Birden yağmur bastırdı.Aceleyle bir kafeye attık kendimizi.

İçerisi ellerinde irili ufaklı ekranlarla uğraşan insanlarla doluydu..

Yakında bir masada beş kadın hararetli bir konuşmanın ta ortasındaydılar. Onların ekranları masanın üzerinde sıralanmıştı. Üzerlerinde şık yürüyüş kıyafetleri vardı..Belli ki onlara göre sahip oldukları bedenleri “balıketi” kıvamındaydı ve yürüyüş yaparak ya bu durumlarını  korumaya ya da yaz gelmeden “bir iki beden” incelmeye çalışmaktaydılar..

    Büyükçe camdan bakıldığında geniş bir sahilin görüldüğü küçük bir masaya oturduk..

    Saçları hafiften ıslanmış, aşağıya doğru inceden inceden süzülen yağmur damlaları hafiften kızarmış yanaklarını parlatmaktaydı.

    Gözgöze geldiğimizde usulca gülümsedi.

    Bu usulca gülümsemenin yanaklarındaki hafif kızarmayla birleşmesi  paylaştığımız ve de paylaşacağımız an’larla ilgili bir işaret olabilir diye geçirdim içinden..

    Montlarımızı çıkarıp boş iki iskemleye astık..

    Üzerinde mor rengin hakim olduğu kırmızı mavi çizgili kareli bir gömlek vardı..

    Blucininin içine sokmuştu. Her zamanki  gibi üstten iki düğmesi açıktı ve bu hali dışardan gören biri için kendinden emin bir kadın görüntüsünü veriyordu ona..

    Hatta biraz da otoriter bir emin olma haliydi bana göre.

    “Ne içersin..?” dedim oturmadan..

    “Bilmem, al işte birşeyler..”

    “Filtre..?”

    “Tamam” dedi umursamazca..

    Hararetli konuşan kadınların konusu yaklaşan yaz tatilinin planlamaları üzerineydi..Kulaklıkla konuşarak yanımdan geçen gözlüklü ve uzun boylu adamın derdi ise malların gümrükten geçirilmesiyle ilgiliydi kulağıma çarpan kelimelere göre.

    Ama  benim aklımda yalnızca o vardı..Buraya birlikte gelebilmiş olmamız bile çok heyecanlandırmaktaydı beni.. Oysa böylesi bir  duyguyu artık hiç hissetmeyeceğimi düşünmeye başlamıştım uzun yıllardır.. Ne olmuştu, ne değişmişti de yıllarca tanıdığım bu kadın birdenbire bulunduğum yerden alıp başka bir dünyaya çekivermişti beni.

    İşin tuhaf yanı o da ne olduğunun pek farkında değildi bana kalırsa..

     “Değişik bir sürü duyguyu yaşıyor olabilir” diye düşündüm.Korku, şaşkınlık, kızgınlık, itiraz.. Ya da heyecan..Evet, yalnızca birazcık bile heyecan hissetse bana yetecekmiş gibi geldi.Buraya birlikte gelebilmiş olmak o ilk saydığım ve aslında hiç de duymak istemediğim duyguların aslında varolmadığı anlamına mı geliyordu acaba..? Emin değildim, bu düşünce huzursuz ediyordu  beni..Küçücük bir yanlış hareketim, bir kelime dahi sonsuza kadar yokedebilirdi aramızdaki herşeyi zannediyordum..

    “İki filtre kahve, büyük” dedim çalışan kıza..

    Robot gibi yapıyordu işini..Zaten gidişata bakılırsa robotlar gerçekten kısa bir süre sonra bu kızın yerini alacaktı..Çalışan kızın da bir sevgilisi vardı herhalde ve gelecekte  mesleğini elinden alacak olan robottan onu ayıracak yegane şey de sevgilisine hissettiği bu duygu olacaktı haliyle..

    Oysa o bütün bunları aklından bile geçirmeden çalışıp çalışıp sonra kapıdan çıkıp kısıtlı özgürlük alanına yelken açacaktı..O alan para ve zaman denilen insafsız bir yapı ve başka insanların rahatlığı üzerine kurulmuştu..Kız  için daracaktı..

    Tepsi istemedim.

    Elimde koca fincanlarla aynı yoldan masaya dönerken hararetli konuşan kadınların masasında değişen bir şey olmadığını, gümrükten malları çekmek için uğraşan adamın yüzünün sinirden daha da kızardığını farkettim.. “Ama abi, yapma Allahını seversen” kelimeleri daha yüksek bir tona çıkmıştı..

    Masaya döndüğümde gözleri  sahile dalmıştı..

    “Aaaa, sağoooll” dedi fincanları masaya koyduğumda..

    Sahile dalmış olmasının sebebini merak ettim..

    Lodos vardı.Dalgalar betonlara çarptığında adam boyu yükselip sonra tekrar denize geri dönüyordu.. Martıları farkettim sonra..

    “Şu martıların haline bak..Rüzgarı salıncak yapmışlar kendilerine..Kanatlarını çırpmasalar bile yalnızca açtıklarında adeta sallanıyor ve havada oldukları yerde kalabiliyorlar..”

    “Bu durumda ilk söylenmesi gereken şey bu olmalı mıydı ?” dedim içimden..

    “Evet ya çok tatlılar..”

    İçimde bir sevinç yumağı oluşuverdi..

    Aslında “Bak bişey söyleyeceğim” diye başlayıp, bu yaptığımızın doğru bir şey olmadığını. Bir daha asla olmaması gerektiğini, bundan kimseye bahsetmeyeceğini ve ikimizin de bundan sonra böyle bir şey hiç yaşanmamışçasına davranmamız gerektiğini  anlatan cümleleri peşi sıra söyleyip “tamam mı” deyip  onaylattıktan sonra gideceğini de düşünüyordum..

    “Tatlı martılar”ın rüzgarla salıncakta sallanıyor olması bu cevapların hiçbirinin şu anda gerçekleşmediğini göstermekteydi.

    Rahatlamıştım.

    “Bak” dedim..”Seninle bir hikayenin içine gireceğiz. Sıradışı bir hikaye. Kimsenin kimseyi incitmeyeceği, üzmeyeceği ve hiçbir şeye zorlamayacağı, samimi ve sadece iki insanın varolan duygularını bütün çıplaklığıyla birbirine aktaracağı bir masal adeta, böyle düşünürsen sevinirim..”

    İlk cümleyi nasıl kuracağı konusunda çok zorlandığı belliydi..

    Uzunca bir sessizlik hakim oldu sonra..

    Bana göre yıllar süren bir sessizlik..

    Saçları ortadan ikiye ayrılmıştı ve omuzlarındaydı... Yüzündeki o hafif kızarıklık da yok olmuş gibiydi…

    Her şey o gün bu cümleyle başladı..

    Etraftaki insanlar, kahve fincanları, sahil, dalgalar, bulutlar yok olmuştu adeta..,

    Bir tek o şahane gözleri vardı kainatta..

    O sonsuz derinlikte ne kadar kaldığımı hatırlayamıyordum..

    Sonrasında ne konuştuğumıuzu da.. Hiçbir şeyi hatırlamıyordum..

    Oysa konuşmaktaydık... Ordan burdan, havadan sudan... Ama beynim bambaşka bir boyutta, başka bir iletişim kanalındaydı... Gözlerinin içinden duygularına ulaşıp onunla bütünleşmek istiyordum karşı konulamaz bir heyecanla..

    Bir masalın ilk günüydü o.

    Hiç unutmadım.