokaklarını turladıktan, mağazaları ve Jehangir sanat galerisini gezdikten sonra, deniz mahsulüyle olan ilişkimiz dolayısıyla öğle yemeğimi yengeciyle meşhur olan “Trishna”da yiyorum. “Butter pepper garlic crab, masala clams, black dal ve Hyderabadi-style fish” bu restoranın imza yemekleriymiş. Uzunca bir müddet “Acaba yengeci kaynattıkları su ne kadar temizdir?, ama zaten kaynadığı için onda sıkıntı olmaz. Peki acaba yengeçlerin bekletildiği buzlarda sorun varsa?..” düşünceleriyle savaş halindeyken menüyü kapayıp medium butter pepper garlic crab, butter naan ve biramı söyledim. Yemek yerken benim gibi yengeç yemek konusunda sorunları olan müşteriler üzerlerine yengeci dökmesin diye size bir önlük veriyorlar. Sonrasında yengeçle serüveniniz başlıyor. Naan onların çok ünlü lavaşları. Yengecin sosuna bana bana, zaten kaç gündür güzel beslenmediğim için, afiyetle yedim. Bu öğün için ödediğim toplam para 1848 rupi.
 
 
Buranın sonrasında Kala Ghoda sokaklarından geçerek Chhatrapati Shivaji Terminus’a gittim. Bu bölgeyi gezerken binalardaki İngiltere etkisini daha çok hissediyorsunuz. Burası önceden Queen Victoria Station diye geçiyormuş. Dadabhai Naoroji Road üzerinden ilerlerseniz neoklasik ve gotik mimariye rastlayabilirsiniz- Municipal Corporation headquarters, The Sir Jamsetjee Jeejebhoy School of Art, The regal Times of India building.
 
Gün içerisinde gezerken planımda olup ziyaret etmek istediğim Filter Shop, Cord, Sabyasachi flagship store, Bungalow 8’den sadece ilk üçünü ziyaret edebildim. Üçüne de bayıldım. Filter Shop bizim Souq Dükkan’ın minik versiyonu gibi. Cord’da cool ve tatlış kıyafetler var. Sabyasachi, hiçbir şey almasanız da muhakkak içerisini, çok süslü ve güzel yerel gelinliklerini, takılarını görmeniz gereken bir yer. Burayı görmeden Hindistan’dan dönmeyin =)

 
Sempatik dükkanlar sonrasında, duvar sanatlarıyla nam salmış Chapel Road’a gittim. Sokakları gezip, arkasından merak ettiğim bir restoran olan Jamjar Diner’da bira içtikten sonra Bandra bölgesinin tadına bakmaya koyuldum. Burası Cihangir’e benzettiğim, çok sempatik cafe’leri olan tatlış bir bölge. Pali Village Cafe diye planımda olup çok hoşuma giden bir cafe’de kahvemi yudumlayarak dinlendim. Neticede günde 20.000 adıma yakın adım atıyordum. Burası günbatımını izlemek için iyi olduğu söylenen Bandstand’e yürüme mesafesi olduğundan ahmak ıslatan yağmura da denk gelsem sahil boyunda yürüdükten sonra Hakkasan’daki rezervasyonuma zamanında gittim. Çok boştu ama aç olduğum için keyifli bir yemek çok iyi geldi. Üstelik yemekler gayet lezizdi.

 
 
 
 
Oradan çıkıp otelimin yakınlarındaki Leopold’s’da bir bira içtim. Bir bira dediğime bakmayın. Burada biralar dev boyutunda. Bu barın özelliği, 2008 yılındaki terör saldırılarından birinin buraya yapılmış olması ve mekanın duvarlarında hala terör eylemlerinin izlerinin olması.
 
 
Üçüncü gün otelimde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Gateway of India Causeway’e gittim. Dışarısı ana baba günü ve herkes birbiriyle fotoğraf çekiyor. Çok vakit kaybetmeden Haji Ali Dargah’ı, çok ilgimi çekmediği için, uzaktan görecek şekilde ziyaret ettim. Sonrasında, hayatımda ilk defa şahit olduğum bir çamaşırhaneye, Dhobi Ghat’a yola koyuldum. Tam “Dhobi Ghat’a buradan mı gidiliyor?” diye birine sormaya yeltenirken kafamı kaldırmamla karşımda asılı duran çamaşır dünyasına denk geldim. Bu deneyim anlatılmaz yaşanır cinsten! Çamaşırhane’den çıktıktan sonra unutmamak ve hislerimi aktarabilmek için sıcağı sıcağına instagram’da aşağıdaki yazıyı postlamıştım.
 
“Genelde seyahat ederken sadece oranın binalarını, müzelerini gezmekten çok sabah çok erken uyanıp şehrin uyanışını izlemeyi ve mümkünse değişik şeylerini denemeyi seviyorum. Bu seyahatime yeterince vakit ayıramayıp buna yönelik birşey planlayamadım diye dertlenirken dün hiçbirşeyden habersiz dobighat çamaşırhanesine gittim. Hindistan’ı araştırırken çamaşırhaneyi okuyunca aklımda film sahnelerindeki gibi aynı kutu içinde birden fazla makinanın olduğu, insanların gelip burada çamaşırlarını yıkadığı, hatta kadınla erkeğin birbirini denk getirmek için heyecanlandığı yer olarak hayal ettim. Biraz daha eski püskü aletler ve biraz daha kalabalık olur diye düşünüyordum. Dolayısıyla kadınla erkek belki denk getiremeyeceklerdi, ama gönül istedikten sonra oldururlardı :)
 
Velhasıl mekana gittim, zaten dobighat burası mı diye sormana gerek kalmıyor. Devasa bir alanda kuruması için asılmış milyonlarca kıyafeti görünce anlıyorsun geldiğini. 
 
Kıyafetlerin yıkandığı 1008 tane yıkama bölmesi var. 3000 kişi 2km olduğunu söylediği bu alanda yaşıyor. 6000 kişi çalışıyor. Herbir bölmenin aylık kirası 300INR.
 
İçerisi akıllara zarar. Tam “Herhalde bu bölgedeki insanlar buradan faydalanıyor.” diye düşünürken adam demez mi “Buradan oteller, fabrikalar, hastaneler, restoranlar da faydalanıyor.” Suratım yeşile döndü. “Sadece yastık kılıfı ve yatak çarşafı getirdim. Bilseydim full takım getirirdim!” İçeride kömürle çalışan ütü bile var. Elle ya da makinayla yıkama yapıyorlar. Sonra bir makinada ön kurutma yapıyorlar. Eğer muson dönemiyse yağmurdan dolayı makinalarda kurutuyorlar. Yağmur yoksa çatı katına asıyorlar. Sonra ütü olayına girişiyorlar. Fabrikadan çıkan ürünler de burada yıkanıyormuş. Yani “Made in India” görüyorsanız birkaç kez yıkamak faydalı olabilir. 
 
İçerideki adamlar boxer'larıyla yıkama yapıyorlar, bazıları da arada duş alıyor. O güzel sabunları tüm vücutlarına sürdükleri gibi lomburt diye iç çamaşırlarının içini de temizliyorlar. Kişisel hijyen mühim.
 
Üzüldüğüme değmedi, hayatımdaki en ilginç deneyimlerden biriydi. Etkilendim, rahatsız oldum, üzüldüm ve bundan sonraki otel seyahatlerimde askıda mı uyusam diye düşünmeye başladım.”
 
 
 
 

 
Sırada Colaba Bölgesi var. Güzel mağaza ve restoranların olduğu bu bölgede yürümekten keyif aldım. Kapalı olduğu için gezemediğim ama içeride neler olduğunu merak ederek ayrılmak zorunda kaldığım iki mağaza Le Mill ve Gem Palace.
 
Kama ve Forest Essentials Hindistan’ın yerli kişisel bakım markaları. Forrest Essentials’a tavsiye edilen birkaç ürününden almak için gittim ama içeriğinde kullanılan bazı maddelerin kokusu bana çok ağır geldiği için herhangi bir ürününü almadan çıktım. 
 
Bu tarih önemli günler arasına girdiği için “Dry Day” olarak ilan ediliyor ve hiçbir yerde alkol içemiyor, satın alamıyorsunuz. Hatta tüm içki satan restoranların önünde “Dry Day” tabelası konuyor. Bunu bilmeden Cafe Mondegar’a gittim ve oturduğum anda biramı sipariş etmeye yeltendiğimde bu bilgiyi edinerek kalkmak durumunda kaldım, ama sempatik ortamıyla hoşuma giden yerlerden biri oldu.
 
 
Artık günün geri kalanı için Suudi Arabistan’da 11 yıl komşumuz olan Hintli tanıdıklarımızla  vakit geçirmek üzere buluştuk. Beni, The Gandhi Museum’a ve ışıklandırmanın oluşturduğu şekilden dolayı “Queen’s Necklace” adı verilen Marine Drive’a götürdüler. Akşam onlarda kalarak Hintli bir ailenin evini deneyimleme şansım oldu =)
 
Yemek
 
“Anne ben Hindistan’a bilet aldım.” dediğimde annemin ilk tepkisi “Sana hazır çorba ve noodle alayım haftasonu.” olmuştu da, ben de üstüne “Anne, heryere gidip yanında yemek götüren insanlarla dalga geçerken sence yanımda onları götürür müyüm?” demiştim. Gittiğim her yerde o ülkenin kendine has tatlarını, alışkanlıklarını deneyimlemeye bayılan ben, genel olarak toplumun hijyene verdiği önem seviyesini(!) gördükten sonra yemek konusunda kesinlikle riske giremedim. Yalnız seyahat ettiğim için, olur da besinden zehirlenirsem tatilimin heba olmasındansa, bu yemekleri sadece güven hissedebileceğim restoranlarda yemeyi tercih ettim ve iki haftalık tatilimde 6 öğünün ötesine geçemedim. Annem kutsal Hindistan’dan her gün dualarımı aldı =) 
 
Mumbai’de her gün trenlerle 200.000 kişinin ev yapımı öğle yemeği, dabbahwallahs ( kelime anlamı: kutu taşıyan kimse) adı verilen 5.000 kurye ile taşınırmış. İşin ilginç yanı bu taşıma, herhangi bir doküman, teknoloji olmadan yapılıyormuş ki zaten bazı kuryeler okuma- yazma da bilmiyormuş. Doküman yerine, kapların üzerine, kabın  nereden alındığı, hangi istasyona bırakılacağı ve varacağı adresi içeren bilgileri çeşitli renk ve sembollerle işaretleme yöntemini kullanıyorlarmış. İnternet üzerinde, bu uygulamanın dünya üzerindeki en iyi yönetilen tedarik zinciri olduğunu okumuştum. İşim gereği daha da ilgimi çeken kısmı Six Sigma’da 1.000.000 işlemde 1 hataya denk gelen bir performans seviyesi var. Aman tanrım! Oraları gördükten sonra bu başarıyı hala kabullenemiyorum =) 
 
Dabbawalas beyaz kıyafetleri ve Gandhi cap adı verilen kepleriyle sabah 10.00 gibi yemekleri pişiren kişilerden yemek kaplarını topluyor ( bunlar genelde eşleri ya da anneleri oluyormuş ), bisikletle en yakın tren istasyonuna gidiyor ve yemek kaplarını trene yerleştiriyorlar. Tren hattının diğer ucunda bekleyen dabbawalas da bu kapları alıp kap üstündeki işaretler doğrultusunda ilgili noktalara dağıtıyor. Bir porsiyon pilav, bir porsiyon curry’li bir yemek, sebze, ekmek ve tatlı olmak üzere 3 ya da 4 çeşitten oluşan bu kaplar için işlem ücreti de, mesafeye bağlı olarak değişmekle birlikte, aylık yaklaşık 450rupi, dabbawalas’ların aylık kazancı da 8.000rupi.
 
Ulaşım
 
Mumbai’de 13milyon insan varmış ve burada her gün 200’den fazla tren, 300km’lik 2.000’den fazla seyahat yapıyormuş. 
 
Her gün 6.000.000 kişi taşıyan Mumbai trenleri normalde 1.700 kişi taşıyacak kapasitede imal edilmişken yaklaşık 3 katı kadar kişi taşıyormuş. Peak hour’a yönelik özel isim vermişler: The Super Dense Crush Load. Ve bu kalabalıktan olumsuz etkilenmemesi için, hayatımda ilk defa gördüğüm bir uygulama olan “Women Only” vagonları var, buraya erkekler giremiyor. “Böyle birşey yapılmışsa ihtiyaç vardır, ihtiyaç varsa endişelenmeliyim.” diye düşünmeden yapamıyor insan =) Trenler çok ucuz ama özellikle peak hour’lara denk gelmemeye çalışmak pek sempatik olur. Ya da belki denk getirip bu deneyime şahit olmak da bir alternatif olabilir. 
 
Biletiniz first class değilse ama o vagona binerseniz ceza ödetiyorlar. “Oh mis! Bu vagon boşmuş” diyip mutlu olacaklara uyarı =)
 
Mumbai’de metro ağı yok, onun yerine trenle, otobüsle, tuktukla, Uber ya da Ola ile ulaşım sağlıyorlar. Ola, Uber’in Hint versiyonu. Uber’de olduğu gibi bir uygulama üzerinden taksi çağırıyorsunuz ve sizi gelip taksi alıyor. Bazen köprü geçiş ücreti hesaplanmıyor ve uygulama üzerinde gösterilen ücretten farklı bir ücret talep edebiliyorlar. Dikkatli olmak lazım. 
 
Burada dikkat edilmesi gereken bir konu tuktuk insanlarıyla kesinlikle pazarlık yapmanız gerektiği. O size ne diyorsa min 1/3’üye başlayın olaya. Hatta hafif “Tamam o halde, teşekkürler!” rolünüzü güzel üstlenebiliyorsanız daha da tatlış bir oranı yakalayabilirsiniz =) Ama burada daha da dikkat edilmesi gereken konu şu ki buradaki şoförlerin büyük çoğunluğu bazı dükkanlarla anlaşmalı. Dolayısıyla size “Tamam, o fiyat ok” dedikten sonra yolda sizi bağlamaya çalışıp dükkana götürmeye yelteniyor. “Maaaam! Sadece içeriye girip gezmen de yeterli” diyor sen sinirlenmeye başlayınca. Tahmin ediyorum ki komisyon alıyorlar, ama “Yok istemiyorum.” dediğinizde de sizi “nowhere” bir yerde bırakabiliyorlar. Aman dikkat!
 
Genel
 
Hayatımda ilk defa seyahate çıkmadan önce 2 paket ıslak mendil, 2 dezenfektan, tek kullanımlık dandik sporcu çorabı, etiform, noodle, hazır çorba, grissini aldım.
Hindistan’da tapınaklara ayakkabı ile giremiyorsunuz ve malesef yerler yapış yapış. Hal böyle olunca halamın önerisiyle yanıma kullan-at tadında çorap almıştım. Her sabah çıkarken çantama bunlardan atıyordum ve her tapınak çıkışında çoraplarımı yenileriyle değişitrip, kullandıklarımı atıyordum. Bu bayağı tatlış bir çözüm oldu =)
 
Konaklama
 
Treebo Olive Nest - 149TL
 
Treebo, İbisvari Hintli bir otel zinciri. Hem uygun hem de genel olarak temizdi otelleri, ancak bir daha Hindistan’a gidecek olsam daha farklı otelleri tercih ederim. 
 
Abode Hotel - 329TL
 
Bu butik otelin hem tatlış tasarımına, hem de sizi ağırlama şekline bayıldım! 
İçeri girdiğinizde “Merhaba, ben Nelish” diyip eliniz sıkılıyor. Alıştığımızın dışındaki bu hareketle kalbinizi kazanıyorlar.
 
“Uyurken klimanın ışığı rahatsız edebilir, şu şekilde söndürebilirsiniz.” Ne kadar düşünceli bir davranış modeli.
 
Her odaya bir tane eski tip cep telefonu koymuşlar. 1’e bastğınızda direkt resepsiyonu arıyor ve orada kaldığınız zaman boyunca Hindistan’ı arayabiliyorsunuz. “Bir sorun olması halinde hemen bizimle iletişime geçebilirsiniz” diyorlar. 
 
Ecofriendly bir otel olarak konumlamışlar kendilerini ve “Özel bir su arıtma cihazı kullanıyoruz, dolayısıyla musluktan su içilebiliyor, endişeniz olmasın.” diyorlar. Malesef güvenemedim. 
 
Otelin lobisinde bedava kapalı bisküviler var =) Yummy!
 
İsteyip de Yapamadıklarım
 
Bombay Electric, Project 88, Elephanta Island
 
Daha çok fotoğraf için Cubelicious.com
 
Cheers,
Cubelicious
@kubkagan