Ben online alışverişi pek sevmem. Hele söz konusu kitap olunca... Gitmeliyim kitabevine, gezdirmeliyim parmaklarımı raflarda. İçime sıcak gelen kapakların, okumalıyım arkalarını... Öyle işte; gencim ama eski kafalıyım. Babama ise her hafta bir kargo gelir. İçinden çıkan yeni kitaplar, kitaplığını süsleyiverir. Ben de okumak isteyip de bulamadığım kitapların siparişini babama verdirtirim. Yine bazı kitapları raflardan edinemeyince, babamdan istedim kendilerini... Gelen kitaplarım arasında sipariş vermediğim bir kitap çıktı: Bağırmayan Anne Baba Olmak

Normal şartlarda hayatta elime almayacağım bir kapak ve başlık! ‘‘Öyle şey mi olur canım?! Nasıl ‘hiç’ bağırmadan yapabilirsin ki!’’ diye düşünürken ben, şimdilerde ‘‘İyi ki de gelmiş o kitap benim evime.’’ diyorum. Yoksa bazı önerileri kendime nasıl saklayacaktım ki!

Bizim Hal Edward diyor ki; ‘‘Oksijen maskesini önce kendinize takın!’’ Her uçak yolculuğumda, bu anons sırasında, düşündüğüm bir konu olmuştur şu öncelik işi. ‘‘O uçak yalpalarken ve oksijen maskeleri ortaya döküldüğünde oğullarıma değil de, kendime takacağım ha? İmkansız! Elim gitmez. Tabii ki önce onlar.’’ derdim kendi kendime... Halbuki herkes haklı! Uçaktakiler de, Hal de... (Yani uçakta belki onu yine de uygulayamayabilirim de, mecazi anlamda kullandığımızı uygulamak zorundayız.) Biz kendimizi sağlam hissedeceğiz ki; çocuklara iyi gelelim, iyi bakalım. Kendimiz boğulurken, onların nefes almalarını nasıl sağlayabiliriz ki? Kendimize alanlar bırakmamız gerekiyor. Mir doğduğunda, ilk aylar uyumaz, uyuduğunda sık sık uyanırdı. Annem ‘‘Bu gece sen uyu, ben sütünü içiririm.’’ dese de ısrarla biberonla sağdığım sütlerden verdirmezdim. Onu biberona terk ediyorum gibi hissetmesin diye düşünürdüm. Bir süre sonra da yorgun, gergin gezerdim. Kendime de, Mir’e de eziyet. Şimdi Atlas’ta ise çok yorgun hissettiğimde ilk öğününü ‘‘Siz içirin.’’ deyip, yatıyorum, ertesi güne zinde ve mutlu kalkıyorum. Böylelikle çocuklarla da daha kaliteli vakit geçiriyorum. Evet, her zaman önceliğimiz onlar olduğu için ‘önce’ kendimize dikkat etmeliyiz.

Bir de hep aklımı kurcalayan bir konuya daha değinmiş... ‘‘Çocuklar sınırlarınızı zorlamayı.’’ sever gibi bir şeyler söylüyor. Tam da Mir’e kurduğum bir cümledir bu. ‘‘Bak Mir, ben zaten tehlikeli veya yanlış bir durum olmadığı sürece istediğin her şeyi yapmana izin veriyorum. Sen de ben –hayır- diyorsam, anlayışlı davranıver canım. Niye diretiyorsun? Niye sinirleri geriyorsun?’’ Eskiden, Mir sınırlarımı zorladığında sesim yükseliverirdi. Mir’in de yüzü asılmış şekilde istediğimi yapar ama kalbi kırılmış olurdu. Tabii aynı olay, farklı zamanlarda çokça tekrarlanırdı. Şimdilerde konuyu çözerken bir durup, kendi kendime, ‘‘Bak Melis, Mir şu an seni zorluyor, aynı zamanda sınıyor; eğer oltaya gelirsen sesin yükselir ve bir sonraki davranışında yine aynı noktada olursunuz. Ama sakinliğini koruyup, sanki onun isteğiyle bu davranışı yaptırmama noktasına gelirsen, o zaman bu tavır tekrarlanmaz.’’ diyebiliyorum. (Her zaman değil de yine de bu günümüze şükür.) Anlayışlı olduğumu görünce, yüzü gülüyor ve istemediğim tavrını sürdürmüyor. Çok akıllılar, herşeyi farkındalar; bizi parmaklarında oyanatabilecek kadar...

Üçüncü ve özellikle yumuşak yüzlülüğümüzle biz annelerin çok sık yaptığımız bir hatadan bahsetmiş... ‘Arkasında duramayacağım yasaklar koymamalıyım!’ uyarısı beynimin bir kenarında. ‘‘Boş tehditler, tutulmayan sözlerdir.’’ diyor, haklı! Bazen sinirle ağzımızdan bir cümle çıkıveriyor; ‘‘Şöyle yaparsan, bir daha asla çizgi film izleyemezsin.’’ Ne saçma bir cezadır! Tutulması imkansız bir söz... O yüzden kendi kaldıramayacağımız uyarıları, onlara karşı kullanmamalıyız. Zaten ‘ödülsüz ve cezasız’ bir sistem oturtmaya çalışıyoruz da, her zaman bu yöntemin (maalesef) işlemediği kesin. Zaman zaman nahoş tehditlere başvuruyoruz, kabul edin! Heh, madem bir ceza var ucunda, o zaman mutlaka arkasında durabileceğiniz bir uyarıda bulunun. Geçen gün bir arkadaşım aradı; oğlu okula gitmek istememiş... Evde kavga, kıyamet kopmuş. Annesi de gitmezse tüm gün playstation’ına dokunamayacağını söylemiş. Fakat gün içinde oğlu ağlamış, tutturmuş oyun diye. Anne de canından bezmiş, bari açayım diye düşünürken ‘‘Ne yapayım?’’ sence dedi. Dedim, ‘‘Eee tutamayacağın lafları çıkartmayacaksın ağızdan.’’ ‘‘Haklısın.’’ dedi, kapattık. Ne zor geçmiştir tüm gün... Otoriter değil ama kararlı olmalıyız çocuklara karşı. Bir de kitaptan sonra lügatımdan bazı kelimeleri eksilttim; daima-asla-sürekli-hep-hiç gibi kesin, keskin ve uzun içerikli cümleler kurmuyorum ki; söylediklerimin arkasında durmam kolay olsun.

Aynı zamanda bu kelimler yargılama konusunda çok kuvvetliler. ‘‘Sürekli mızmız davranıyorsun.’’ derken bir genelleme yapıyoruz ama ‘‘Okula gitme konusunda  huysuz davranıyorsun.’’ dediğimizde çocuğu huysuz-mızmız olarak yaftalamıyor, sadece o olay karşısındaki tavrını anlatmaya çalışıyoruz. Bu iki söylem arasında ciddi fark olduğundan, çocuğumuzu genel bir kalıba oturtmamış oluyoruz. Böylelikle ‘okula gitmek istememe konusu’nu konuşabilmeye fırsat tanıyoruz... ‘Çünkü’lü cevaplara açık kapı bırakıyoruz. Diğer türlü, karakterine laf ettiğimiz için konuşma sert bir şekilde son buluyor.

Her kitap insanlarda farklı etkiler bırakır. Geçmişi, bilinçaltı, şu an yaşadıkları derken, herkesin önem verdiği bölümler/ders çıkaracağı konular farklıdır. Bu kitapta benimkiler de böyleymiş ki; kendime aldığım-aklımda kalan uyarılar yukarıda anlattıklarım. Eminim siz okusanız, başka bir bölümü bu yazdıklarımdan daha çok önemsersiniz... Benim hayatıma dokunan noktaları böyleymiş demek ki.
 

https://www.facebook.com/bebekolduannedogdu/

https://www.instagram.com/bebekolduannedogdu/