NEHİR SÖYLEŞİNİN BİYOGRAFİDEN TEMEL FARKI, ANLATILANLARLA SINIRLI KALMASI. Biyografiler, otobiyografiler derken edebiyata bizim de bir katkımız oldu: Nehir söyleşiler...Bir nehir gibi durmaksızın akan, kollara ayrılan, ayrıldıkça daha çok toprağa can veren, hakkında yeni şeyler söylenen hayatların kitap sayfalarına dökülmüş halleri...Bir insanla söyleşmek. Sorular sormak, cevaplar almak.Sorarak tanımak ve tanıtmak. Bir ömre tanıklık etmek. Hayatını anlatmak ise kolay iş değil. Cesaret istiyor, dürüstlük, sağlam bir hafıza, bir oranda nesnellik, olaylarla yeniden yüzleşebilmek... Kimisi yazar kimisi anlatır... İşte nehir söyleşi de bu 'anlatanlar' için... Neden merak ederiz başkalarının yaşamlarını? Neden yaşam öyküleri okuruz? Yaşamadıklarımızı okuyarak o hayatlara girmek için belki. Belki de en ucuza malolan deneyimler başkalarına ait olduğu için... Yurtdışında bire bir örneği bulunmayan bu tür, 2000 yılında o zamanlar İş Kültür Yayınları'nın yöneticisi olan Mürşit Balabanlılar tarafından hayata geçirildi. 'Nehir' sözcüğü uzunluğu ve akıcılığı temsil ettiği için seçilmiş. Balabanlılar bu türü bir sözlü tarih çalışması olarak gördüğünü söylüyor. Amaç, bir insan hakkındaki bilgileri, bizzat kendi ağzından kayda alarak aktarmak. Hep biyografiyle kıyaslansa da, yaratıcısı başka bir düşünceyle çıkmış yola: "Birisi sakınmasız bir şekilde anılarını yazmak istediğinde neler söylemek isterse, biz bunları soruyla onun ağzından alalım istedim". Dünyanın bu türü hâlâ keşfetmemiş olması ilginç. Benzerleri yayımlanıyorsa da, bir insanın doğumundan başlayarak bütün hayatını soru-cevap formunda anlatan kitaplar yok. Margurite Duras'nın "Somut Yaşam" adlı kitabı en yakın örnek, ancak orada da sorular yayımlanmayıp sadece yazarın cevaplarına yer veriliyor. YALNIZCA BİZDE VAR Biyografiden temel farkı, yazılan kişinin anlattıklarıyla sınırlı kalması. Yazar, yazdığı kişiyle ilgili herhangi bir bilgiye ulaştığında bunu ona bir soruyla yöneltmek zorunda. Eğer sorusuna cevap alamazsa, kitap bu konudan mahrum kalacak demektir. Bir başka deyişle kitabın kahramanının sansür uygulama olanağı var. Bu açıdan bakılırsa kişi daha bağımsız bir biçimde otobiyografisini yazmayı da tercih edebilir. Ancak çoğu zaman zamansızlık nedeniyle, bir yazar ya da gazetecinin yardımına ihtiyaç duyuluyor. Örneğin Pınar Kür'ün, kendisi bir yazar olmasına rağmen hayatının başka bir yazarın kaleminden satırlara dökülmesini isteme nedeni de bu. Yazar, kendisiyle "Aşkın Sonu Cinayettir" adlı nehir söyleşiyi yapan Mine Söğüt'e sıklıkla hayatını kaleme almayı asla düşünmeyeceğini, yazma enerjisini böyle bir uğraş için harcamak niyetinde hiç olmadığını söylemiş. SANSÜRLE İMTİHAN Okurlar açısından bakıldığında, nehir söyleşilerin başından beri çok satan kitaplar arasında yer aldığı görülüyor. Soru-cevap formunun okumayı kolaylaştırdığı aşikâr. Diyaloglarıyla bir tiyatro oyunu gibi akıp giden kitapları okumanın kolaylığının yanı sıra zevki de farklı. Bizim kültürümüzde zaten sohbetin yeri ayrı! Nehir söyleşi bayrağını Mürşit Balabanlılar'dan devralan İş Kültür Yayınları Editörü Levent Cinemre, bunda söyleşiyi veren ve yapan isimlerin etken olduğuna inanıyor: "Bu türün okur açısından cazibesi, seçilen isimlerin özellikleri. Ülke için bir şeyler yapmış, uzun ve başarılı bir hayat yaşamış ve hayatından süzdüklerini güzel bir şekilde ifade edebilecek insanları seçiyoruz." En son yayımladıkları Tarık Minkari söyleşisi, serinin 26. kitabı. Halit Refiğ, Erol Günaydın, İsmail Cem, Celal Şengör, Doğan Kuban, Erdal İnönü, İhsan Doğramacı, Leyla Umar, Oktay Ekşi ve Mücap Ofluoğlu kitaplarının sırada olduğu düşünülürse, bu türün meraklıları için gün doğdu demektir. Peki nasıl yapılıyor bu nehir söyleşi? Tekniği nedir, kolaylığı, zorluğu nerede? HEP ÇOK SATIYOR Öncelikle yayınevi söyleşisi yapılacak kişiyi belirliyor. Ardından da onunla en uyumlu çalışabilecek, aynı dili konuşabilecek ve yaptığı söyleşiyi okura layığınca aktarabilecek kişi seçiliyor. Mevlânâ'nın dediği gibi, insan ne kadar bilirse bilsin, söyledikleri karşısındakinin anlayabildiği kadar değil midir? Dolayısıyla sohbetin iki tarafının da birbirlerinin diline aşinalığı şart.Genelde gazeteciler tercih ediliyor; çünkü karşılıklı sohbet gibi görünse de, bu iş röportaj tekniğine hakimiyet ve karşısındakinin ağzından lafı alacak kıvraklık gerektiriyor. İyi hazırlanmış sorular kadar, yanıtlardan çıkarılacak yeni sorular da önemli. Merak ve keşfetme dürtüsü de bir diğer hayati kriter. Malum, söyleşiyi yapanlar karşılarındaki insanı hem keşfediyor hem de okura tanıtma görevini üstleniyor. İLK TERCİH GAZETECİLER Öneriler genelde yayınevinden gelmekle birlikte, zaman zaman nehir söyleşisi yapılacak kişilerin, soruları yöneltecek isimleri kendilerinin seçtiği de oluyor. Örneğin Emine Çaykara, Prof. Halil İnalcık'ın kendi tercihi. Üstelik tanışmamalarına rağmen. Çaykara, söyleşi yaptığı diğer isimleri önceden tanıyormuş. Oktay Sinanoğlu ile gazetecilik yaparken, Muhibbe Darga ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitimi sırasında Hitit Mühürcülük Sanatı dersinde tanışmış. Emine Çaykara'nın nehir söyleşi macerası, henüz bu türde birkaç kitap yayımlanmışken Oktay Sinanoğlu ile söyleşi kitabını yayınevine önermesiyle başlıyor. Onu cezbeden, Sinanoğlu'nun Türkçe konusundaki mücadelesi ve herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğü ilginç hayat öyküsü. Muhibbe Darga ile söyleşi yapması ise "Türk Aynştaynı" kitabının hemen bitiminde yayınevinin isteğiyle oluyor. Bu iki kitabın ardından, nehir söyleşi yapmaya bir süre ara vermeye niyetleniyor.Ara vermek istemesine neden, söyleşide bir kişiye bağımlı olması ve bunun yaratıcılığını bir oranda kısıtladığını hissetmesi: "En azından bir süre hayal gücümü kullanabileceğim, kendimi daha özgür hissedebileceğim kurgular denemek istiyordum." Tam da o günlerde bir telefon geliyor. Karşıdaki ses Halil İnalcık'ın. İnalcık, Çaykara'ya çalışmalarını takdir ettiğini, kendisiyle ilgili roman ya da söyleşi türü bir kitap çalışmasına nasıl baktığını soruyor. Çaykara sevinçle kabul ediyor ve bunu bir görev addederek "Tarihçinin Kutbu" kitabını hazırlıyor. BENİMLE SÖYLEŞİR MİSİN? Nehir söyleşi göründüğü kadar kolay bir iş değil. Yalnızca yüzlerce soru ve cevabın bir araya getirilmesi olsaydı, ortaokul yıllarında hemen herkesin heves ettiği anket defterlerine benzerdi kuşkusuz. Burada da önemli olan dinlediklerini anlamlı bir bütün olarak ve tempoyu düşürmeden okura sunabilmek. Levent Cinemre bunun çok meşekkatli bir iş olduğunu, bu nedenle de diğer yayınevlerinin kendileri kadar hevesli yaklaşmadığını söylüyor: "Laftan kitap üretiyoruz. Yalnızca konuşmalar oluşturuyor kitabı ve kağıda döküldüğünde konuşmalar doğal olarak tekrarlanıyor. Her kitabı en az 3-4 defa okuyorum".Yazar konuşacağı kişiyi önceden tanıyorsa maça 1-0 önde başladığı söylenebilir. En azından ne konuşacağını kestirmek ve hayatı hakkında sorular yönelteceği kişinin güvenini kazanmak konusunda çok daha hızlı yol alacağı kesin. LAFTAN KİTAP ÜRETMEK Hem yazan hem yazılan olarak iki tarafta da yer alan bir isim Selim İleri. İleri Attila İlhan ile söyleşiye başladıklarında zaten 30 yıldır tanıştıklarını söylüyor. İlhan'ın bir sohbet esnasında İş Kültür Yayınları'nın kendisiyle böyle bir kitap yapmak istediğini söylemesi üzerine Selim İleri bizzat talip olmuş bu göreve. Daha sonra 'hayatını anlatan kişi' koltuğunda oturduğu "Anılar-Issız ve Yağmurlu"da söyleştiği Handan Şenköken de İleri'nin eski arkadaşı. Ama yazıya döküleceğini bilince, o kadar da rahat konuşmadığını, kendisini pek başarılı bir sözlü anlatıcı olarak görmediğini ifade ediyor. Bir de işin içine geçmişle hesaplaşma girince, tedirgin olunmaması mümkün değil. Kendisinin de Attila İlhan'ın da cevaplamadıkları sorular olmamış. Yalnızca İleri "Nam-ı Diğer Kaptan" kitabında bazı bölümleri yayımlamak istememiş. Attila İlhan'ın İkinci Yeni şiiri ile ilgili fikirlerinin yer aldığı bu bölümler, İlhan'ın anlayışı ve onayıyla sayfalara dökülmemiş. Nedeni ise, İleri'nin İlhan'ın fikirlerine saygı duymakla birlikte, kendi imzasının bulunduğu bir kitapta bunlara yer vermek istememesi. HEM YAZAN HEM YAZILAN Tam da bu noktada şu soru geliyor akla: Nehir söyleşiler kime ait? Yazana mı, yazılana mı? Telifler eşit olarak paylaşılıyor. Bu da demek oluyor ki, yayınevi açısından nehir söyleşi her iki tarafa da ait.Emine Çaykara, yüzde 90 bağımsız çalıştığını düşünüyor. "Soruları ben sordum, onlar cevapladı, en son aşamada kurguyu ben yaptım, bütün kahramanlarım da beğendi" diyor: "Sonuçta bu iki kişinin ortak çalışması".Mine Söğüt ise kitabın tüm mülkiyetini Pınar Kür'e veriyor. Çünkü yazılan, onun hayatı ve onun anlattığı biçimde okura yansıyor. Söğüt, kendisini 'hafızayı tetikleyen bir aracı' olarak tanımlıyor büyük bir alçakgönüllülükle. Tabii Attila İlhan ve Selim İleri gibi iki kalem karşı karşıya gelince, yazanın da yazılan kadar ağırlığını koyması kaçınılmaz. İleri, Pınar Kür'den farklı olarak yaşam öyküsünü yazmayı bir zaman ve enerji kaybı olarak görmüyor. Ama bu kitaptan sonra gerek kalmadığını düşünüyor. "Belki ilerki yıllarda," diyor: "Araya yeni zaman dilimleri girdiğinde... Tabii ömrüm elverirse". Yazarlığı meslek olarak seçmeyip yine de 'yazanlardan' Prof. Dr. Türkan Saylan da nehir söyleşiye konuk olanlardan. Saylan ile Mehmet Zaman Saçlıoğlu söyleşti ve İş Kültür etiketli "Güneş Umuttan Şimdi Doğar" kitabı çıktı ortaya. Saylan, 'işe yarayacaksa' hayatını olduğu gibi anlatmayı önemli bulduğunu söylüyor. Yazmayı çok sevse de, söyleşileri kitap çok daha kısa sürede geliştiği için cazip buluyor. Şu sıralar yeni bir söyleşi kitabının, Prof. Dr. Şefik Görkey ile hazırladığı "Hekim Olmak"ın hazırlıklarını sürdürüyor.Yazarla yazılanın tanışma faslından sonra sıra konuşmaların çatısını kurmaya geliyor. Kitaplar genelde bir hayatın üç ayrı dönemini ele alıyor. Önce çocukluk; aile, öğrenim yılları... Sonra şu anda meşgul olduğu disiplinle ilgili başarıları, yaşadıkları, anılar. En son da dünyaya bakışı, gündelik yaşam biçimi, merakları gibi daha kişisel konular. Kimi yazar önceden planladığı bir kurguyla yaklaşıyor yazacağı hayata. Sorularını belli bir yönlendirmeyle soruyor. Kimi de o hayatın akışına bırakıyor kendini. Nehir bu ne de olsa, aka aka bulur yolunu... BU KİTAP KİMİN? Peki söyleşiye başlamadan önce hayatı üzerine konuşulan kişiler hakkında ön araştırma yapılıyor mu? Bu konuda iki ayrı görüş var. Emine Çaykara, mutlaka araştırma yapmaktan yana. Yazılan nehir söyleşi de olsa, biyografi de olsa bir kişinin hayatını sağlıklı aktarabilmek için ön araştırmanın zorunlu olduğunu savunuyor. Ayrıca bunu soruları açmak, yeni sorular eklemek için de gerekli buluyor. Mine Söğüt ise Pınar Kür ile konuşmadan önce hiç araştırma yapmamış. Nedenini ise şöyle açıklıyor: "Nehir söyleşilerin en önemli özelliğinin kişinin 'kendisini' anlatması olduğunu düşünüyorum. Eğer biyografi olsaydı mutlaka en dış halkaya kadar konuşabileceğim herkesle konuşurdum. Ama bence nehir söyleşi, söyleşilen kişinin hayatı kadar onun kendini yorumlayış biçimini yansıtması açısından da önemli".Soru sormak da bir marifet. Önce nasıl yaklaşacağına karar vermek lazım, soruların 'nasıl sorulacağına'? Nilgün Uysal, İlber Ortaylı kitabı "Zaman Kaybolmaz"ın önsözünde bu soruyu cevaplıyor: "Tarihçi değilim. Cahil kıvamında mı demeli? Yoksa bir çocuğun sadeliğini yakalamaya çalışarak mı demeli? Tam bilmiyorum. Ama bildiğim, soru sorarken sadeliği ön planda tutmaya çalıştığımdır." Bu soru-cevap faslında karşılıklı güven giriyor devreye. Konuşan kişi, karşısındakinin bu bilgileri doğru aktaracağına; yazar da kendisine aktarılan bilgilerin doğruluğuna güvenmeliler. Hafıza-i beşerin nisyan ile malûl olduğu malum. Gittikçe hızlanan ve kalabalıklaşan hayatımızda bir gün önce yediğimiz yemeği hatırlamadığımızı düşünürsek, 30-40 hatta 50 yıl önce yaşananları nasıl hatırlarız? Belki de önemli olan olayın kendisinden çok, o olayın kişinin süzgecinden nasıl geçtiği, hafızasında nasıl yer ettiği. HAFIZA-İ BEŞER Peki hatırlayarak, kişinin geçmişini bugünkü zihniyle bir anlamda yeniden yaratması bir tehlike midir? Eğer geçmiş, tamamen yok edilmiyorsa, başkalarını rencide etmiyorsa, yaşamın akışını değiştirmiyorsa varsın tarihe biraz 'farklı' geçsin. Mine Söğüt de bu düşünceyi onaylıyor: "Bence söyleşi kitapları bir biyografi kadar nesnel olmak zorunda değil; kişinin kendisini anlatış biçimini, yorumlarını, hatta eksileri artılarıyla hafızasını yansıtmalı. Anlattığı şeylerin gerçekle ilişkisinden ziyade, nasıl anlatmayı tercih ettiği önemli."Hasan Pulur ile söyleşen ve "Olaylar ve İnsanların Peşinde Bir Ömür" kitabını hazırlayan Sefa Kaplan'a göre de insanın kendisine ayna tutmasıyla, bir başkasının ayna tutması arasında çok önemli farklar var. Kuşkusuz, karşısındaki kişi Hasan Pulur gibi tanıklarla ve belgelerle konuşan bir insan olunca, yazarın içi daha rahat oluyordur. 'FARKLI' HATIRLAMAK Nehir söyleşiler bir kişinin hayatını anlatıyor gibi görünse de, ister istemez o hayatın içinde yer alan insanları da kapsıyor. Önemli tarihi olaylara, cevap hakkı bulunmayanların hayatına dokunan konulara yazar tarafından titizlikle yaklaşılması gerekiyor. Bu nedenle anlatılanların tümü değilse de, kimi maddi hataları - tarihleme, isim yanlışlıkları vb - önlemek için bu tür bilgiler teyit ediliyor. Mürşit Balabanlılar burada üç tehlike bulunduğunu söylüyor: "Bir, insanların kendi hayatlarıyla ilgili unuttukları olabilir. İki, yaşadıkları olaylarda yanıldıkları olabilir. Üç, benmerkezci olarak egolarını yükseltip abartıyor olabilirler." Bu durumda da yanlış anlamalar ve yanlış yöne giden sözler ortaya çıkabiliyor. İş, soruları sorana düşüyor. Uygulama şu: muhalif soru sormak, uyum sorusu sormak ve gerçeği yorum yapmaksızın kitaba eklemek.Tabii bu sorulara cevap alınırsa... Hayat her zaman başarılarla, mutluluklarla, neşeli anılarla dolu değil. İnsanın değil anlatmak, hatırlamak dahi istemediği nice olay olur. Biyografilerde bu olayların yer alması yazarın tasarrufundadır elbette. Yazmasa bir hayatı eksik anlattığı için suçlanır, yazsa biyografisi yazılan kişi hayattayken bizzat, yaşamıyorsa yakınları ayaklanır. Ama nehir söyleşi sırasında bu tepki çok daha doğrudan geliyor. 'Nehir söyleşisi yapılan'ın konuşmak istemediği konularda soruları cevaplamaması, o konunun kitapta yer almaması için yeterli. Cevap gelmeyen sorular karşısında yazarların yöntemleri değişik. Genelde ısrarcı oluyorlar. Ama o söyleşinin uzun soluklu olması, o anda yaşanacak tartışmanın kitabın akıbetini etkilemesi bu ısrarın şiddetini azaltıyor. CEVAPSIZ KALAN SORULAR Mürşit Balabanlılar'ın söylediğine göre Emine Çaykara ile Oktay Sinanoğlu söyleşi sırasında bir süre dargın kalmışlar. Adalet Ağaoğlu ise geçirdiği kazayı anlatmak istemediği için yayınevini zorlamış. Ancak daha sonra onu bu kazanın hayatının önemli bir gerçeği olduğuna ikna ettikleri gibi, Can Yücel'in Ağaoğlu'na hitaben söylediği "Sen Türkiye'nin en güzel kazasısın" sözünü kitaba isim olarak seçmişler. Tedirginlik yaratan sorular çoğunlukla özel hayata dair olanlar. Kimi zaman da 'dedikodu' sınırlarına giren konuşmalardan kaçınılıyor. Sohbet esnasında 'baldan tatlı' da olsa, gece fazla kaçırılan şarap gibi sonradan baş ağrıtabilirler. İlk anda okuru çekeceği düşünülen bu tür sansasyonel konuşmaların uzun vadede kitaba zararı dokunuyor. Ketumluk değilse bile titizlik bu anlamda önemli. UFAK DARGINLIKLAR Aylarca, hatta zaman zaman yıllarca süren, onlarca kaset dolduran bu söyleşiler bitince olayın kahramanları yollarına gitmiyor tabii. Bir hayata tanıklık eden, o insanla saatler, günler geçirip belki de kimseye anlatmadıklarını dinleyen, yargılamadan kağıda döken, o hayatın 'içine sızan' yazarla; hayatı didik edilen, karşısındakine duyduğu güvenle yaşadıklarını, hatırladıklarını, acısını, tatlısını anlatan 'yazılan' arasındaki ilişkinin, kitap raflarda yerini aldıktan sonra da devam etmesi kadar doğal ne olabilir? Kitabını hazırladığı üç kişiyle de dostluğu devam eden Emine Çaykara kendini bu konuda çok şanslı görüyor: "Bütün 'kahramanlarımla' çok güzel, özel anlar paylaştım. Çalışma aralarında birlikte yemekler yedik, dedikodu yaptık, birbirimizi anlamaya çalıştık. Söyleşiyi bitirene kadar kısmen gerilimli, genelde güveni sorgulayan bir süreç yaşanıyor. Gerçekten sevgi/saygıya dayalı bir ilişki kurabildinizse ve sonrası da mutlu sonla bittiyse çok özel dostluklar doğuyor." BAMBAŞKA DOSTLUKLAR Bu dostluğa bir yandan da okur katılıyor. Hiç iki kişinin arasındaki tatlı bir sohbete yalnızca dinleyici sıfatıyla katıldığınız olmadı mı? Nehir söyleşi okuru da bu sohbetin konuşmayan tarafı. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil kitabının yazarı Figen Şakacı okuma yolculuğunda üç kişi olduklarını şöyle anlatıyor önsözde: "Siz geçmişten bugüne kurulan o uzun ince köprüde, onunla birlikte ağır ağır yürürken, ben de 'Her doğumda bir mucize yaşadım' diyen ve kadınlığa kutsal tacını bir kez daha giydiren bir kadın doğumcunun arkasından sizi seyrediyor olacağım." ÜÇÜNCÜ KİŞİ OKUR Nehir söyleşinin mucidi Mürşit Balabanlılar'ın Zeyyat Selimoğlu'ndan ödünç aldığı tanımlamaya göre biyografinin kahramanları 'çarmıha gerilmemiş İsa'lar... Balabanlılar'a göre nehir söyleşide İsa da var, gerektiğinde çarmıh da...Biyografi yaralı bir türdür. Zeyyat Selimoğlu'nun deyişiyle, biyografisi yazılan insanlar şöyle yansır: Çarmıha gerilmemiş İsalar. Her şeyi peygamberdir, üstelik çarmıha da gerilmemiştir. Oysa insan eksik kahramandır. Düşer, kalkar, ağlar, güler... Biyografide soruşturmacı biri yok. Burada ağzından alıyorsunuz. Tek riski söylediklerinin doğru olmaması, yalan veya eksik söylüyor olması. Bunu da ilave sorularla çözersiniz. Ayrıca doğru değilse bile kendi ağzından söylenmiş olan bir şey tarihe kayıt olarak düşülüyor. Biyografisi olan biriyle tekrar nehir söyleşi yapılmayabilir. Ama yapıldığında daha güzel ve orijinal bir şey çıkar. İçinde anı da var, meslek hayatına ait deneyimler de... Nehir söyleşi yapılmış birinin sonradan biyografisi yazılabilir.Daha önce Türkiye'de biyografiler yayımlandı. Ama insanlar hep çok kusursuz bir şekilde anlatılıyor. Hayatı gerçek anlatmak lazım. "Hem bizden biri hem de başarılı olmuş" demeli okur. "NEHİR SÖYLEŞİ, BİYOGRAFİDEN ÇOK DAHA GERÇEKÇİ BİR TÜR" Nehir söyleşi yapmak istediğimiz iki kişiden red cevabı aldık. Biri Peride Celal. Anılarını kendisinin yazdığını söyledi. Aynı şekilde Fethi Naci'ye de teklif etmiştim. O da "Ben anılarımı yazıyorum, bir oku ondan sonra konuşalım" dedi. Hakikaten de orada her şeyi yazmıştı, gerek kalmadı. İKİ KİŞİ REDDETTİ Önümüzde ay yayımlanacak nehir söyleşilerden biri de "İsmail Cem Kitabı". Can Dündar, İsmail Cem'in çalışma sırasında zamanının azaldığını hissettiğini ve kitabı bitirmek için ısrar ettiğini söylüyor. "ZAMAN DARALIYOR, HIZLANMALIYIZ" İş Kültür Yayınları, bu seriden bir kitap yapmamı istediğinde ben İsmail Cem ile Milliyet için bir yazı dizisi hazırlıyordum. Söyleşiyi genişletmeye karar verdik. 2006 Eylül ayıydı ve tedavi görüyordu. Son dönemine göre sağlığı daha iyiydi. 2007 Ocak'ından vefatına kadar sürdü çalışmamız. Nasıl başladınız İsmail Cem ile söyleşiye? Her hafta çarşamba günü öğleden sonraları buluşuyorduk. Bir süre sonra bunun yeterli olmayacağını hissetti. Ben Ankara'da yaşadığım için zorlanıyordum gidip gelmekte. Bunun üzerine bazı bölümleri evde kendi kendine kaydetmeye başladı. Ben soruları iletiyordum. Bir süre sonra hızlanmamız gerektiğini söyledi. Konduramadık ama kendisi de farkındaydı durumunun kötüleşmekte olduğunun. Hastaneye kaldırıldığında da yazmaya, notlar tutmaya devam etti. Söyleşiyi bitirebildiniz mi? Aslında kendisi veda mesajı dahil, bütün hayatını tamamladı. Doğumundan hastalığına, hobilerine kadar... Kendi açısından iş bitmişti. Ama bunların üzerinden geçip eksikleri -ki bence bir hayli vardı- tamamlayacaktık. O istedi ki bir an önce sona varalım. Ölümünden iki gün öncesine kadar bana notlar yolluyordu. Eşi Elçin Hanım da, çocukları da bunun bir vasiyet olduğunu düşünüyorlar. Hepimiz bir görev gibi bu kitaba sarıldık, ama ne yazık ki İsmail Cem'e yetiştiremedik. Şu anda aileyle birlikte eksikleri tamamlamaya çalışıyoruz. Kitabın bir ay içinde çıkacağını sanıyorum. Hangi bölümler eksik kaldı? Devam etmek istiyorum. Şu anda Erdal İnönü ile çalışmaya başladık. Benim için çok yararlı bir süreç oluyor, hem gazeteci hem de tanık sıfatıyla. İsmail Cem ile başarılı kariyerlerin siyasette insanların canını ne kadar yakabildiğini, hayatına mâl olacak hayal kırıklıkları yaşatabildiğini öğrendim. Bu hayatların öğrettiklerini okurlarla paylaşmak da büyük bir ayrıcalık. Bu kitap sizin ilk nehir söyleşi çalışmanızdı. Devam edecek misiniz? Prof. Dr. Yıldız Ecevit Türk tarih araştırmacılarının, biyografi yazarlarının en büyük sorunu kaynak eksikliğidir. Bireyin, çeşitli toplumsal/dinsel tabularla bastırıldığı kapalı bir toplum sisteminde ardında iz bırakmak istememesi anlaşılabilir bir olgu. Böyle bir ortamda her bilgi kaynağı, ülkemiz araştırmacıları için büyük önem taşır. Nehir söyleşi de bu açıdan bakıldığında, söz konusu bilgiye tanıklık eden kişinin doğrudan beyanlarından oluşan bir belge niteliğinde; son yıllarda sayısı giderek artan biyografi/otobiyografi kitaplarıyla aynı kategoride değerlendirilebilir. Biyografi de otobiyografi de Batı edebiyatında deneme /anı gibi 'edebiyatın yan dalları' diye adlandırılan türler arasındadır; roman/öykü/şiir /tiyatro metni gibi doğrudan kurmaca özellik taşımaz; sanatsal yaratıcılığı /düşü değil, gerçeği aktarmak savındadır. Nehir söyleşi ise, odak kişinin gerçeğini, kendi sözleriyle bire-bir, en doğrudan aktarma eğilimi gösteriyor; onun için de 'edebiyatın yan dalları' dediğimiz türler içinde haber gazeteciliğine en yakın olanı, dolayısıyla da 'gerçek' ile en fazla iç içe olanı.Peki, 'gerçek'le bu denli yakın ilişkisine rağmen nehir söyleşi bir 'yan edebiyat türü' olarak nitelendirilebilir mi? Bence evet: İçinde yaşadığımız çağ, iletişim / bilişim teknolojisinin dünyanın odağına oturduğu bir dönem, diğer alanlardaki ölçütler gibi edebiyat türlerinin de konturlarını yitirdiği bir zaman kesiti. Yeni edebiyat kuramları bir bilimsel araştırmayı bile 'edebiyat' olarak kabul etme eğiliminde. Çünkü her yazının bir yönlendiricisi, bir 'kurgulayanı' var. Bu görüşe göre, eğer kurguda ışıltı varsa, her yazının 'edebiyatça' özellikler taşıdığı söylenebilir. Nehir söyleşinin de edebiyatla kesiştiği nokta; soruları yönelten, böylece metni yönlendiren kişinin, yâni kitabın yazarının oluşturduğu bu kurgu. NEHİR SÖYLEŞİ, BİYOGRAFİNİN İŞLENMESİ GEREKEN HAMMADDESİ Nehir söyleşi konusunda benim en çok ilgimi çeken nokta, bu türün Türkiye'de benimseniyor olması. Bir yayınevinin nehir söyleşi dizisi bile var. Bu gidişle, ülkemizde nehir söyleşinin biyografinin önüne geçeceği düşünülebilir.Ama yine de derim ki, iyi kurgulanmış bir biyografinin tadını onda bulmak pek mümkün değil. Nehir söyleşi biyografinin hammaddesidir; işlenmesi gereken altın değerinde bir hammadde. BİYOGRAFİNİN HAMMADDESİ "Sen Türkiye'nin En Güzel Kazasısın" Adalet Ağaoğlu Kitabı / Feridun Andaç / İş Kültür Yayınları "Zaman Kaybolmaz" İlber Ortaylı Kitabı/ Nilgün Uysal / İş Kültür Yayınları"Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur" Müjdat Gezen Kitabı / Halit Kıvanç / İş Kültür Yayınları"Gönül Dağında Bir Garip" Neşet Ertaş Kitabı / Haşim Akman / İş Kültür Yayınları"Hayat,Tatlı Zehir" Aydın Boysan Kitabı / Ümit Bayazoğlu / İş Kültür Yayınları"Kitabın Adı Budur" Tan Oral Kitabı Aydın Engin / İş Kültür Yayınları"Tarihçilerin Kutbu" Halil İnalcık Kitabı / Emine Çaykara / İş Kültür Yayınları"Olaylar ve İnsanların Peşinde Bir Ömür" Hasan Pulur Kitabı / Sefa Kaplan / İş Kültür Yayınları"İnsanı Ararken" Doğan Cüceloğlu Kitabı / Canan Dila / İş Kültür Yayınları"Güneş Umuttan Şimdi Doğar" Türkan Saylan Kitabı / Mehmet Zaman Saçlıoğlu / İş Kültür Yayınları"Bir Koltukta Kaç Karpuz" Halit Kıvanç Kitabı / Aydın Engin/ İş Kültür Yayınları"Güldüğüme Bakma" Mehmet Güleryüz Kitabı /Ayşegül Sönmezay / İş Kültür Yayınları"Nam-ı Diğer Kaptan" Attila İlhan Kitabı / Selim İleri / İş Kültür Yayınları"Her Doğum Bir Mucizedir" Aykut Kazancıgil Kitabı / Figen Şakacı / İş Kültür Yayınları"Şiirim Gibi Yaşadım" Hilmiz Yavuz / Can Bahadır Yüce / Dünya Kitap"Aşkın Sonu Cinayettir" Pınar Kür / Mine Söğüt/ Everest Yayınları"Latife Tekin Kitabı" Pelin Özer/ Everest Yayınları"Katina'nın Elinde Makası" Seyfi Dursunoğlu / Korhan Atay, Figen Kumru Akşit / Alfa Kitap "Bir Hayat..." Murat Belge / Tuba Çandar / Doğan Kitap"Anılar; Issız ve Yağmurlu" Selim İleri / Handan Şenköken / Doğan Kitap"Yeryüzünde Bir Yolcu" Nedim Gürsel / Hale Seval / Doğan Kitap NEHİR SÖYLEŞİ SEÇKİSİ