Miraç Zeynep Özkartal

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği tarafından düzenlenen Cemal Süreya Şiir Ödülü, bu yıl şiir kitabı dalında Özkan Mert’in “Gelincikya”sına, şiir dosyası dalında da Eren Aysan’ın “Lâlzaman”ına verildi. Seçici Kurulu Aydın Hatipoğlu, Egemen Berköz, Enver Ercan, Mustafa Öneş ve Refik Durbaş’tan oluşan ödüller sahiplerine, Cemal Süreya’nın 18. ölüm yıldönümü olan 9 Ocak’ta sunuldu.
Şiirde neredeyse yarım asrı deviren Özkan Mert ile aynı kuşağın temsilcisi Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ın ortak bir özellikleri var: İkisi de tiyatroda görev alıyor. Özkan Mert 35 yıldır yaşadığı İsveç Devlet Tiyatrosu’nda Kültür Şefi. Eren Aysan ise Ankara Devlet Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalışıyor.
İki şairle de Cemal Süreya ve Türk şiiri üzerine konuştuk.

Karşıt cephelerdeki dostlar


Özkan Mert, daha önce edebiyatta karşıt cephelerde yer aldığı (Cemal Süreya’nın içinde bulunduğu İkinci Yeni’nin karşısında protestocu şairler grubundadır Mert) Cemal Süreya ile sonradan çok yakın dost olduğunu anlatıyor önce. Bu karşıtlığı çok önemsediğini, bu sayede şiirin gelişim gösterdiğini söylüyor ve Mehmet Kemal’in şu sözünü aktarıyor:
“Kuşaklar dövüşe dövüşe büyür.”
Ancak hangi kuşaktan, hangi yaştan olursa olsun şairlerin uzlaşacağı tek noktayı da belirliyor: İyi şiir.
Özkan Mert’e göre bugünün şiirinde böyle cepheler yok, çünkü bu cepheleri oluşturacak koşullar ortadan kalktı. 1960’ları örnek gösteriyor Mert:
“Umudun yeşerdiği, her anlamda bağımsızlık savaşlarının yapıldığı bir yerdi dünya. Geleceğe pembe bakmaya hakkımız vardı, bunun için mücadele veriliyordu. Ama bugün kimin nerede durduğu belli değil. Şairler de kendi yönlerini, koordinatlarını tespit edemiyor.”
Ödüle değer görülen “Gelincikya”nın hikâyesini de şöyle anlatıyor:
“Son zamanlarda gelincikler üzerine çok düşündüm. Fakat gelincik sözü yeterli değildi benim için, bozmam gerekiyordu. Sonunda aylarca uğraştıktan sonra yanına bir 'ya’ koymak aklıma geldi. Bu sözcük, herkesin mutlu olduğu, özgür bir ülke imajını da taşıyor.”
Gelinciklerin ilgisini çekme nedenini ise kimse onları yetiştirmese de kendilerinin gelip uçurum kenarlarında boy vermeleri olarak gösteriyor Mert. Tıpkı şiiri gibi, “dizginlenemiyor, özgürlüklerini seçiyorlar.”
35 yıldır İsveç’te yaşayan şair, Türkiye’den uzakta yeni bir dilsel uzay kurduğunu söylüyor. Ona göre bir yazarın varolmasının birinci koşulu bu. Mert’in dilsel uzayında Rus şiiri de var, Cemal Süreya da, İsveç şiiri de... Ortak özellik ise yarına açık, yaşamla kucaklaşan şiirler olması...

Aysan: Babam adına aldım
Cemal Süreya Ödülü’nü henüz yayımlanmamış dosyası “Lâlzaman” ile kazanan Eren Aysan, törende yaptığı konuşmada bu ödülü 1993 yılında Sivas katliamında hayatını kaybeden babası Behçet Aysan adına aldığını söylemişti. Babasının arkadaşı Cemal Süreya ile çocukluğunda tanıştığını söyleyen Aysan, ödülün kendisi için önemini şöyle aktarıyor:
“1991 yılında ilk kez bu ödül verilmeye başlandığında babama katılacak mısın diye sormuştum. Ama o sıralar arka arkaya Ceyhun Atuf Kansu, Abdi İpekçi ve Yaşar Nabi ödüllerini almıştı. Bu ödüle yeni bir dosyayla katılmak istediğini söyledi. Ama 1993’te kaybettik onu. Bu yüzden ödülü bir bakıma babamın adına almış sayıyorum kendimi.”
Eren Aysan’ın şiirlerinde olduğu kadar kişiliğinde de Cemal Süreya’nın etkisi var. Hem “Turgut Uyar ve Edip Cansever ile birlikte kuşağının üç büyük şairinden biri” olarak görüyor Süreya’yı hem de onun aydın kimliğini aynı toplumsal sorumluluk içinde taşıyabilmeyi umuyor.

Yenilgi duygusunun yansıması
Aysan’ın “Lâlzaman” adlı dosyasında dedesi, babası ve kendisinin hikayesi var. Kendilerini komünist olarak konumlandıran bu üç kuşağın zaman içinde yaşadıklarının etkileri görülüyor bu şiirlerde. Eren Aysan, “1980 sonrası yaşanan acıların, 1990’ların hırs ve politika çağının, 2000’lerin dönüşüm ve yenilgi duygusunun şiirlerine yansıdığını” söylüyor. “Lâlzaman”ın yakın bir tarihte okurla buluşacağının müjdesini de veriyor.

Gelincikya
(...)
En çok annemi sevdim ben, incecik esmer bir kadın:
Gözleri ışıklı kahverengi, Ege ve dünyalar güzeli.
Öptü mü beni, bulutlara çarpardı saçlarım.
Elimden tutup Gelincikya’yı gösterdi bana.
Bu yüzden olsa gerek,
ışıklı kahverengi gözlü kızlar titretti beni hep.
Bir de gelincikya.

Yinelemeler
beni hep kaybettiren bir kumar
içinden yağmur geçen istasyon
toprak yolda sırtüstü güneşlenen kamyon
bulmacada kutu boşluğu
kalbimde dinlenmeyi reddeden dayanak
çıplak kalmayı başarmış sığırcık
babamın sevgililerinden kırık gözyaşları
çarşafta umutsuz erkek tuzağı
göğsüme koyduğun naftalin
kirpiklerinde afacan bir utanç
kendini uzakta büyüten kelime
çocukken polise bakarak ağlayışım
gece giyinmiş dans eden kızlar
içimi kolay saran prezervatif çiçeği
kalbin ötesinde kurumuş sardunya izleri
pazar günleri çamaşır kokusu
başakların uzağında kerpiç ev ışığı
geride bırakılan lekeli bildiriler
düğmeleri açılan yalnızlık   
- ölüme daha bir el vardı