“Pak Panter” filminin uygulayıcı yapımcılığını üstlenen Hakan Yıldız’ın yapımcılığını üstlendiği “Bana Adını Sor” yılın en iddialı yapımlarından biri. Klasik aşk filmlerinin çok ötesinde olan film, yapay unsurlardan ve klişelerden uzak durarak farkını ortaya koyuyor. Zaten başrolde Engin Hepileri gibi bir oyuncu varsa film kendini sevdirir. Filmi başından sonuna kadar kopmadan seyredeceğinizin garantisini veriyoruz, pişman olmayacaksınız.

Hüzünlü bir aşk hikâyesi olan “Bana Adını Sor” imkânsız aşkı ve kavuşamamayı hikâyenin dramatik alanına yerleştirerek, aşkın güllük gülistanlık olmadığını perdeye akıtıyor ve bunu destekleyen müzikler ile de sonsuza dek sürmeyeceğini anlatıyor.

Hangi aşk sonsuza kadar sürmüş ki? Ömrümüz yettiği müddetçe aşkı yaşamalıyız diye, mesaj gönderen film, anda kalmanın ve anın tadını çıkarmanın önemli olduğunu vurguluyor. Yeşilçam’ın geleneksel melodramatik aşk hikâyesinin çağdaş örneğini izlediğimiz ve melodram ile sarıp sarmalanan  “Bana Adını Sor”, insanın içini burkan acı dolu bir hikâye… Ama şunu belirtelim: her acı hikâyenin mutlaka güzel bir tarafı vardır. Her şey tamamıyla karanlık değildir. Nasıl ki hayatta eksi ve artı kutuplar varsa, aynısı aşk için de geçerli. Aşk; uçsuz bucaksız bir deniz misalidir, bazen hiç dalga olmaz, bazen de dalgalarla boğuşup durursunuz. Tıpkı Hakan gibi…

TEKDÜZE AŞK FİLMLERİNİ TEKMESİ İLE UZAKLAŞTIRIYOR

Çağan Irmak filmleri tadında olan “Bana Adını Sor” karakterlerini doğru bir çizgiye oturtarak, onlarla özdeşleşmemize ve onların duygularına ortak olmamıza vesile oluyor. Duyguyu seyirciye geçirme konusunda sıkıntı çekmeyen film, yukarıdaki paragrafta da belirttiğimiz üzere Yeşilçam ile bağ kuruyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Yeşilçam filmlerindeki aşk duygusu çok güçlüydü ve karakterler aşk için, bir sürü fedakârlıklar yapıyorlardı. Ama ondan da öte; aşk sahiciydi. Şu ara çekilen aşk filmlerinde bu kadar sahici bir aşk görememiştik, filmin bize bu aşkı yaşatması yerinde oldu. Tekdüze aşk filmlerindeki bilindik metotları çöpe atarak, canlı renklerle daha da çekici hale gelen film, Yeşilçam melodramlarının birkaç tık daha ötesinde…

Filmin hafızalardan silinmeyecek sahnelerinden biri Yasemin ile Hakan’ın yaptıkları dans şu ana kadar çekilen sahnelerin neredeyse en iyilerinden… Karakterlerin birbirleriyle olan uyumlarını da hesaba kattığımızda filmin başarısının, kaçınılmaz olduğundan rahatça söz edebiliyoruz.

Konu ise şu şekilde vücut buluyor: Yasemin ve Hakan yetiştirme yurdunda büyümüş iki dosttur. Aralarında kimsenin açıklamayacağı derin bir bağ vardır. Hakan’a âşık olan Yasemin bu duyguyu kalbine gömer ve bunu bir türlü açıklayamaz. Çünkü araya Merve isimli sağır bir kız girer. Hakan Merve’ye deli gibi âşık olur. Ta ki o yıkıcı olay yaşanana değin…

Buradan hareketle; film hakkında önemli bir yere değinmek istiyoruz. Filmde Hakan’ın yakalandığı hastalık ile Stephen Hawkings’in yakalandığı Als hastalığı arasında bazı benzerlikler var. Hatırlarsanız Oscar’da yarışan “The Theory Of Everything” filminde bunu görmüştük. Ama buradaki durum biraz farklı. Proje aşamasında olan filmin hikâyesi ve senaryosu çok önceden yazıldığı için, buna ufak bir tesadüf diyoruz, bazen bu tarz tesadüfler olabiliyor. Bunun film için sıkıntı yaratacağını düşünmüyoruz, ancak filmde bazı sıkıntılar da yok değil…

Filmdeki bazı sorunlu sahne geçişleri, devamlılık hataları ve uzatılmış sahneler, ufak tefek kopukluklar, zaman zaman akışa zarar veriyor, ama hikâyenin kaliteli dokusu sayesinde, bunları görmezden geliyoruz. Çünkü elde güzel bir hikâye var. Önemli olan o hikâyeyi dağıtmadan ve mantık hatalarından arındırarak çekmek. Bazı sahneler üzerinde daha fazla çalışılsaymış ortaya kusursuza yakın bir iş çıkarmış. Yaşanmış bir hikâyeyi ele alan film flashback ve flashforward sahnelerle hikâyeye yön vererek, geçmişte yaşanılan bazı tatsız olayların bugün bile hayatımızı etkileyeceğini anlatıyor. Mesela genetik rahatsızlıklar gibi…

AŞK SEVGİ KADAR KALICI MI?

Başına gelen hastalık nedeniyle yaşadıklarını unutan Hakan ile filmin ismi arasında kurulan bağ gerçekten çok anlamlı. Yasemin’e ‘eğer bir gün unutursam bana adını hatırlat’ diyen Hakan’ın ve filmin düğümü işte bu sözde saklı. Bu söz gözyaşı dökmenize bile neden olabilir, zira filmin ruha dokunan tarafı da ağlatmasından kaynaklanıyor. Bir de buna etkileyici müzikleri ekledik mi işlem tamamdır. Filmin vites yükselten müzikleri, bize bambaşka anlar yaşatıyor ve müzikler eşliğinde filmin sahneleri arasında kaybolup gidiyoruz. Bir de filmde Daisy isimli şirin mi şirin bir köpek var. Daisy kimi zaman kilidi açan anahtar görevi görüyor.

Çatışmayı doğru kuran film, bunların yanı sıra sevgi nasıl olmalıdır sorusuna cevap arayarak, sevginin gücünü ortaya koyuyor. Buradan hareketle; Yasemin ve Hakan arasındaki bağın aşk olmayıp sevgi olduğunu öğreniyoruz. “Aşk sevgi kadar kalıcı değildir” düsturunu irdeleyen film, ayrıca şunu soruyor aşk mı kazanır, yoksa sevgi mi? Cevabı filme bırakalım. Aslında filmin bize vurgulamak istediği asıl şey, bazı zamanlarda burnumuzun dibindeki sevgiyi bile göremiyor oluşumuz. Peki, Hakan’ın bu sevgiyi göremeyişinin altındaki neden nedir, aşk mı? Hem aşk, hem de kardeş gibi büyüdüğü Yasemin’e zarar vermemek. Çünkü onunla çok iyi anlaşıyor. Ama bazı kişiler âşık olmadan sevginin değerini anlayamıyorlar. Bu yüzden bu sahneler filme güzel yansıtılmış!

GÜNÜMÜZÜN YÜKSELEN OYUNCUSU ENGİN HEPİLERİ

Düş ve gerçek arasındaki ince çizgide dolanan Yasemin ve Hakan, hayallerine kavuşmak adına bir hayli mücadele ediyorlar. Yasemin Hakan’ı istiyor, Hakan da Merve’yi. Bu düşlere yer veren filmin değişik efektler kullanması ise sahneler arasındaki dengenin güzel kurulduğunu gösteriyor. Hakan bazen geçmişe dönerek yaşadıklarını anımsıyor, orada görmemiz gereken çok önemli detaylar var. Sanki hayatını başına gelecekleri bilirmiş gibi yaşayan Hakan’ın aşka fazla önem veriyor oluşu, belki de geçmişte tanık olduğu bir olay yüzündendir. O olay Hakan’ı tüketmiş olsa gerek ki, bazı şeyler onu hiç şaşırtmıyor.

Oyunculuklara gelince: Hakan’ı canlandıran Engin Hepileri “Yağmur Kıyamet Çiçeği” filminde de buna benzer bir rol oynamıştı. Buna benzer rolden kasıt şu: sonu hazin biten ve seyirciyi üzen mutsuz son… “Yağmur Kıyamet Çiçeği”nin üzerine böyle bir rolün gelmesi biraz enteresan oldu. Ama iyi ki de gelmiş, Engin Hepileri’nin ne kadar usta bir oyuncu olduğunu bir kez daha gördük. Her rolün altından kalkan Hepileri, son dönemin en üretken ve en parlak oyuncularından biri. Karakterini gerçek kılabilmek ve içine rahatça girebilmek adına emek sarf eden Hepileri, film boyunca bizi kendisine sıkıca bağlıyor ki, kendisinden kolayca kopamayalım. Özge Borak, Başak Parlak ve Cihat Tamer de en az Hepileri kadar iyi.

Engin Hepileri’nin çocukluğunu oynayan “Poyraz ve Karayel”in küçük sevimli Sinan’ı (Akberk Mutlu) filmin geçmişle bağlantısını güçlendiren önemli bir flashback karakteri. Hakan’ın babası karakterine can veren Levent Sülün ise filmin sürpriz isimlerinden… Kendisini “Kızım Nerede” dizisiyle sevmiştik.

Sonuç? Dramatik tarafı baskın olan film, hikâyenin akmasına özen göstererek yavanlaşmasına engel oluyor. Son zamanda izlediğimiz en etkili aşk filmlerinden biri oluşu da cabası! Gerçeklerden sapmadan, aşkın ve sevginin sınırlarını çizen film, bakışlarıyla konuşan karakterlerin, gözlerindeki kaygıyı, endişeyi, hayal kırıklığını ve sevinci aktararak onların yolculuğuna ortak olmamıza imkân tanıyor. 

http://www.sinearzu.com/

twitter.com/Cine_Deseo