Son günlerde Mehmet Aslantuğ’un kadınlar ile ilgili bir televizyon programında söylemiş olduğu sözler herkes gibi beni de etkiledi. “Bir kadın evinde üretimden çekilip, bütün ikbal ve istikbalini bir adamın vicdanına, aşkına, günün sonunda bir gün aklının karışmasına, yanılgılarına bırakmamalı.”

Bir cümle bu kadar güzel ifade eder kadının toplumda olması gereken yerini. Eminim bu duygu sadece bende canlanmamıştır. Daha nasıl ifade edilebilirdi ve kadınların durması gereken yer, elinde var olan güç nasıl gösterilebilirdi bilmiyorum.

Başlangıçta kadının yerini aile içindeki ve toplumdaki yeri olarak iki alanda ele almak gerekir. Çok küçük yaşlarda aile içerisinde korunmaya muhtaç ve kısıtlı özgürlüğe sahip olarak yetiştirildik. Aslında kendimizi korumamız gereken de bize kendini koru diyenlerle aynı cinsiyete sahip değiller miydi?

Toplum içindeki, sosyal yaşantıdan tutun da iş yaşantısına kadar kadının elinin değdiği her yer güzelleşir. Özgürlüklerin eşitçe olduğu, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olduğu zaman, medeniyet seviyesine ulaşacaktır her toplum. Bizim ülkemiz değil miydi dünya üzerinde kadına seçme ve seçilme hakkı tanıyan ilklerden; ya da bizim dinimiz değil miydi cennetin anaların ayaklarının altında yattığını söyleyen. Hangi ara elimize anamızın, kardeşimizin, eşimizin kanı bulaştı, hangi ara ötekileştik akıl erdiremiyorum.

Yıllarca duyduğumuz cümleler vardır. “Kadının yeri kocasının yanıdır”, “Kadın annedir”, “Kadın iyi yemek yapmalı, temiz olmalıdır” , “Kadın çalışmaz, evinde oturup çocuklarına bakmalı” gibi. Tabi ki kadının görevleri var, aynı erkeklere yüklenenler gibi ama farkındaysanız kadına yüklenen her sıfat bağımlılık barındırıyor. Kocana bağımlılık, çocuğuna bağımlılık, evine bağımlılık. Neden Ayşe, Fatma değiliz de Ahmet’in kocası, Mehmet’in annesiyiz?

Durdurulması gereken tam da bu düzen işte. Birey olduğumuzu unutmadan yaşayabilmekte bitiyor her şey. Öyle bir kafamız yıkanmışki bu zamana kadar bizler de kendi kimliklerimizi unutur olmuşuz. Evlenme kriterlerimiz; bize bakacak, bizi çalıştırmayacak koca bulmaktan geçiyor ya da nasıl ekmek elden su gölden yaşayabiliriz diye yollar aramakla zaman kaybediyoruz. Kadınına bakacak, açıkta bırakmayacak erkek bulmanın haklı gururlarını yaşayıp, çevremize bir marifetmiş gibi anlatıyoruz.
Çok ince düşünmeye gerek yok, basit düşünsek de anlarız kadının gücünü. 9 ay karnında çocuk taşımak nedir? Ya daha sonrası, lohusalık dediğimiz o karmaşa. Bütün vücut yerinden oynuyor bir kere, ne duygular kalıyor ne organlar. Normal doğum veya sezaryen fark etmez, bunların acılarını göğüslemek kolay bir şey mi? Bu kaosa rağmen bir canlının bütün ihtiyaçlarını karşılamak için çabalamak. Daha yaşamamış olsak bile bunları yapabilecek güce sahip olduğumuzu biliyoruz en azından. Birçok fedakarlığı, zorluğu başka bir canlı için gerçekleştirebiliyorsak neden kendimiz için yapamıyoruz? Kendi ayakların üzerinde durmak, kendi fikirlerini savunmak, üretmek, ben de varım bu düzende demek neden zor olsun ki?

Son olarak Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle ilgili görüşmeler sırasında kürsüden söylemiş olduğu bir cümleyi hatırlatmak isterim.
“Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bu memlekette ki, yurdun her tarafı istilaya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çalışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakkı vardır.”

Üzerine söylenecek başka söz yok. 8 Mart Kadınlar Günü’müz kutlu, mutlu ola dostlar.

İnstagram: https://www.instagram.com/seletonin/