Aşkın yeri ve zamanı olmaz, bilirsin. Tabi öyle filmlerdeki gibi yolda yürürken çarpışıp elinden düşürdüğün kitapları yerden almak üzere eğildiğinde göz göze geldiğin adama aşık da olmazsın pek. Öğrenciysen okulda, çalışıyorsan iş yerinde ona rastlaman en büyük olasılıktır. Sonra okulmuş, ofismiş demeden başlarsın yaşamaya çünkü mekanın, zamanın değeri yoktur aşkta. Zamanın ötesinde hissin kendisidir mühim olan. Önünde açılan belki paha biçilemez bir hazine belki de Pandora'nın kutusudur ama o anda tüm evrenin gelip dayandığı yegane nokta, sana o kutuyu açtıran kişidir. Dolayısıyla aşk iş yeri dinlemez, kariyer dinlemez, geçmiş, gelecek, hatta şimdiki zaman bile dinlemez, her şeye ve herkese rağmen yalnızca yaşanır.

İki kişilik eşitsizlik
Bir rivayete göre aşk eşitsizlikten doğar. Duygular arası eşitsizlik, konumlar arası eşitsizlik... İki kişi arasındaki mesafedir bu denli güçlü bir duyguyu ortaya çıkaran. İçinde bir kaç doz imkansızlık olmadan olmaz. Ve tam da o imkansızlığın kendisi bağımlı kılar seni aşka. Taraflardan biri her zaman daha çok aşık, daha gözü pek, daha inatçı ve öteki her zaman daha imkansızdır.

Kim derdi ki yıllardır beklediğin, fallarda bir görülüp bir kaybolan, dillere pelesenk olan aşk bir gün burnunun dibinde bitecek, gelip seni çalıştığın ofiste bulacak. Kim derdi ki bulduğun adamı senden çok önce başka birileri de bulmuş olacak...! Ama oldu işte. Biraz hayal biraz da kalp gücüyle kusursuzlaştırdığın adam bütün gün yanı başında duruyor.

Ne olursa olsun, yaşamadan olur mu hiç? Ömrünün hatırı kalmaz mı sonra sende? Elbette yaşayacaktın; hem de dibini görene kadar. Her gün yeniden severek, her gün onunla biraz daha çoğalarak. Aslında onu bile pek umursamadan yaşayacaktın ve yaşadın da... Hesapsız kitapsız sevdin onu; onun seni aynı oranda sevip sevmediğini, hayatta birbirinizin dengi olup olmadığınızı düşünmeden gönlünden geldiği gibi yaşadın aşkını. Eşitlik hukuk karşısında olur, aşkın kendisi eşitlik aramaz, hiçbir engel tanımadığı gibi. Kim ne der diye düşünerek elinden yitip gitmesine göz yumamazdın ya! Hayatta daha önce kaç kere yaşadın bu duyguyu ve kaç kere daha başına gelecek sanki... Hem kime ne? Tamam; durumun farkında olan iş arkadaşların her fırsatını bulduğunda seni kısık gözlerle süzüyor, arkanı döndüğün andan itibaren cadı kazanları kaynıyor olabilir. Mutsuz evliliklerin tarafı olan kadınlar boğmak isteyen bakışlarla üzerine de gelebilir. Peki ama tüm bunlar olup biterken senin kalbindeki sular duruluyor mu? Tabii ki hayır! O zaman yapacak bir şey yok. Ta ki son kertede patronun da durumdan haberdar olana kadar! Peki şimdi ne olacak?

Yiğit olana düşer cefayı çekmek
Vazgeçmek, bir patronun iki dudağının arasından çıkacak kelimelere bağlı olsaydı, niye çekilirdi tüm bu eziyet? Sevdadan ölüp ölüp dirilmeler niyeydi o zaman? Eğer payına düşen aşk uğruna feda etmekse sahip olduğun bir şeyleri, neden yapmayasın? Sonuçta ne için yaşıyoruz en çok; bu türden duyguları arayıp bulup yaşamak için değil mi son tahlilde?

Kaç sene olmuştu, 15 mi? 15 senenin sonunda tek cümleyle tutuşturursun patronun eline istifanı, olur biter. Neticede onunla geçirdiğin 15 dakika 15 seneye değmez mi?   

Bedeline baştan razı geldiğin şey değil midir aşk? Ancak göze alabildiğin kadarını yaşarsın. Göze alıyorsun işte. Çıkmak için ömrünün yarısını feda ettiğin kariyer basamaklarından gözünü kırpmadan bir çırpıda atlıyorsun aşağıda kollarını açmış seni bekleyen adama doğru.

Koskoca aşk feda edilir mi hiç bir parça özgeçmiş uğruna? Mazallah; bir aşığı büyük bir kariyere feda etmenin vicdan azabı bırakmaz peşini sonra!