Kitapçıda “yeni çıkanlar” rafına baktığımda, yine İstanbul’un yok edilmesi üzerine yazılmış bir kitap gözüme ilişti: Bir Şehri Yok Etmek

Emine Uşaklıgil’in kitabını aslında duymuştum ama henüz inceleme fırsatım olmamıştı: Kentsel dönüşüm gündeminin tam da merkezine odaklanan bu kitap bir çok şeyin birleşimi aslında.

Gazetecilik sağduyusuyla yola çıkılmış, araştırma ve tarih temelli bir çalışma.

Bu alandaki çalışmalara özel bir ilgim var.

Yazılanları, yapılanları kaçırmamaya çalışıyorum.

İstanbul, kent dokusu, işgal başlıkları doğrudan ilgimi çekiyor ama İstanbul’da yaşayan herhangi biri için de konu bir o kadar çarpıcı zaten.

Artık bu konu sadece, kentsel dönüşümün yaşandığı yerlerin bir sorunu ya da durumu olmaktan çıktı. Duyarlı bir çok insan konuya dikkat çekmek için bir çok girişimde bulunuyor.  

Yakın zamanda internette Gezi Parkı Sanat Kolektifi tarafından, İstanbul'da kentsel dönüşüm yüzünden yıkılan mekanlar ile azalan yeşil alanlara dikkat çekmek için Kentsel İsyan Projesi adıyla hazırlanan videoyu izledim.

Gezi Parkı, Haydarpaşa Garı, Emek Sineması, Sulukule, 3. Köprü şantiyesi, Beşiktaş İskelesi, Fener-Balat, Çamlıca Tepesi, Atatürk Kültür Merkezi’nde müzisyenler, yazarlar, dansçılar proje için dans ediyorlar.

Bir Şehri Yok Etmek ise konuya detaylı yaklaşıyor ve araştırmacı bir kimlikle çeşitli başlıklarda konuyu irdeliyor.

İstanbul’un kaybeden olmasından yola çıkıyor.

Kentsel dönüşüme geniş bir açıyla bakıyor:

Hepimizin hatırladığı Sulukule ile başlayan bir süreç: Kültürel bir yıkım, mahallelerin yok olması, insanların yerlerinden edilmesi, orada yaşayanlar için kararlar verilmesi...

Tarlabaşı, Balat, Süleymaniye, Ayazma, Okmeydanı'ndaki kişisel tecrübeler ve yıkımın devam etmesi…

TOKİ öncesi ve sonrası...

3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projeleri ile devam eden proje süreci...

Bahsedilen yerlere ve projelere dair sürekli olarak yeni şeyler duyuyoruz.

İstanbul’u  artık tanıyamıyoruz

İstanbul alıştığımız, bildiğimiz İstanbul olmaktan çıkıyor.

Kitabın sevdiğim yanı, yok olan yerleri anlatırken, onlardan sadece inşaat süreci ya da sosyolojik bir olgu olarak bahsetmiyor.

Sizi kültürel mirasın tanıklığıyla İstanbul’un dokusuna yaklaştırıyor ve size İstanbul’un güzelliklerini, kaybettiklerini bir kez daha hatırlatıyor.

İstanbul’un fethinden sonra Çingelenlerin ya da Romanların, Saray’ın mehter takımını kurduklarını öğrendim. Derken, Sulukule’de kentsel yenilemenin ilk kurban gruplarından biri olarak yerlerini aldılar İstanbul’un siyasi, kültürel ve ekonomik tarihinde...”

Ya da tanıklık ettiği insan hikayeleriyle olaylara yaklaşıyor.

“Erdal Aybek Tarlabaşı direnişinde bir aktivist olarak rol aldı. Almanya’da yaşamış uzun yıllar. Kaçınılmaz olarak orada tanıklık ettiği dönüşüm projeleriyle, İstanbul’da hayata geçirilenler arasında karşılaştırmalar yapıyor.”

Yıkımla yok olan, bitp giden yaşamlara dokunuyor.

“Bir zamanlar Taralabaşı’nda bir ayakkabı üreticisi vardı. Adı Yusuf. Proje başlamadan önce Yusuf 20 SGK’lı işçi çalıştırıyordu. İzmir’den Nişantaşı’ndan en pahalı mağazaya kadar her hafta onlarca müşteri geliyordu ondan ayakkabı almaya. Bunlar ayakkabı almaya gelirken orada yemek yiyorlar, orada bekliyorlardı. Yani semte bir şeyler katıyorlardı. Şimdi ne oldu? Bitti, orada kaldı...”

Avucumuzun arasından kayıp giden bu şehre bir borç bilinerek yazılmış bu kitap elbette süreci tamamen durduramayacak.

Ama yine de bu çalışma, gidişatı ve geçmişi bir kez daha gözler önüne sererek “ortak bir düşe” sözcülük edebilir diye düşünüyorum.