Enteresan bir konu ile karşımıza çıkan yazar-yönetmen Thomas Mc Carthy,ortaya koyduğu “Cobbler” filmiyle ayakkabıların esrarını çözmemiz adına güzel bir yön çiziyor. Bildiğimiz klişelerden yola çıkmayan ve bir hikâyeyi farklılaştırıp, lezzetli bir yemek gibi önümüze servis eden Mc Carthy, kendini sürekli yineleyen filmlerdeki mantığı tersine çevirip, hikâyeyi ötekileştiriyor ve ötekileşen hikâyedeki karakterlerle bizi özdeşleştiriyor.

Bir varmış bir yokmuş, dededen kalma bir dükkânı olan sihirli bir ayakkabıcı varmış. Özel bir dikiş makinası ile ayakkabıları diken ayakkabıcı, ayakkabıları müşterilere teslim etmeden önce, ayağına giyermiş ve giydiği an sahibinin kimliğine bürünürmüş. Onlar gibi görünüyor oluşu da işin ilginç tarafı! Sürekli değişik kimliklere bürünen ayakkabıcı, büründüğü kimliklerle ilgili sorun yaşayınca ortadan toz olmuş, ama toz olmadan evvel, ayakkabıların nasıl tamir edildiğini oğluna öğretmiş, sebebi de işin başına oğlunun geçmesiymiş. Ama ne bilsin ki armudun dibine düşeceğini…

İşte “Cobbler” ile ilgili hikâyemiz böyle başlıyor. Babadan oğula geçen hikâyenin, ana kahramanı olan Adam Sandlar, hayatını gayet sıradan bir şekilde yaşayan bir ayakkabı tamircisidir. Sürekli evinden işine, işinden evine dönen bir adamdır. Yaşlı annesi ile beraber vakit geçiren Sandler, babasının öldüğünü sandığı için, annesini kaybetmemek adına elinden geleni yapar. Bir gün dükkânda şans eseri bir müşterisinin ayakkabısını dener ve dönüşüm geçirir. Aklını kaçırdığını sanan Sandlar, tam bunun nasıl olabileceğini araştırırken, aniden aklına babasının zamanından kalma o meşhur dikiş makinasıyla elden geçirdiği ayakkabı gelir ve işin sırrını çözer. Daha sonra müşterilerin bıraktığı ayakkabıları o makinayla diker ve hepsini ayağına geçirerek, onlar gibi görünür. Tam da bunun üzerine annesi bir kerecik bile olsa babanı görmek bana yeter demez mi! Hikâyenin buradan sonrası için, üç nokta koyarak film hakkındaki detaylı analizimize geçiyoruz.

AYAKKABILARIN DİLİ VAR

Ayakkabıların dili var diye boşa dememişler öyle değil mi? Ayağa giyilen ayakkabılar gerçekten de insanın karakteriyle birebir orantılı, yani dememiz o ki; giydiğimiz ayakkabılar bizi temsil ediyorlar. Sanırız film de buradan yola çıkarak, farklı karakterlere bürünen Sandlar’ın başına gelenleri onların gözünden görmemize vesile oluyor. Sandlar sanki kılık değiştiren bir sihirbaz gibi… Bazen insanlar, keşke şu karaktere bürünsem ya da onun yerine geçebilme durumum olsa derler, hatta daha da abartarak, farklı bir yaşam sürdüreceklerini zannederler.  Acaba sürdürürler mi? Bu sorunun kökünü kazıyarak, bize yanıt veren film, bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyor.

Mesajlarla dolu olan filmin vurguladığı şey şu: eğer insanlara yardım etmek için, başkalarının kimliğine bürünüyorsanız sorun yok, ancak eğlence için yapıyorsanız gerçekten de sorun var. İlk başta bunu eğlence için yapan Sandlar,  zamanla bu işin eğlenceli olmaktan öteye gittiğini fark ederek, bu sihri insanlara yardım etmek için kullanıyor. Hatta alt metinlerde şöyle bir cümle geçiyor: “bu ayakkabılar kimlere yardım etmedi ki…” Farklı bedenlere geçerek o insanların duygularını anlamak gerçekten de çok anlamlı. Dışarıdan bakmakla, içine girmek çok farklı bir duygu olduğu için, film bize bunu eğlenceli bir dille anlatıyor, lakin ufak bir sorun var, o da filmdeki mizah duygusunun geri planda kalıyor oluşu…

Adam Sandlar’ın diğer filmlerinden çok farklı bir yerde yer alan “Cobbler”, aslında güldürmek için yola çıkmıyor, filmi komedi filmi diye izleyip hayal kırıklığına uğrayan çok kişi olduğunu tahmin ediyoruz. Peki, filmin esprisi ne? Çeşitli dersler vermesi! Hayatında hiçbir renk olmayan Sandlar’ın hayatını değiştiren ayakkabılar, işlevlerini o kadar güzel yerlerine getiriyorlar ki, Sandlar’ın hayatı gerçekten de bir başka oluyor. Sihirli makine olmasaydı belki de Sandlar, bir ömür boyu bir fanusun içinde yaşayacaktı kimbilir… Poker komedisini anımsatan film, Sandlar’ın hiç gülmeyen suratıyla daha bir anlam kazanıyor, çünkü Sandlar’ın yalnızlığı suratına yansıyor.

BAŞKA BEDENLERDEKİ YAŞAM

Kendi bedeninizi kısa bir süreliğine de olsa terk edip başka bir bedene geçişin, çok büyük sorunlar doğuracağını mantıklı bir şekilde ortaya koyan film, olayların nasıl arap saçına döndüğünü perdeye yaftalayarak, karakterlerin birbirleri ile kavgalarını merceğe alıyor. Yalnız film boyunca sanki bir gözetmen gibi Sandlar’ın yaptıklarını gözetleyen berber karaktere çok dikkat etmek lazım, zira o karakter filmin çıkış noktasını oluşturuyor. Her şey o karakterde gizli. Sürprizleri bozmadan yolunda ilerleyen film, seyirciyi masal-vari bir yolculuğa çıkartarak, yaşamımızı hiçbir türlü terk etmeyen sıkıntılardan bizi uzaklaştırıyor ve içine bazı güzellikler ekliyor. Özü de şu: “iyi insan olun ve enerjinizi iyi şeyler için kullanın”

Dramatik çatının tam olarak yerine oturduğu hikâyenin, en büyük işlevi de finalde yaşanacak olan olay… Kendi içinde kısa epizotik hikâyeler barındıran film, büyük lokmayı sona saklıyor ve hikâyenin genelinde bize küçük lokmalar yedirtiyor ki, sonunda vay be diyelim. Cidden de sonunda vay be diyoruz. İyi ki de öyle olmuş! Hiç sıkılmadan izlediğimiz film, yer yer kılık değiştirmeye ilişkin bazı ufak tefek sorunlar içerse de, film sizi ablukası altına alarak amacına ulaşıyor ve sahnelerin arasına yerleştirilen, dikkat çekici müzikler eşliğinde huzur buluyorsunuz.

YİDİŞÇE KONUŞULAN REPLİKLER

Ama filmin mantıksız bir tarafı var, onu da şu şekilde açıklayalım: Filmde Sandlar Yahudi olduğundan bahsediyor, bu birkaç kez yineleniyor. İyi de bunun vurgulanmasına ne gerek vardı ki? Direk ‘ben Yahudiyim’ repliği biraz sert kaçtı. Filmin ilk sahnelerinde zaten bununla ilgili ufak bir detay verilmişti, hatırlarsanız garip bir aksanla konuşuyorlardı. O aksanın Yidişçe olduğunu biliyor muydunuz? Yidişçe; Avrupa, Amerika ve Asya’da 3,5 milyon’dan fazla Aşkenaz Yahudisi tarafından konuşulan, Cermen kökenli dildir ve İbrani Alfabesi ile yazılır. Açıkça itiraf etmemiz gerekiyor ki; filmde bunu ilk duyduğumuzda tuhaf gelmişti bize ve ne aksanı olduğunu çözememiştik, araştırmalarımız neticesinde Yidişçe olduğunu öğrendik. Tabi Yidişçe’nin konuşulduğu bölümler 1903 yılında geçiyordu. Demek ki, o dikiş makinası o kadar eskiymiş.

Genel itibariyle; milyonların gözdesi olan “Up” filminin hikâyesini yazan Thomas Mc Carthy’nin hem yazarlığını, hem de yönetmenliğini üstlendiği “Cobbler”, dram ile komedinin birleşiminden doğan sinerji ile iyi bir dostluk hikayesine dönüşüyor. Orta direk bir ayakkabı tamircisi olan Sandlar’a güzel bir sınır çizen Mc Carthy, ona fantastik bir boyut katarak, yürüyen ayakkabıların dengesini güzel bir şekilde sağlıyor.

Sonuç olarak; kaba komedi türünden uzaklarda dans eden “Cobbler” ayakkabı ile haşır neşir olan karakterin, macerayı farklı bir yerde aramasından yana olmadığı için ayakkabıyı ve dikiş makinasını metafor olarak kullanıyor. Tek bir mekân ile enteresan bir buluşa imza atan Mc Carthy, hikâyeyi karışık bir çorba haline dönüştürmektense, onu sadeleştirerek farklı motiflerle donatıyor. Nesne ve hikâye ilişkisini iyi kurgulayan yönetmen, çok fazla derinlere açılmadan, elindeki hikâyeden güzel bir film inşa ediyor ve özgün bir iş yaptığının kanıtını bize teslim ediyor.