Tek parti devrini yaşayıp muhatap olanlar 80’ini geçti. Bugünkü memur ve politikacılar bu dönemi hatırlamıyorlar, sorumlu da değiller. Bu konudan bahsetmek politika kürsülerinin değil, 20’nci yüzyıl tarihçiliğinin işi olmalı
İkinci Cihan Harbi henüz sona ermemişti fakat zaferi kimin kazanacağı belliydi; dolayısıyla Almanya’ya savaş ilan edenler -ki son aylarda bunlara Türkiye de dahildi- San Fransisco Konferansı’na katıldılar. Bu toplantı ile Birleşmiş Milletler örgütü ortaya çıkacaktı ve yeni kurulan dünyada aslolan demokrasinin var olmasıydı. 1945 nisan sonlarında San Fransisco’ya BM Anayasası’nı imza için giden Türk delegasyonunun başkanı Hasan Saka; Türkiye’de demokrasiye gidildiğini ve savaştan sonra her türlü demokratik akım ve düşüncenin gelişmesine müsade edileceği yolunda bir demeç vermişti.
Ünlü 19 Mayıs nutkunda da İnönü bu geçişi tekrarlamıştır. O kadar ki, bunu takip eden zaman içinde Türkiye çok partili hayata geçti. 1946 seçimleri seçim usulü bakımından pek parlak olmasa da çok partili bir seçimdi ve Meclis de o şekilde oluştu. Bizzat herkesin saygı duyduğu Kazım Karabekir Paşa’nın Meclis reisliğine seçilmesi bile bu yeni havaya CHP’nin uyduğunu gösterir.
Gelişmeler hız kazanmıştı; ilk CHP kurultayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün “milli şef” sıfatı kaldırıldı. Daha da önemlisi paşanın “değişmez genel başkanlığı” da kaldırılmıştır. İsmet Paşa hızla yeni dünyanın ve yeni düzenin şartlarına intibak ediyordu.
Bir Amerikalı gazeteci ile mülakatında “Eski dünya düzeni diktatörlerin dünyasıydı, bu Avrupa’da sona erdi, burada da...” dedi. Amerikalı gazeteci “Ama siz iyi bir diktatördünüz” deyince İnönü’nün cevabı “Sen görüp anlayamayacak kadar gençsin, diktatörlüğün iyisi olmaz” olmuştur.
“Paşa demokrasiye çok erken geçti, böyle olacağı belliydi”
CHP 1950’de seçimle iktidarı terk etti. Bu yıl 14 Mayıs’ta bu önemli tarihi olayın 60’ıncı yıldönümünü kutlayacağız.
Türkiye’de tek parti yönetimi, Avrupa’nın diktatörlükler dönemine paralel olarak yaşadı. Yolsuz ve okulsuz, sanayi tesislerini ve insan kaynaklarını kaybetmiş bir ülkenin 27 yıllık rejimiydi. O devrin başbakanları arasında İnönü gibi Celal Bayar da vardı. Demokrat Parti’nin kurucuları o CHP’nin milletvekilleriydi.
1950’de iktidarı, hatta 1954 seçimlerinde görülmemiş bir iktidarı alan ve muhalefet partilerini mecliste yüzde 10’un altında bir oranla temsile iten DP’liler her tenkite tek parti devrinin zulmünden bahsederek cevap veriyorlardı. Bazı CHP’liler de bu şamataya karşı “la havle” çekerek değil, “Paşa demokrasiye erken geçti. Bunun böyle olacağı belliydi” yavesiyle karşı durdular.
Aslında Türk toplumunun tarihinde çok partili yaşam çok gençti. İnsanlar demokrasinin sadmesine uğramıştı. Kahveler ayrıldı, hatta bazıları camileri bile ayırmaya kalktı. Hükümetin zorbalığı sözüne karşı, eski devrin zulüm ve yolsuzluklarından bahis açılıyordu. Hafızalar tazeydi, aktörler aynıydı.
Bugün 2010 yılında tek parti devrini şuurla yaşayıp muhatap olanlar 80 yaşının üzerinde, Türkiye’yi yöneten nesiller, memur ve politikacılar bu dönemi hatırlamıyorlar ve sorumlu da değiller.
CHP’lilere karşı tek parti devrinden bahsetmek, alkole karşı kampanya açan birine “Sen içki düşmanı geçiniyorsun ama pederini biliriz, akşamcıydı, içki sofralarından eksik olmazdı” demeye benziyor.
Bugünkü CHP’nin 70 yaş ve üstü kuşağı dahi 1970 seçimlerinde Demokrat Parti modelini benimseyerek seçim kazanan, ondan evvel dünyanın değiştiğini anlayan, ona göre politika yöneten, İsmet Paşa’yı başkanlıktan seçimle uzaklaştıran takımdır.
Bir uçtan öbür uca geçiyoruz, hâlâ dengeyi tutturamadık
Türkiye 1961 Anayasası’nı yaşadı, kurumlar değişti, CHP değişmez genel başkanını değiştirdi, parti kapatıldı, tabelası değişti, yeniden kuruldu. 1950 öncesi tek partiden bahsetmek artık politika kürsülerinin değil, 20’nci yüzyıl tarihçiliğinin işi olmalıdır. Tarih öğrenilmeli, devamlı öğrenerek saplantılarımızdan kurtulabiliriz. Tarihle hesaplaşmak çıkar yol değildir.
Bir şeyi unutmamak gerekiyor. Türkiye bırakın Asya ve Afrika’daki “üçüncü dünya ülkeleri” dediğimiz grubu, Balkanlar ve Ortadoğu bölgesinde dahi anayasal düzene erkenden geçen (mesela 1877’de Rusya’dan daha evvel Mebuslar Meclisi toplandı) şu veya bu şekilde çok parti gören, II. Meşrutiyet’te bazısı kural dışı yapılsa da seçimler yaşayan bir memlekettir.
1924’ten sonraki Türkiye acil önlemler Türkiyesiydi. Doğrudur, valiler belediye reisiydi, vali CHP’nin il başkanıydı ve hatta kurulan Halkevleri’nin reisiydi. Kaymakamlar da hemen hemen bu işi ilçe çapında yürütürdü.
Yeni bir anayasal düzene geçilen 1963 yılında bile Zonguldak’taki bir envanter çalışmasında kaymakamların belediye reisini yanında yaver gibi gezdirdiğini görmüştüm, bugün çok şey değişti. Bir uçtan öbür uca geçiliyor. Büyük bir vilayette 1984 yılında belediye reisinin içeri vali vekili girdiği vakit ayağa bile kalkmadığını gördüm. Biz hâlâ dengeyi tutturamıyoruz. 1930’ların dünyasında demokrasi dışlanıyordu. Türkiye ise gene arayış içindeydi. Savaş sonrası adım attık, atmanın gerekli olduğunu en başta o zamanın CHP’si anladı.
60 yıllık gelişmemiz doğrusu hiç de küçümsenemez ve Türkiye’nin demokrasi yolunda istisnai gelişme gösteren ülkelerden biri olduğu açıktır. Eski metinleri okumak, felsefede de edebiyatta da çok yararlı oluyor; ama onların eski metinler olduğunu bilirsek yenilerini daha özgün ve zengin muhtevalı olarak yaratabiliriz.
Türkiye, bırakın “üçüncü dünya ülkeleri” denen grubu, Balkanlar ve Ortadoğu bölgesinde dahi anayasal düzene erkenden geçen, şu veya bu şekilde çok
parti gören,
II. Meşrutiyet’ten beri bazısı kural dışı yapılsa da seçimler yaşayan bir memleket.
Aydın bir subay, parlak bir komutan
Mehmed Emin Paşa’nın oğludur. Başarılı bir Harp Okulu ve kurmay eğitimi görmüştür. Mustafa Kemal Paşa ile aynı kuşaktandır. İsmet Paşa ile çok erkenden arkadaş olduğu halde Mustafa Kemal Paşa’yı uzaktan tanımış fakat kendisine hayranlık ve bağlılığını mütareke döneminde bildirmiştir.
1948’de TBMM başkanı iken vefat eden Korgeneral Kazım Karabekir Paşa bu yıl, 62’nci ölüm yıldönümünde Genelkurmay Başkanlığı tarafından resmen anıldı. İstiklal Savaşı komutanlarının anılması programı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından uygulanıyor, saygı duyulacak bir faaliyettir.
Kazım Karabekir Paşa, herkesçe malum, Kurtuluş Savaşımızı başlatan Mustafa Kemal Paşa’nın baş destekçisidir. Doğuda komutası elinde olan 15. Kolordu gerek teçhizatı gerekse o zaman için kayda değer olan silah sayısı ve terhis edilmeyen efradıyla tam teşekküllü bir kuvvetti. Üstelik doğu cephesindeki karışıklıkları yatıştıran ve sınırlarımızı tespit eden antlaşmaları bu kuvvetin zaferleri sağlamıştır. İstanbul hükümetinin emirlerine rağmen Mustafa Kemal Paşa’nın emrine giren Karabekir Paşa II. Meşrutiyet devrinde gençleştirilen ordudaki genç komutanların içinde bildiği lisanlar, tarih, coğrafya bilgisi, musikideki ustalığı ile en göze batan aydın bir subaydır.
Suikast davasında aklanması için İsmet Paşa destek verdi
Parlak komutanlığının yanında Türk çocuklarına onların eğitimi için bıraktığı sayısız şarkı, okul tiyatrosu eserleri, şiir, askeri edebiyatımızın en önemli eserleri arasında yer alan “İstiklal Harbimiz”, “Hayatım”, siyasi tarihimizin önemli eseri olan “İttihad ve Terakki” ve “I. Cihan Harbine Nasıl Girdik?” gibi eserlerin herkes tarafından okunması gerekir.
En önemli hizmetlerinden birisi uzun süren harplerin yetim bıraktığı 6 bin çocuğun okullarda yetiştirmesi ve hatta zamanın ortalamasının üstünde nitelikli bir eğitim verdirmesi olmuştur. Komutanlığının yanında bu üstün hizmetlerini yerli yabancı herkes takdir etmiştir.
Devrimler onu yapanların bir arada yürümesini her zaman güçleştirir. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka deneyiminden sonra Kazım Karabekir Paşa siyasi hayatın dışına itilmiştir. Şurası bir gerçektir, eserleri üzerinde kısmen yasaklama ve sansür de uygulanmıştır. 1926 İzmir suikastı davasında bazı kimseler tarafından iftira ile sanık olarak yargılanmıştır. Burada gerek orduda, kendisini takdir edenlerin ve gerekse yakın arkadaşı İsmet Paşa’nın desteği açıktır ve davada aklanmıştır.
Büyük adamlar arasında fikir ayrılıkları olabilir
1939 yılında İsmet İnönü tarafından İstanbul milletvekilliğine seçtirtildi. 1946-48 döneminde Demokrat Parti hareketine katılmadığı gibi CHP grubu tarafından TBMM Başkanlığı’na aday gösterildi ve 27 Ocak 1948’deki ölümüne kadar bu makamda kaldı. Bir bakıma; TBMM’nin ilk reisi olan silah arkadaşı Mustafa Kemal Atatürk’ün halefi oldu. Zaten onun ardından İstiklal Savaşı’nın diğer komutanı olan Ali Fuat Cebesoy da kısa bir müddet TBMM başkanlığı yaptı.
26 Ocak Pazartesi günü yapılan törende kızları Hayat ve Timsal hanımlar Doç. Vahdet Keleşyılmaz, Prof. Reşat Genç ve Azmi Süslü birer konuşma yaptılar. Hiç şüphesiz ki iki yakın silah ve yol kardeşi Mustafa Kemal Atatürk ile Karabekir Paşa arasındaki siyasi görüş ayrılıklarına böyle bir anma gününde değinilmedi. Ama şunu unutmayalım idealist ve idealleri için can vermeye hazır insanların arasında fikir ayrılıkları her zaman olur. Bizlere düşen tarih çizgisinin bu büyük adamlarını ihtiramla anmaktır.
Bir fotoğrafçı titizliğine sahipti
Şakir Eczacıbaşı’nı bizim nesil fotoğraf sanatçısı olarak tanıdı. Doğrusu bir yenilik getirdi; Türkiye’nin bilinmeyen yöre ve şehirlerinin doğasını ve eski eserlerini objektifinde yaşattı. Şakir beyi son birkaç yılın içinde tanıdım sayılır, esas olarak Topkapı Sarayı Müzesi’nin başına geçtikten sonra görüşmeye başladık. Bu müzede İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın tertiplediği gösterilerin dışında, görüşme nedenlerimiz arasında onun bazı layiha ve konferanslarının belirli kısımlarını bana sorup okuması şeklinde oldu.
Tabii ki bir fotoğraf sanatçısının en başta gelen niteliği titizliktir. Ayrıntıya düşkünlüktür. Bizim insanlarımızda eksik olan budur. Nüktedandı, vaktinde tanısaydım daha uzun yıllar dostluk etmekten mutlaka müstefid olurdum.
İKSV’yi büyük kardeşinin ölümünden sonra o yönetti. Bu vakıf İstanbul’a beynelmilel müzik ve sanat dünyasını getirdi. Devamında başlıca hisse onundur. Bu gibi girişimler İKSV’yi izlemeye başladı ama yeni kuruluşların daha zengin içerik ve yeterli sayıya ulaşması gerekiyor. Bizim gibi toplumlarda bu gibi kültürel faaliyetleri devlet kurumlarının değil, özel kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin ve vakıfların yürütmesi gerekir. İKSV bu alanda başlangıç oluşturuyor.
Bul

Kıdemli ev hanımı