25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında Ahenk Bayazıt ile gerçekleştirdiğimiz röportaj.
 
 
- Şiddeti meydana getiren psikolojik etkenleri ana hatlarıyla değerlendirir misiniz?
 
Şiddetin ortaya çıkmasında sadece psikolojik değil; sosyolojik, fizyolojik birçok etken etkilidir. Psikolojik anlamda ilk akla gelen ise aslında hepimizde var olan 'saldırganlık' dürtüsüdür. Bu dürtü, Sigmund Freud'un çokça bahsettiği iki temel dürtüden biridir (diğeri cinselliktir). Bu dürtülerin öncesinde nasıl bastırıldığı ve sonrasında nasıl dışarı aktarıldığı şiddeti etkileyen süreçlerdendir. Bazılarımız -çoğunlukla da erkekler- bu dürtüyü kontrol etmekte zorlanır. Burada öğrenilmiş toplumsal cinsiyet rollerinin oldukça etkili olduğunu düşünüyorum. Bir futbol maçını düşünün. Statlar genellikle erkeklerin bir araya gelerek öfkelerini rahatça ortaya çıkardıkları ortamlardır. Buralarda sık sık sözel veya fiziksel şiddet görüntüleri ortaya çıkar ve sanki bunların hepsi için onlara bu izin verilmiştir. Ancak aynı stadı kadınların doldurduğunu düşünün. Yüksek ihtimalle gözünüzde şiddet içerikli sahneler canlanmayacaktır.
 
- Kişinin yetiştiği ailenin, gördüğü eğitimin, yaşadığı travmaların şiddete olan eğilimini nasıl etkilediğinden bahseder misiniz?
 
Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkla ilgili çalışırken mutlaka bireyin ailesini de tanırız ve inceleriz. Aileyi biz sormasak bile kişi kendiliğinden bahsetmeye başlar. Bireyi aileden ve toplumdan ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Sadece şiddet konusunda değil, çocuk birçok konuda doğduğu andan itibaren anne ve babayı rol model alır. Onların davranışlarını gözlemler, taklit eder ve öğrenir. Hayatında hiç küfür duymayan bir çocuğun küfür etmesi mümkün müdür? John Locke'un da ortaya attığı 'tabula rasa' (boş levha) kavramını düşünecek olursak; doğduğumuz andan itibaren hepimizin zihni boştur aslında. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız, o boş levhayı dolduruyor. Önce ailede sonra okulda şiddet ve zarar verme konusunda iyi bir eğitim alan ve iyi modellerle karşılaşan bireyin şiddete yönelimi daha az oluyor. Şiddeti gören, duyan, maruz kalan çocuk ise öfkesini zarar vererek dışarı çıkarıyor. Travmalar da bu konuda oldukça etkili. Bu konuda şu an vizyonda olan Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm filmini izlediyseniz travmanın bireyin ilerideki yaşantısında nasıl geri geldiğini görebilirsiniz. Orada bir travma vardır. Kişiyi zorlayan, hayatını fiziksel ve psikolojik anlamda tehdit eden ve kişinin kontolünü aşan bir gerçeklik... Bu ızdırap veren gerçekliğin karşısında fiziksel ve ruhsal olarak bütünlüğünü korumak adına birey, farkında olmadan birtakım yöntemler geliştirir. Aynı Müslüm Gürses'in hayatının anlatıldığı o en acı veren sahnenin sürekli olarak Müslüm Gürses'in zihninde canlanması ve onu bir şekilde telafi etmeye çalışması gibi... Burada yapılması gereken, mutlaka ve mutlaka bir uzmandan yardım almak, psikoterapi ile bu travmatik yaşantıları çözümlemektir. Aksi takdirde bu kişilerin hem kendilerine hem başkalarına zarar verdikleri durumlar ortaya çıkacaktır.
 
- Şiddete eğilimli kişileri önceden fark edebilmemiz mümkün mü? Eğer mümkünse bu konudaki fiziksel veya ruhsal belirtiler nelerdir?
 
Şiddete eğilimli bireylerin fark edilmesi aslında zor değildir. Daha çok küçük yaşta nesneleri hırpalayan, zarar veren, başkasının canını acıtan, başkasına zarar veren çocuklar vardır. Bunu bilinçli ya da bilinçsiz yapıyor olabilirler. Ancak ikisi de oldukça sağlıksızdır. Bu durum çocuklarda davranış bozuklukları, dürtü kontrol bozukluğuna işaret ediyor olabilir. Şiddete eğilimli çocuklar çoğunlukla öfkeli olurlar. Başkalarının yaşadıkları acılara karşı üzüntü duymayabilirler, kendi zarar verici davranışları ile ilgili vicdan azabı ve pişmanlık duymayabilirler. Bunların dışında ilgi çekmek için de bu davranışları sergiliyor olabilirler. Bu durum fark edildiği andan itibaren bir uzmandan yardım alınmalıdır. Bu özellikler kemikleşmeden müdahale etmek etkili olacaktır.
 
- Şiddete maruz kalmış bir kadına psikolojik destek verdiniz mi? Verdiyseniz tecrübelerinizi paylaşır mısınız?
 
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki psikoterapiye gelenlerin çoğu kadın. Çoğu zaman şiddeti gösterenler değil, şiddeti görenler yardım almaya geliyor. Oysa asıl iyileştirilmesi ve tedavi görmesi gerekenler şiddeti gösterenlerdir. Daha çok kadınlar maruz kaldıkları şiddetle birlikte yaşadıkları çaresizlik, acizlik, aşağılanma duyguları ile baş etmek için geliyorlar. Destek verdiklerimin çoğunluğu, hatta neredeyse hepsi hayatlarında en az bir kez sözlü, fiziksel, psikolojik şiddete veya mobbinge maruz kalmış durumdalar. Ancak şunu da söylemeliyim ki; bazı durumlarda öfkesini şiddete başvurarak gösteren erkek danışanlar ile görüşmelerimde bu kişilerin mutlaka geçmişinde bir şiddet izine rastlıyorum. Şiddet şiddeti doğuruyor. Dövülen çocuk -özellikle erkek çocuk- kendi yaşadığı çaresizlik ve acizlikle başa çıkabilmek için sonrasında başkasını dövüyor. İşte tam da burada toplumsal cinsiyetin etkilerini görüyoruz. Şiddeti gösterenin çoğunlukla erkek olması toplumun bu cinsiyete yüklediği bazı anlamlar ve 'güçlü olma zorunluluğu' ile doğrudan bağlantılı. 'Erkek güçlüdür, erkek ağlamaz, erkek korur ve kollar, erkek aileye bakmak zorundadır, erkek cinselliği fazlaca deneyimlemelidir, bu onu daha iyi ve güçlü yapar' şeklindeki baskılar, erkekleri 'tanımlandıkları gibi olmaya' iter. Böyle davranan erkeklerin güçlü olduğu zannedilir. Ancak herhangi bir aksi durumda 'güçsüz duruma düşen' erkekler, şiddete başvurur. Kadını aşağılayan erkek o gücü geri kazandığını düşünür.
 
- Şiddete tolerans tanımayan bireyler yetiştirebilmek için başvurulması gereken psikolojik yöntemler nelerdir?
 
Bu konuda daha önce de yazılar yazdım. Bu konu hem bireysel hem de bir o kadar toplumsal bir konu. Erkek ve kadının eşitliğinden bahsetmek, çocukları anne ve baba rolleri için de bu şekilde yetiştirmek çok önemli. Erkekler ile kadınlar eşittir demek yetmez. Bunu çocuğa tutarlı bir biçimde ailede ve toplumda da göstermek gerekir. Bu konuda çocuklardan çok anne ve babalara eğitim verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Anne ve babaların bu konudaki farkındalıkları arttırılırsa, aileler çocukları ile güvenli ve tutarlı bir ilişki kurabilirlerse, çocuklarına sevilmeye ve saygı duyulmaya hakkı olan bir birey olduklarını hissettirebilirlerse, çocukları da aynı döngüyü hem kendileri hem de ileride kendi çocukları için sağlayabileceklerdir. Dolayısıyla anne babalara bu konuyla ilgili eğitimler vermek, onları bilinçlendirmek, gerekiyorsa psikoterapi konusunda yardım almalarını desteklemek çok önemli. Şiddetle kurulan zincirin halkası olmak da o zinciri kırmak da anne ve babaların elinde. Bu zarar veren zincirin bir halkası olmamak için yardım almaktan, kendileriyle yüzleşmekten asla kaçınmamaları gerekiyor.
 
 
  Uzm. Klinik Psk. Eda MALKAV
  ARMONİ PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE EĞİTİM MERKEZİ
 
  İletişim: 0555 099 05 01
                @psikologedamalkav