Geçtiğimiz günlerde, bir senedir katıldığım ve tabiri caiz ise delileeeerrr gibi çalıştığım Ayurveda kursumdan mezun oldum. Oldukça zorlu, emek ve zaman gerektiren bir deneyimdi. Hocam Ulli Allmendinger bu kadim öğretiyi benimle paylaştığı için şükran duyuyor ve kendimi şanslı hissediyorum.

Mezun olduğumu duyan bir doktor arkadaşım beni tebrik etti. Sözleri, yürekten destekleyiciydi. Tıp eğitimi görmüş bir bilim insanının Ayurveda’yı övmesi, ve Batı tıbbının bu sonsuz kaynaktan mahrum kalmış olmasını dile getirmesi, benim için çok kıymetliydi.

Ayurveda, başlangıcı tam olarak bilinmeyen ancak 5000 yıl kadar öncesine dayandığı ispatlanmış bir yaşam öğretisidir. Bu öğretinin içinde elbette şifa da var, ancak şifa Ayurveda’nın sadece bir bölümü. Doğum yeri Hindistan olan Ayurveda’nın kök anlamı, hayat (Ayu) ve bilim/bilgelik (Veda) sözcüklerinin bileşimidir. Yani, hayat bilimi, hayat bilgeliği diyebiliriz.

Tıp eğitimi almış kişilerin Ayurveda gibi geleneksel şifa yöntemleri içeren pratiklere çok sıcak bakmadıklarını biliyoruz. Aslında çok da haklılar. Zira bu gibi öğretileri sömüren, tıp alanına alternatif bir çözüm gibi gösteren binlerce şarlatan var. Ve maalesef bu ehliyetsiz ve dolandırıcı kişilerin pratikleri sonucunda birçok insanın hayatını kaybettiği de malum. Bu kişilere karşı yargının son derece katı olması ve caydırıcı cezaların verilmesi gerekir.

Pozitif bilim okumuş ve insanlığın ilerlemesinin en büyük etkeninin ilim olduğuna her hücresine kadar inanan biriyim. Hiçbir şekilde bu yoldan sapılmaması ve hastalıkların iyileşmesi açısından Batı tıbbının esas kabul edilmesi gerektiği şüphe götürmüyor. Ayurveda, Batı tıbbının, tamamlayıcısı dahi değil bence, sadece destekçisi olabilir.

Bu söylediğimin gücünü hafifletmek istemiyorum ancak Batı tıbbının şöyle esas bir eksikliği de olduğu kesin: doktor, ancak hastalık belirdikten sonra devreye giriyor. Yani hastalanmamak için ne yapılması gerektiği ile henüz çok fazla ilgilenmiyor. Önleyici tıp, prevantif tıp adı alındaki çiçeği burnunda branşların etki alanları ise şimdilik çok kısıtlı. Ayurveda, Batı tıbbının aksine, hastalık öncesinde uygulanan bir pratiktir. Yani, kişi henüz hasta olmamıştır ve bazı doğal yöntemlerle şifada kalmayı amaçlamaktadır. İlla ki karşılaştırmak istiyorsanız –ki bence bunlar aslında karşılaştırılmaması gereken alanlar- Ayurveda ile Batı tıbbı arasındaki temel ayrışma burada başlıyor.

Bir ikinci ayrışma, Batı tıbbının hastadan çok, hastalığa odaklanmasıdır. Ayurveda’nın çalışma alanı kişidir ve kişiye özel çözümler önerir. Günümüzün ekonomik şartları maalesef doktorları, hastaya az zaman ayırıp, standart tedavileri istisnasız herkese uygulamalarına zorluyor. Daha titiz ve özellikle eski nesil doktorlar neyse ki fark yaratıyorlar. Onlar, hastayı karşılarına alıp, sabah kaçta kalktıklarından ne yediklerine kadar, haftada kaç kez egzersiz yapıp nasıl uyuduklarına kadar, didik didik sorguladıktan sonra bir tedavi yolu öneren çok kıymetli hekimlerdir. Şüphesiz bu tarz hekimler, Ayurveda’nın bakış açısına çok yakınlar.

Ayurveda ve tıp alanlarında kullanılan terminolojiye de çok dikkat edilmesi gerekiyor. Ayurveda çözümlerine başvuranlara bizler, “hasta” demiyoruz, dememeliyiz de. “Danışan” diyoruz. Aynı şekilde, Ayurveda uzmanları olarak bizler “doktor” unvanını asla kullanmıyoruz. Parantez içinde hatırlatalım, tıp eğitimi almamış birinin “doktor” unvanını kullanmasının ciddi cezai yaptırımları var. Ancak Ayurveda’nın ana vatanı Hindistan’da durum biraz daha farklı. Orada “Ayurveda doktoru” tabiri sıkça kullanılıyor ve tamamen yasal. Bunun sebebi, hem Ayurveda uzmanlarının tıpkı Batı’daki tıp eğitimi gibi, en az 6 yıl eğitim görüyor olmaları, hem de mesleğin Devlet tarafından denetleniyor ve lisansa tabi tutulmasıdır.

Bir diğer ayrışma ücretlendirme alanında beliriyor. Artık sadece çok küçük yerleşim alanlarında öyle, ama geleneksel olarak Ayurveda uzmanı, kişi hastalandığında ücret almıyordu. Bu, danışana hasta olmadan önce uyguladığı sağlık reçetelerinin işe yaramaz, ve uzmanın da başarısız olduğu anlamına geliyordu. Bu sistemde kişi iyileşene kadar, Ayurveda uzmanı hiç ücret almıyordu. Danışan ancak sağlıklı kaldığı dönemlerde maddi bir karşılık alınırdı. Batı’da, hastalanan bir kişiden ücret alınmaması hayâl edebileceğimiz bir durum bile değil.

Ve tabi ki eğitim... En bariz olanı, en sonda söyleyelim, tıp eğitimi ile Ayurveda eğitimini karşılaştırmak, doktorlara yapılabilecek en büyük haksızlık olacaktır.

Ama bu demek değil ki Ayurveda’yı çöpe atalım! Aksine, burada artık Batı’nın daha çok ilgilenmesi gereken bir zenginlik kaynağı olduğuna inancım tam. Bir sonraki yazımda, Ayurveda’nın ne olduğunu ve hayatımıza katabileceği iyiliklerden bahsedeceğim.

O zamana dek, sağlıkla kalın!

Namaste

ARYA Esra Karaosmanoğlu

Ekim 2018