Balyoz operasyonu ve ardından gelen tutuklamalarla ilgili “Türkiye’yi böldü” lafını çok duydunuz gazete başlıklarında. Peki Balyoz’un “Washington’ı böldüğünü” söylesem şaşar mısınız?
Birkaç gündür sürekli telefondayım. Türkiye’yi sarsan depremle ilgili ABD başkentinde ulaşabildiğim gazeteci, uzman veya yetkililerle konuşmaya çalışıyorum.
Tabii yüzlerce kişiden söz ettiğimi sanmayın. Ne Amerikan kamuoyu ne de hükümet, Balyoz’la yatıp kalkmıyor. Economist’teki son haftalarda çıkan iki analiz dışında Amerikan medyasında henüz çok yankı uyandıran bir yazı çıkmadı. (Bizim gazetelerdeki büyük yangınla aktarılan alıntılara rağmen Amerikan basınında çıkan yazılar henüz ufak sayılabilecek iç sayfa haberleri). Çünkü Amerikalılar dış politikada İran ve Afganistan; içerde ise Obama hükümetinin en büyük baş ağrısı haline gelen sağlık reformuna odaklı.
Peki ya Türkiye? Türkiye deyince Washington’da sayıları 20 ya da 30’u geçmeyecek bir avuç insandan söz ediyoruz. Bunlar ben kendimi bildim bileli aynı yüzler: Emekli büyükelçiler, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Pentagon gibi çeşitli kurumlarda Türkiye masasında çalışanlar ya da Washington’daki meşhur think-tank denilen düşünce kuruluşlarındaki uzmanlar. Hafta sonu aradığımda neredeyse herkes, “yazılmamak kaydıyla” diye söze başladı.
Öncelikle şunu gördüm; Balyoz’un detayları, Ergenekon’dan Kafes’e sürekli medyada çıkan darbe planları bizler için ne kadar kafa karıştırıcıysa Amerikalılar için de o ölçüde karmaşık. Konuştuklarım detayları karıştırıp, arada sorduğum soruya cevap vereceklerine bana “hangi plan hangisiydi?” diye soruyor.
Özetle Washington’da iki kamp var. Birincisi, son yaşananları Türk “demokrasisinin doğum sancıları” olarak görenler. Bu kesimden konuştuğum insanlar, tutuklamalar ve telefon dinlemelerde bazı hukuk ihlalleri olsa da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin normal bir demokraside olması gerektiği yere çekilmesinin Türkiye için olumlu olduğu düşüncesindeler. Bu anlamda AK Parti’nin doğru yolda ilerlediği, bu yolda Washington’ın desteğini hak ettiği görüşü var. Eski ABD elçileri Mort Abromowitz, Marc Grossman, Türkiye uzmanları Henri Barkey, Ömer Taşpınar ve Graham Fuller’ın bu kampa ait olduğunu varsayabiliriz.
Kendini bu kesime yakın hisseden bir isim, “AKP yüzde yüz melek değil tabii ama acılı da olsa bazı reformların yapılması şart. Uzun vadede Türk demokrasisi için daha iyi yaşananlar” dedi.
İkinci görüş ise, Balyoz operasyonu ve askere yönelik şu zamana kadar yapılan saldırıların demokratikleşme değil iki güç arasında “hesaplaşma” olduğunu, bütün bunların Türkiye’de AK Parti’nin gittikçe otoriterleştiği bir sistem yaratacağı kaygısıyla hareket ediyor. Bu grubun en yüksek sesli temsilci Washington Enstitüsü uzmanlarından Soner Çağaptay olsa bile, eski ABD elçisi Eric Edelman, Michael Rubin, Zeyno Baran, Alan Makovsky gibi isimlerin sessiz kalsalar da bu görüşte olduklarını varsayabiliriz. İki hafta önce Economist dergisine konuşan Edelman “Eğer Türkiye’de dengeli bir siyasi sistem ve hükümetin dönüşümlü olma ihtimali olsaydı, ordunun güçten düşmesi konusunda daha iyi hissetmek mümkün olurdu” diyordu.
Bu hafta Newsweek ve Foreign Policy’de iki sert yazıyla Balyoz konusunda kaygılarını dile getiren Soner Çağaptay ise, ilk defa İngilizce medyada bu denkleme Fethullah Gülen cemaatini de sokuyordu.
Peki bu kamplaşmada Obama yönetimi hangi safta?
Anladığım kadarıyla Obama hükümeti, Türkiye’deki bu kavganın içine girmek, herhangi bir tarafı tutuyor gibi gözükmek istemiyor. Evet, Ak Parti’nin bazı uygulamaları, hükümetten medyaya yönelik ağır eleştiriler, telefon dinlemeler konusunda bazı kaygılar var.
Ancak Obama-Erdoğan yakınlığı çerçevesinde Türk-Amerikan ilişkilerinin yakaladığı olumlu ivmeyi bozmak istemiyorlar. Washington ayrıca İran’a yönelik yaptırımlar ve füze kalkanı konularının uluslararası gündeme oturduğu bir dönemde, BM Güvenlik Konseyi’nde oturan Ankara ile arayı bozmak istemiyor. Bu iki konuda da Ankara’dan beklentiler var.
Amerikalılar, her zamanki gibi pragmatist. Güçlü gözüken tarafla arayı açmak, 28 Şubat’ta olduğu gibi Türkiye’nin iç dengelerinde bir faktör gibi gözükmek istemiyorlar.
Çünkü Washington’dan bakıldığında seçim arifesindeki Türkiye’de AK Parti hâlâ 2011’de hükümet kurma ihtimali en en yüksek aktör gibi gözüküyor.
Çetin Doğan’a ‘blog’lu savunma
Ergenekon davasında sanal ortamda yayınlanan telefon dinlemelerinin, davayla ilgili internet siteleri üzerinden yapılan yayınların büyük etkisi oldu. Özden Örnek’in darbe günlükleri ilkin düzmece bir site üzerinden internette yayınlandı. Ardından Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ dahil çeşitli generallerin dinleme kasetleri hep önce sanal ortamda, ardından medya ve en son mahkeme dosyasında yer aldı. Aktif Haber gibi siteler, davayla ilgili detaylara herkesten önce ulaşarak savcılık ya da emniyetin ne düşüncüğü konusunda önemli ipuçları verdi.
Şimdi bu dalgaya cevap, yine internetten geliyor. Balyoz’da tutuklanan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın Harvard Üniversitesi ekonomi dalında öğretim üyesi olan kızı Pınar Doğan ve dünyaca ünlü Harvard ekonomisti olan damadı Dani Rodrik, Doğan’ı savunmak amacıyla “Çetin Doğan ve Gerçekler” isimli bir blog başlattı. (http://cdogangercekler.wordpress.com/)
Blog yazarları, amaçlarının “Çetin Doğan ve ailesi aleyhine yapılan yanlış yayınlara doğrudan cevap verebilmek ” olduğunu söylüyor ve “Meksika’ya kaçacaktı” gibi iddialara yanıt veriyor.
Çetin Doğan’ın damadının Dani Rodrik olması, büyük sürpriz. Rodrik, Türkiye’de yakın takip edilen, özellikle bugün Balyoz konusunda büyük alkış tutan liberal çevrelerde tanınan bir isim. 2003’te Davos’ta Hasan Cemal’le birlikte Tayyip Erdoğan’ın katıldığı panelde yer alıyor. Liberal gazetecilerin övgüyle söz ettiği bir ekonomist. Belki de bu yüzden olacak, blog dikkatli bir dille liberallere sesleniyor:
“Ne yazık ki kimini yakından tanıdığımız, genelde görüşlerini paylaştığımız, insan hakları ile demokrasiye gerçekten inandıklarını sandığımız yazarlar bu son olayları demokratikleşme ve Türkiye’de askerin siyasetten çekilmesi yolunda olumlu yorumlama eğilimindeler. Biz darbelerin hiçbir şeklini tasvip etmiyoruz; geçmişte yapılan darbelerin de yanlış olduğunu düşünüyoruz. Ancak gerçek hukuk devleti ve demokrasiye giden yolun, karşı görüşlü sanılan kişilerin insan haklarını ezmemesi gerektiğine inanıyoruz.”
Ermeni tasarısı geçmez
Her yıl karlar eriyip, memleketin dağlarına bahar gelince Ankara-Washington hattında aynı vesvese başlar: Amerikan Kongresi nisan ayında Ermeni soykırımını tanıyacak mı? Ve yıllar yılı Türkiye, lobi faaliyetlerini ilkbaharda hızlandırıp, Washington’a heyetler yollamaya, Amerikan hükümetiyle pazarlıklara, gerektiğinde örtülü tehditlere başlar. Ermeni diasporası “soykırım tanınsın” diye Kongre üyelerinden imza toplamaya başlayınca, bizden de Amerikalılara “Tanırsanız çok felaket olur” mesajları gitmeye başlar.
Bir başka değişmez kural, nedense her yıl “Bu yıl geçme ihtimali çok yüksek” haberleriyle sanki o yıl bütün zamanlardan farklıymış gibi bir hava estirilmesidir.
Ben gazeteci olarak Clinton yıllarından beri bu filmi izliyorum, ancak benden daha tecrübeli meslektaşlarım ta Reagan döneminden beri “kıl payı engellendi” haberleri yapmakta.
Hadi biraz değişiklik olsun diye iddia edeyim: Bence bu yıl Ermeni soykırım tasarısı geçmeyecek!
Peki Obama seçilmeden önce Ermenilere söz vermemiş miydi? Obama değil George Bush ve Bill Clinton dahil bütün ABD başkanları seçilmeden önce ABD’deki güçlü Ermeni diasporasına “Beni seçerseniz soykırımını tanıyacağım” vaadinde bulunmuştu. Ancak ABD yönetimi, geçen yıl olduğu gibi Türkiye’nin Ermenistan’la yakınlaşma sürecini baltalamak istemeyecektir.
Bu yıl anladığım kadarıyla Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda oyunu açıklayanlar arasında “Evet” ve “Hayır” diyeceklerin sayısı neredeyse başa baş.
Ancak komisyonun oylarını, o günkü hava durumundan tutun da son dakikada Başkan’dan gelen bir açıklama ya da Pentagon’dan yapılan “Aman askerlerimiz ordayken Türkiye gibi bir müttefiki küstürmeyelim” yönünde bir çağrıya kadar birçok faktör değiştirebiliyor.
Ayrıca esas olay tasarının Dış İlişkiler Komisyonu’ndan geçmesi değil genel kurula ya da senatoya gelmesi.
Washington’da görüştüğüm kaynaklar, “kıl payı” durumu olsa bile tasarının muhtemelen bu yıl da geçmeyeceğini belirtiyor. Olsa olsa, ABD Başkanı her yıl 24 Nisan’da yayımladığı soykırımı anma mektubunda daha sert bir dil kullanabilir.
Ama siz yine de “geçmez” diye kimseye söylemeyin: Bize heyecan gerek.

Kahramanlarım Sinan-Şirin Cemgil...