Bir çocuk, aklı misketlerden bisikletten çok haberlerde... Bir ergen, yakın arkadaşı yaşıtlarından değil; Yaşar Kemal... 18’lik bir delikanlı, evli barklı, üstelik karısına sırılsıklam âşık... 20’lerinde bir akademisyen, Sorbonne’daki doktorasını tamamlamadığı için İstanbul İktisadi ve İdari Bilimler Üniversitesi’nde musahhihlik görevi teklif edilen... 30’larında bir aydın, köşe yazıları tartışmalara yol açan... 40’larında bir fikir adamı, Türkiye’nin demokrasi ve liberalizm ihtiyacının altını ısrarla çizen... Ve 50’lerinde, isim babası olduğu İkinci Cumhuriyet’i  savunmaya devam eden... Kısaca Mehmet Altan...

Altan ailesinin fertleri
İktisat profesörü ve gazete yazarı Mehmet Altan yaşamını, dünya görüşünü, bu görüşün şekillenme aşamalarını kendisiyle bir nehir söyleşi gerçekleştiren Defne Asal Er’e anlattı.  Er’in deneyimli gazeteci bakışının bu söyleşiye katkısı büyük;  okurken aklınızda beliren sorulara bir sonraki sayfada yanıt bulabildiğiniz gibi, aklınıza gelmeyenlerle de karşılaşabiliyorsunuz. 
Mehmet Altan belki de ilk kez bu kadar ayrıntısıyla anlatıyor yaşamını ve ailesini... Haliyle Altan ailesi de tüm fertleriyle yer alıyor söyleşide. Özellikle de –itiraf edeyim ki en çok merak ettiğim- baba Çetin Altan.
Aslında bu kadar baskın, bir toplumun düşünce hayatında bunca kıdemli ve de önemli yeri olan, hep rüzgara karşı durmayı tercih etmiş bir babanın oğlu olmak pek kolay gibi görünmüyor. Hani sanki epeyce çatışmışlardır diye düşünüyor insan sıradan psikiyatri bilgisiyle.
Oysa Mehmet Altan’ın babasına duyduğu hayranlık bir tek gün bile sekteye uğramamış. “Olağanüstü bir konuma yerleştirerek değerlendirdiğim, yaşamımda hep çizgi dışı bir kulvarda akıttığım birisi” diye söz ediyor babasından ve bu denli kuvvetli bir karakterin altında ezilmemesinin sırrını şu iki cümleyle özetliyor:
“Onun başarılarıyla, kabiliyetleriyle, çabasıyla çok özdeş kıldım kendimi. Bu nedenle öyle hiç itişip kakışmadım, bir otorite olarak görüp onun üstünden kendimi tanımlamayı denemedim”.
Baba-oğulun birbirlerine sevgisini ve herkese nasip olmayan ortak duyarlılığını anlatan şu anıyı alıntılamak isterim: “... Evliyim, babam hapiste, liseyi bitirememişim, müthiş parasızız, iş arıyorum. İş bulundu. Bir hafta çalıştım ve ilk paramı kazandım. O parayla bir gül alıp hapishaneye, babama götürdüm. (...) Fahri Korutürk’ün affı Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra gece yarısı bırakıldı babam. Karanlık bir gece, hapishanenin projektörlerle aydınlatılan bahçesi ve babam, elinde valizi, öbür elinde de bir çiçek...”
Mehmet Altan, babasıyla annesi Kerime Altan’ın birlikteliklerini ‘sınıfsal olarak çok farklı konumlardaki iki suyun birleşmesi’ olarak tanımlıyor. Baba Göztepe’de bir köşkte büyümüş, anne 40 günlükken Irak’tan  gelmiş. Özellikle annesinin yoğun sevgisinden ve becerilerinden söz ediyor Altan.
Kerime Hanım’ın vefatından sonra, ailenin kız kardeşi Zeynep dışında hiçbir ferdinin uzun yıllar yaşadıkları Basınköy’deki eve ayak basmaması da annenin kaybının hâlâ eksilmeyen bir sızı olduğunun kanıtı gibi...
Ağabeyi Ahmet Altan ile ilişkileri ise farklı karakterlerine rağmen hep sıcak. Defne Asal Er’in “Dertleşir misiniz?” sorusuna Mehmet Altan’ın yanıtı çok ilgi çekici: “Dertleşmeyecek kadar aynı dili konuşuruz”. 

Kemalizm eleştirisi
Gelelim Mehmet Altan’ın yıllardır sürdürdüğü Kemalizm eleştirisine... Kitapta hatırı sayılır bir yer buluyor elbette bu tartışma. ‘Bürokratik bir devlet, bir zümre egemenliği’ olarak tanımladığı Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kemalizm’in, saray bürokrasisinin meşruiyetini sağladığını söylüyor Altan.
Bu ideolojiye getirdiği bir diğer eleştiri ise tarihin baştan aşağı resmi olması, gerçeğin hiçbir yerde tam bulunamaması. Bu bölümlerde İkinci Cumhuriyet düşüncesine giden yolun her aşamasını takip etmek mümkün.
Özetle bu kitabı okuyun. Fikirlerine katılın ya da katılmayın, böyle değerli bir aydın yaşamına tanıklık etmek, insanın ufkunu açıyor.