Amma da uzun bir başlık oldu sayın seyirciler. “Annenin göz pınarında hep bir damla yaş vardır.” Kısaca anneler sulugözün tekidir denilebilir. Hele çocukları söz konusu olduğunda mutluluktan, korkudan, endişeden kısacası hemen her durumda zırt diye ağlayabilirler. Tabiat çocuk pakedini hazırlarken sanki ağlamayı da yanında eşantiyon olarak vermiştir. İşte bu yazımda annenin göz pınarından akacağı zamanı kollayan bir damla yaşın hikayesini anlatacağım.

anne ağlıyor

Annelik güdüsünün göz pınarlarımıza ettiği zulüm hamilelikte başlar. İçimizde büyüyen bebekle birlikte azan hormonlarımız duygusal açıdan hafiften tırlattırır bizi. Hamilelik olmasa hangi aklı başında insan kış mevsiminde, gecenin saat üçünde bir diğer insan evladından (zavallı kocalarımız) karpuz ister ki? Ve hangi aklı başında insan bu isteği makul ! karşılayıp, hiç ses etmeden arabasına atlayıp, lüks mahalle manavından 3 liralık mevsimsiz karpuzu 13 liraya alır ki… Tüm bu çileler karnımızda bir balık edasıyla dolanıp, arada attığı tekmelerle aklımızı başımızdan alan “aşkımızın minik meyvesi” içindir. Eee anne olmak kolay değil, baba olmak da…

Aaah, ah! Anneliğin bana ettikleri! Ben ki anne olmadan önceki hayatımda çelik gibi sinirlere sahip olduğumu sanan bir insandım. Aslında duygusalımdır ama pek belli etmezdim. Beni üzen durumlarda herkesin içinde öyle pek de sık ağlamazdım. Gelgelelim hamileliğim sırasında bana bir haller oldu. Garip garip şeylere zır-zır ağlamaya başladım. Televizyonda mutlu bir şekilde yün yumağıyla oynayan bir kedi yavrusu mu gördüm, Bööö! Sabah uyandığımda masmavi , bulutsuz bir gökyüzüne merhaba mı dedim? Bööö! Hele ki bebeklerle ilgili detayları hiç sormayın. Otoparkta sahibini yitirmiş bir bebek çorabı teki yerde mi duruyor? Bööö! Anne, baba ve çocuk üçlüsü el-ele tutuşmuş yolda mı yürüyor? Bööö-ki ne bööö! Anlayacağınız konunun üzüntülü birşey olmasına gerek yok. Maksat ağlamak olsun… Beni şöyle bir dürtüp, hedefi gösterin, direkt gözlerim sulansın.

Hamilelik dönemime kadar bana tamamen yabancı olan bu ağlama halleri belki hormonlarla ilgilidir. Can doğduktan sonra geçer zannettim. Nerdeee? Durum daha da beter oldu. Can kucağımda emerken uyuyakaldığında yüzünün masumluğuna bakarak zırlamak, ilk kez gı! dediğinde mutluluktan ağlamak, ilk kez yürüdüğünde fork! fork! burnunu çekmek. Sanki bize gözyaşı vasıtasıyla zulüm etmek için dünyaya gelmiş bu veletler.

Hele bir video çekme hadisesi hatırlıyorum. Can birkaç haftalık olmalıydı. Babaannesi ve dedesi bizimle kalıyordu. Bilirsiniz bizde bebek doğduğunda aile büyüklerinden biri bebeğin kulağına ismini okur. Biz de hem bu güzel geleneğimizi gerçekleştirelim, hem de Can’ın doğumu nedeniyle bize Türkiye’lerden armağanlar gönderen akrabalarımıza güzel bir hatıra bırakalım diye kameraya iki çift laf söyleyelim dedik. Hay demez olaydık! Ben bir duygulandım. Bir ağlama tuttu. Görseler sanki mutlu bir hadise için değil de işkence filmi çekmek için kamera karşısına geçmişiz. Velhasıl kelam, iki gözü iki çeşme ağlıyorum. Bir yandan Türkiye’deki akrabaları, bu mutlu günde onlardan uzak olduğumuzu düşünüyorum. Bir yandan Can’ın bu şekilde mürüvetini görmüş olmaktan dolayı çok mutluyum. (A-ha! Mürüvet olayına da girdik sonunda. Sanırım yaşlanıyorum.) İnanın ki cümlemi bitiremedim. Birşey değil, sonradan bu filmi izleyen aile bireylerinin de içi burulacak. Kamerayı durdurmak zorunda kaldık. Allahtan sonra kendimi toparladım da söyleyeceğim lafı bitirebildim. Bunun gibi pek çok hadise var. Şimdi hepsini anlatıp da sizin de içinizi ezmeyeyim.

Can neredeyse iki  yaşına gelecek, durumda bir değişme yok sayın seyirciler. Sanırım bebek rahme düştüğünde ben bir nevi arızalandım. Su kaçağı var, sigortalar yandı, gitti. O zamandan beri de sistem arızası devam ediyor.

Bütün bunları neden mi yazdım? Az önce yeni bir bööö! hadisesi yaşandı da o yüzden. Biliyorsunuz Can’ın babaannesi yeni kitaplar üzerinde çalışıyor. Ben de kitapların format düzenlemesi konusunda ona elimden geldiğince yardım ediyorum. Demin tam düzenlemeyi yaparken kitaplardan birinin önsözündeki bir cümle gözüme ilişti.

“Asıl teşekkürüm, kitap çalışmam sırasında yeniden gittiğim ABD’de aramıza katılmasını sabırsızlıkla beklerken bana esin kaynağı olan biricik torunum Can’a.” demiş babaannesi.

Ah babaanne! Sen ne yaptın babaanne! Ağlattın gelini… Bilmem neden ağladım. Sanırım öncelikle babaannemizin nazik düşüncesi beni duygulandırdı. Ama bundan öte oğlumun daha doğmadan önce bir büyüğüne ilham vermesi beni gururlandırdı, mutlu etti. Oğlumun büyüdüğünü, başarılı ve başkalarına faydalı bir insan olduğunu, yaşantısıyla başka insanlara ilham verdiğini düşündüm. Ağladım işte… Var mı ötesi… Belki bu satırlarım size anlamlı gelmeyecektir. Belki çok basit şeylere ağladığımı düşüneceksiniz. Bilemiyorum. Ama anne olanlar beni anlayacaktır umarım…

Annenin göz pınarında zamanını bekleyen bir damla yaşın hikayesi işte bu. Ha deyince akmaya hazır… Yeter ki hedef gösterin.

Haydi sağlıcakla kal ey sevgili okur! (Dur bakayım benim mendlim nerde? Okur dedim ya! Benim canım okurlarım. Bööö!)

Sevgiler

Tanla

Diğer yazılarım için>> BebekveBen.com
Facebook>> Bebek ve Ben
Twitter>> @Bebek_ve_Ben
Pinterest>> bebekveben