Attila İlhan kimdir? Kısaca hayatı ve eserleri

Attila İlhan 80 yıllık hayatına birçok roman, kitap, deneme ve senaryo sığdırdı. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla Attila İlhan, bıçağın ucunda yaşayanlar için umut, disiplinli yaşantısıyla yeni nesil edebiyatçılar için yeri doldurulamayan bir önder oldu.

Attila İlhan kimdir? Kısaca hayatı ve eserleri

Büyük denizlerde korkusuzca yol alan kaptandı o. Şiirin ve romanın ustası, lisanın efendisi... Sanatı şahsi bir tatmin aracı değil, onurlu bir hayat mücadelesinin tacı olarak gören, gayesi her daim memleketinin ve insanlarının mutluluğu olan bir münevverdi. Bıçağın ucunda yaşayanlar için umut, disiplinli yaşantısıyla yeni nesil edebiyatçılar için yeri doldurulamayan bir önderdi Attila İlhan...

Şair, romancı ve mütefekkir Attila İlhan, memleketin Anadolu hareketinin ışığıyla parlayıp yeniden dirildiği bir zamanda, İzmir'in Menemen ilçesinde doğdu. Tarih 15 Haziran 1925'ti. O, çalkantılı dönemlerden serüven ve özgürlük tutkusuyla, inandığını söylemekten çekinmeden geçti. Bütün hayatı boyunca Gazi Mustafa Kemal'in Anadolu'da başlattığı aydınlanma ülküsünün ışığında yürüdü. 

Attila İlhan, savcı Bedrettin Bey ile Memnune Hanım'ın ilk çocuğuydu. Babası, Osmanlı'nın son döneminde yetişmiş alimlerdendi. Vatan sevgisiyle dolu, görev için gittiği tüm şehirlerde insanların güvenini, halkın muhabbetini kazanmış bir bürokrattı. Annesi ise Alanya kökenli bir aileden gelen, eğitimi olan, ud çalan bir hanımdı. Attila İlhan büyük kısmı İzmir'de geçen çocukluğu ve gençliğinde yalnızlığı seven, hayallerinde yaşayan ve daha fazlasını öğrenme isteğiyle yanıp tutuşan, gelecek vaat eden bir delikanlı olarak tanındı.

 

Nazım Hikmet şiiri yüzünden okuldan atıldı

 

 

Atilla İlhan yalnız bir çocuktu. Nedim'den gazeller okuyan babasından etkilenince, çok küçük yaşlarda şiirle ilgilenmeye başladı. Hatta ilk şiirini 3'üncü sınıfta yazdı ama ailesi bunu fark etmedi. 

Ortaöğretim yılları İkinci Dünya Savaşı'nın tedirginliği ve tek partinin baskısı altında geçti. Nazım Hikmet hapisteydi ama şiirleri yasaklı olsa da kulaktan kulağa yayılıyor, el altından dağıtılıyordu. O da Nazım'ın şiirlerine bir şekilde ulaşıp etkilenmişti. Atatürk Lisesi birinci sınıf öğrencisiyken, hoşlandığı kıza yazdığı mektupta Nazım'ın şiirlerinden birine yer verince, başı belaya girdi. Okul disiplin kurulunda başlayan kovuşturma, mahkemeye kadar taşındı. 1941 Şubat'ında komünizm propagandası yapmak suçundan tutuklandı. Üç hafta gözaltında kaldı, okulla ilişiliği kesildi ve kendine Türkiye'de başka hiçbir okulda okuyamayacağı tebliğ edildi. Babasının hukuk mücadelesiyle bu karar 1944'te Danıştay tarafından bozulunca, İstanbul Işık Lisesi'nde okulu bitirdi. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, soğuk savaşın gerilimi başlamıştı. Sovyetler Birliği'nin Boğazlar ve Kars/Ardahan ile ilgili talepleri Ankara'yı rahatsız etmiş, bu durum hükümetleri Batı ülkelerine yakınlaştırmıştı. Bu yakınlaşmayla da özgürlükler nispeten genişlemişti.

 

21 yaşında o şiiriyle birdenbire popüler oldu

 

Attila İlhan bu dönemde hem toplumcu şiir denemeleri yazıyor hem de çoğunu sonradan yok sayacağı romanlar kaleme alıyordu. 

Ciddi yetkinliğe ulaşmış, neredeyse usta işi sayılabilecek şiirlerini yayınlamaktan kaçınması, amcasının dikkatini çekti. Bu şiirlerden birini 1946 yılında CHP'nin açtığı şiir yarışmasına yeğeninden habersiz gönderdi. Sonuçlar açıklandığında herkes çok şaşırdı. Birinciliği Cahit Sıtkı Tarancı almış, üçüncü ise Fazıl Hüsnü Dağlarca olmuştu. Bu tanınmış usta iki şairin arasında ikincilik ödülünü alan 'Cebberoğlu Muhammed' isimli şiirin sahibi, ismini daha önce kimsenin duymadığı, 21 yaşındaki Attila İlhan'dı.

 

 

Bu şiir onun birden bütün edebiyat çevresine tanıttı. Tanıştığı herkes önce bir şaşırıyordu. Bu genç adam yaşına rağmen olağanüstü bilgi birikimine sahipti. Sosyalizmden edebiyata, tarihten sinemaya kadar her alanda söyleyecek sözü vardı. Her konuda tartışmaktan kaçınmıyor, fikirlerinin arkasında cesaretle durabiliyordu. Şiirleri dergilerde yayınlamaya başlamış, ilk şiir kitabı 'Duvar' basılmıştı. Bütün bunlar olurken Türkiye'de kabuk değişimi sürüyordu.

Çok partili hayat ve demokrasi vaadi umut verse de, toplumcu kesimlerin öncelikli sorunlarından biri, haksız yere hapis yatan Nazım Hikmet'in özgürlüğüne kavuşmasıydı. Bu konuda sadece hükümete baskı yapmakla yetinilmiyor, uluslararası toplum nezdinde de çalışmalar yapılıyor, hükümet Nazım Hikmet konusunda adım atmaya zorlanıyordu. Aynı zamanda hukuk fakültesinde öğrenci olan Attila İlhan, 1950 yılında Nazım'ı kurtarma hareketi içerisinde Paris'e gitti, oradaki çalışmalarda etkin rol oynadı.

 

Siyasi baskılardan payına düşeni aldı

 

 

Yurda dönüşünde yığınla gözlemle, yepyeni heyecanlarla doluydu. Bu arada ülkede iktidar değişmiş, 27 yıllık tek parti hükümeti, yerini Demokrat Parti'ye bırakmıştı. Bu durum birçok olumlu değişiklik getirmesine rağmen sol düşünce üzerindeki baskıları azaltmamıştı. Attila İlhan da bu baskıdan payına düşeni aldı, yazılarından dolayı sık sık takibe alındı. Dönemin polis merkezi Sansaryan Han'da sorgulandı. 1951'de Gerçek Dergisi'nde yayınlanan bir yazısı üzerine tutuklanma ve ceza alma ihtimali belirince, yeniden Paris yollarına düştü. Bu seyahatte Fransızcasını geliştirdi; Marksizm ve sinema konusundaki bilgilerini perçinledi.

1953'te Vatan Gazetesi'nde sinema yazıları yazmaya başladı. Yine aynı yıl, ilk romanı 'Sokaktaki Adam'ı yayınladı. Fikirlerini dolaysız ifade etmesi, kararlılığı, alışılmış kalıpların dışında düşünmesiyle karşılaştığı insanları etkiliyor; özellikle Beyoğlu Baylan Pastanesi'nde etrafındaki sohbet ortamı her geçen gün genişliyor ve bu sohbetlerde konuşulanlar aydın çevrelerin gündemini belirliyordu. "Sosyal realizm" diyordu Attila İlhan. Toplumun sorunlarını merkez alan, aynı zamanda Atatürk'ün şekillendirdiği modern cumhuriyete sahip çıkan bir ideolojik yaklaşımdı bu. O zaman zaman yalnız kalsa da, sürekli gelişerek bu çizgide kalmaya devam etti. Romanlarının bir çoğunu bu ideoloji üzerine inşa etti. 

 

Ve Attila İlhan sinemaya girer...

 

 

Attila İlhan 1950'lerin sonlarında Yeşilçam için çalışmaya başladı. Metin Erksan ve Fikret Hakan gibi isimlerle yaptığı uzun sohbetlerde, "Toplumcu sinema nasıl olmalı?" sorusunun cevabını aradı. 'Ali Kaptanoğlu' imzasıyla birçok senaryo yazdı. Ve özellikle Lütfi Akad ile gerçekleştirdiği, kardeşi Çolphan İlhan ve Sadri Alışık'ın rol aldığı 'Yalnızlar Rıhtımı', özgün atmosfer denemeleriyle dikkat çekti ama yeterince anlaşılamadı.

Bir süre sonra sinemayla arasına mesafe koyan Attila İlhan, o dönem yaygın olan şiir matineleri sayesinde bir anda tanındı. Özgün söyleyişi, zengin imgelemi nedeniyle kuşaklar boyunca ezberlenecek, söylenecek bu şiirler, ilk kez o günlerde, onun sesinden kalabalık salonlarda coşkuyla alkışlandı.

Emperyal Oteli

ben hiç böylesini görmemiştim 
vurdun kanıma girdin itirazım var 
sımsıcak bir merhaba diyecektim 
başımı usulca dizine koyacaktım 
dört gün dört gece susacaktım 
yağmur sönecekti yanacaktı 
sameland seferden dönecekti 
duvardaki saat duracaktı 
kalbim kendiliğinden duracaktı 
ben hiç böylesini görmemiştim 
vurdun kanıma girdin itirazım var

 

 

1960'ta üçüncü kez Paris'e giten Attila İlhan'ın bu son Paris macerası, babasının ölüm haberini alması üzerine planladığından kısa sürdü ve apar topar memlekete döndü. Dönüşünde annesinin yanına, İzmir'e yerleşti. Demokrat İzmir Gazetesi'nde çalışmaya başladı. Bu arada sol düşünceye yönelik yazılarını da Yön Dergisi'nde yazıyordu. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamı, özellikle sol hareket içinde büyük bir heyecan yaratmıştı. Attila İlhan bu hareketli ortamın dışında kaldı. Fikirlerini dergilerde ve genel yayın yönetmenliği yaptığı Demokrat İzmir Gazetesi'nin sütunlarında dile getirdi. Kendini büyük ölçüde edebiyat çalışmalarına adadı. Bu arada ülke içten içe kaynıyor, sokak gösterileri ve sağ-sol gerginliği kendini yavaş yavaş hissettiriyordu. Bu gerginlik 1971 Mart'ında ülkeyi ikinci kez askeri müdahale ile yüz yüze bıraktı. 12 Mart 1971 Muhtarısı'nın ardından yapılan tutuklamalarla, muhalif olarak bilinen yüzlerce aydın, sendikacı ve kanaat önderi uzun süre hapsedildi, işkencelerden geçti. Attila İlhan 'Böyle Bir Sevmek' ve 'Tutuklunun Günlüğü' adlı kitaplarındaki birçok şiirinde, bu olağanüstü ortamda zarar gören insanların acılarını dile getirmeye çalıştı. Kısır siyasi kavgaların ötesinde, insana ait olanı bulup çıkarmak, yaşanmışlıkların sesi olmak, onun şiirinin en belirgin özelliğiydi.

Sakın Ha
hani bir gülümsemen vardır sanki istanbul 
gözlerin gözlerimi bulur bulmaz 
içimde bütün şehir atlı karınca gibi 
döner ha döner ışık renk ve pul 
hay allah bu ilkbahar beni öldürecek 
rüzgardaki kokular dudaklarımdaki tuz 
bu adamlar sabiha beni alıp götürecek 

 

 

12 Mart ortamının yarattığı toz duman henüz dağılmamıştı ki, Ankara'dan gelen bir teklifle bir kez daha yollara düştü. Bilgi Yayınevi'nde danışman olarak çalışan, birçok yeni romancının eserini basan Attila İlhan, gençlerle her zaman iletişim halinde oldu ve onlara yol göstermekten hiçbir zaman imtina etmedi. Ankara yollarında yeni yeni gelişen televizyonculuğa da el attı. Ve Türkiye'de ilk talkshow olan 'Çalar Saat'i de hazırlayıp sundu. Aynı yıllarda Ankara televizyonu drama ekibiyle tanışan İlhan, Hüseyin Karakuş'un yönettiği 'Sekiz Sütuna Manşet', 'Kartallar Yüksekten Uçar' ve 'Yarın Artık Bugündür' ile Okan Ünsaler tarafından filme alınan 'Yıldızlar Gece Büyür' dizilerinin senaryolarını yazdı. Bu dizilerde burjuvazinin gelişimini, bu gelişimin yarattığı çıkar çatışmalarını, sürükleyici bir anlatımla ele aldı. 8 yıl süren Ankara dönemi boyunca romanlarını peşi sıra yayınlayan İlhan, 'Bıçağın Ucu', 'Yaraya Tuz Basmak', 'Fena Halde Leman' ve 'Dersaadette Sabah Ezanları' eserleriyle, Türk siyasi ve toplumsal tarihini, toplumcu-gerçekçi bir çizgide irdelemeyi sürdürdü.

12 Eylül 1980, Türk toplumundaki en keskin kırılmalardan birinin miladıydı. Uzun süren kaos ortamı askeri bir darbeyle son bulmuş ama bu darbe, yeni acıları ve yeni sorunları beraberinde getirmişti. Attila İlhan bütün kırılma noktalarında kalemini cesurca kullanmaktan hiç çekinmeyen bir yazardı. Sadece romanları ve şiirleriyle degil, 'Hangi?' başlığı altında topladığı denemeleriyle de, içtimai meseleler hakkında fikirlerini de ifade etmekten kaçınmamış, zaman zaman genel kabul gören anlayışlara zıt düşmek pahasına görüşlerini kaleme almıştı. Attila İlhan bu kitaplar dizisinde Atatürkçülükten sağ ve sol ideolojilere, cinsellik sorunlarından Türkiye'nin batı algısına kadar birçok alanda sorulara ve meselelere cevaplar aradı. Çelişkilerin, farklı bakışların ve çözümsüzlüklerin ardındaki nedenleri sorguladı.

 

 

"Mustafa Kemal'in gözünde eylemin meşruluğu demek, halkça onaylanmış olması demektir. Yoksa kongreleri, TBMM'yi anlamak ve açıklamak mümkün olmazdı. Şu sözlerini bir de: '...Bir devreye yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işleri de ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel duygularına tercüman olmakla gerçekleşir.' Siz Osmanlı ülkesinde, 'milli kararlara dayanmak', 'meşruluğu' bunda aramak ne demektir bilir misiniz? Padişahı ve halifeyi silmek, hiçe saymak demektir! Mustafa Kemal, Amasya Tamimi'nden itibaren, Osmanlı meşruluğunu reddetmiş, tarihsel meşruluğu önemsemiştir. Buysa 'ihtilal'in ta kendisidir."

Attila İlhan 20 yıla yakın süre ayrı kaldığı İstanbul'a, 1981 yılında, bir daha ayrılmamak üzere geri döndü. Bu yeni dönemde günlük gazetelerde fıkra yazarlığı yaptı. Hem gazete yazılarında hem de yıllarca sürdürdüğü televizyon programlarında farklı örnekler, alışılmamış yaşanmışlıklarla okuru ve seyirciyi her daim şaşırttı. Kıvrak bir kalem olduğu kadar, sıra dışı bir hatipti. Sadece kendi değerlerinden beslenen bir edebiyat, geçmişi unutmadan yarını arayan bir ülke hayal ediyordu. Şiirin modern ustası olsa da, Divan edebiyatından, eski Türkçe'nin zenginliklerinden beslenmeyi ihmal etmemiş, hayatı boyunca bizim olanın savunucusu ve koruyucusu olmuştu. 80 yaşında bile konuşmaktan, yazmaktan geri durmuyor; sözünü ve sevgisini esirgemeden, gençlere önderlik etmeyi sürdürüyordu.

Zaman zaman nükseden kalp rahatsızlıklarına aldırmadan çalışmaya, çabalamaya devam ediyordu. Ve 10 Ekim 2005 günü, İstanbul'da, onun deyimiyle 'fena halde bir sonbahar akşamı', şairin çok önceden haber verdiği o an gelip çattı:

AN GELİR

evvel zaman içinde
    kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
    çeşmelerden akar sinan
        an gelir
            -lâ ilâhe illallah-
                kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
    şairler dolaşır saf saf
        tenhalarında şiir söyleyerek
            kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
    saatli bir bombadır patlar
        an gelir
            Attila ölür

* TRT, Portreler Galerisi programından alınmıştır.
 

Bu makaleye ifade bırak