DünyaRSS
18 Mart 2010 - 01:43

Bu kibir soykırım meselesini azdırır

Kadri Gürsel kgursel@milliyet.com.trkgursel@milliyet.com.tr Tüm Yazıları »

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kibri, Türkiye için bir sıkıntı kaynağı haline geldi maalesef.
“Kibir sendromu”ndan muzdarip liderler büyük işler yapabileceklerine ve her koşulda doğruyu sadece kendilerinin bildiğine inandıkları için yanlış kararlar verirler ve yönettikleri ülkeler de bunların vahameti nispetinde kayba uğrar.
Bunun tarihte örnekleri çok.
Başbakan’ın önceki gün “soykırım tasarıları” ile ilgili olarak BBC’ye söylediklerinde, kibrin artık taşmakta olduğunu görüyoruz.
Erdoğan konuşuyor:
“Benim ülkemde 170 bin Ermeni var. Bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama 100 binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın? Bu yüz binine ‘Hadi siz de memleketinize’ diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar. Ülkemde tutmak zorunda değilim.”
Önce bir üslup eleştirisi...
Sayın Başbakan, “sizin vatandaşınız olmayan yüz bin Ermeni”ye atfen konuşurken, bu insanlara “hadi siz de memleketinize diyeceğim” diyorsunuz. Anlaşılan bu insanlar elinizde siyasi rehin durumunda... Ve bunu ima etmekte beis görmüyorsunuz. Bu ülkeden postalanmaları için verilecek kararın iki dudağınızın arasında olduğunu ilan etmekte, belli ki sizin için sakınca yok.
Bu üslubun demokratik bir ülkenin başbakanına yakışmadığının farkında mısınız?
Bir de Sayın Başbakan, o geri kalan 70 bini var ya, hani “benim vatandaşım” dedikleriniz... Onlar sizin vatandaşınız değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı... “Benim bakanım, benim valim” demenizin eğilimleriniz hakkında yarattığı olumsuz çağrışımlardan sonra “benim vatandaşım” demeniz irkiltici, hem de uyumsuz. “Benim” diye başlayan bir isim tamlaması, anlam tutarlılığı aranıyorsa, “tebaam” diye devam eder. Çünkü “benim vatandaşım” diye bir şey olamaz. “Benim tebaam” demeliydiniz.
Konu zaten temelden yanlış... Yasa hükümlerinin her dem geçerli olup herkese eşit uygulandığı düzgün bir devlette, kaçak Ermeniler sorununun oluşmasına en başından itibaren göz yumulabilir miydi?
İşin ahlaki yönünün bundan aşağı kalır yanı yok.
Batı ülkelerinin parlamentolarındaki soykırım tasarıları engellenmek isteniyor, öyle mi?
Peki, konuyla Ermenilikleri dışında hiçbir ilgisi bulunmayan ülkemizdeki kaçakların bu amaçla bir şantaj malzemesi olarak kullanılmaları hangi ahlak anlayışına sığar?
Varsa bir mantık, şu çocukça olanı mıdır? Biz Ermenileri kovacağız; onlar geri dönünce Ermenistan ekonomisi çökecek; Erivan ekonomi çökmesin diye diasporaya “Aman yandık tasarıları geri çektirin” diyecekler; diaspora da “tamam” diyecek...
İyi de, diaspora ipoteğine çare, “Zürih Protokolleri”nin uygulanması değil miydi?
Ya da bu iktidarın zirvesine kabileci bir intikamcılık mı hâkimdir? Madem Amerika’da İsveç’te bazı Ermeniler bize kötülük yapıyor, biz de burada hangi Ermeni’yi yakalarsak ona kötülük yaparız...
Kötülük edilecek Ermeniler de kim?
Erivan merkezli Avrasya Ortaklık Vakfı’nın şubatta açıklanan kaçak işçilerle ilgili araştırmasına göre bunların yüzde 94’ü kadın. Temizlikçilik ve bakıcılık yapıyorlar. Aylık ortalama kazançları 500 ila 800 dolar... Yüzde 70’e yakını 1988 depreminde en çok yıkılan iki bölgeden gelmiş.
Başbakan’ın verdiği 100 bin rakamının çok abartılı bulunduğunu da ekleyelim. Araştırmacı Alin Ozinyan’ın tahmini 13-15 bin kaçağın bulunduğu yolunda...
Ermeni sorunu “yumuşak güç”le çözülür. Ve “Zürih protokolleri” tam da bunu sağlıyordu Türkiye’ye.
O protokoller sayesinde artan cazibemiz, yükselttiğimiz değerler, ortaklık kurma ve ikna kapasitemiz, şimdi bu kibrin tutsaklığında savrulan kaba güç tehditlerinin tehdidi altında.

 

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2010