Çocukluğumun Şirinyer sabahları, Alsancak-Buca seferini yapan kara trenin düdük sesi ve raylardan gelen vagon tıkırtıları ile güne başlamaktı. Bir koşu mesafesinde okulda çalan zile yetiştiğim, yanımda götürmeyi unuttuğum ödevimi teneffüs sırasında evden koşup getirdiğim, güzel insanların yaşadığı İzmir’in sonbaharında serin sabahlarına özlemle uyandım bugüne.

Öğle saatlerinde Barbaros Hayrettin Paşa Caddesi, bir telaş içinde çocuklarını okula gönderen anneler ve okuldan heyecan içinde güle oynaya sokağın köşesini dönen çocukların neşeli cıvıltıları ile hareketlenirdi. Semtimizde yaşayan hemen herkes birbirini tanırdı. Mahallenin bütün yaşıt çocukları aynı sınıfları paylaşan, koskoca bir ailenin parçası gibiydi. Zengin-fakir ayrımının, markaların, paranın ve siyasetin esiri olmaksızın herkes birbiri ile eş-dost olur, birlikte okul gezilerine, pikniklere giderken, yakın mahalle komşuluğu ve arkadaşlığını dibine kadar yaşardı. Sonraları ne oldu bilinmez? Birer birer büyüyüp ergenliğe adım attığımızda, önce okullarımız bizi ayırdı. Sonra da hayatlarımız değiştiğinden olsa gerek; herkes birbirinden uzak ve farklı yaşamlara savrulup gitti…

Yaşar Kemal’in dediği gibi “O güzel insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.” Bu masal da burada sona erdi. Masallar da, rüyalar da, güzel hikâyeler de hep böyle değil midir? Hiç bitmesin diye dakikaları saydığın her güzel şeyin sonu çabucak geliverir ve tükenir. Çocukluk hayallerinde kurduğu hayallerin her biri teker teker uçup gittikçe büyüyor insan. Her kırgınlığında bunu çok daha iyi tecrübe ediyor ve özümsüyor. Büyüdükçe, kırılıyor, yabancılaşıyor bir diğerine uzaklaşıyor biraz daha, biraz daha…

Bize Ne Oldu?

Son günlerde “Ne oldu da biz bunları yaşar olduk?” Sorusunun cevabını birazda buralarda aramak lazım bana göre. Çocukluğumuzdan en basit örnekle, durumu senden kötü olan bir diğer çocuğu incitmemek adına, yerli malı haftasında okula muz getirmeme hassasiyetini kaldırdığımız o zaman, bu günlere bizleri hazırladı farkında olmadan. Hiç birimiz bunun bizi ayrıştıracağını, ötekileştireceğini göremedi, anlayamadı. Öylesine kötülüksüz ve iyi duygularla yetiştirilmiştik zira… Kendi toplumsal değerlerimizi hiç farkına varmadan bir bir yitirirken, algı operasyonlarının bombardımanı altında sahte ve sanal mutlulukların peşini kovalıyorduk çünkü. Elimizdeki gerçek hayatın değerini bilmek yerine, imrenerek izlediğimiz Amerikan yapımı filmlerin, çizgi filmlerinin çoğunu bizi kendi insanımıza ve kültürümüze yabancılaştırdığını göremedik. Ahh, ne büyük aptallık oysaki! Tepkisizleştik… Jean Boudrilland’ın “Birey, televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kâğıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra, Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren, simülasyon evrenidir. Her şey görüntüden ibarettir ve cansızdır.” Açıklaması tam da şu an içinde yaşadığımız simülasyon hayatlarımızın tanımıdır.

Algı Operasyonu Bir Simüleden İbarettir

Bu gün okuduğum bir yazıda; algı operasyonuna nasıl maruz kalınarak, bizden olmayan değerlere ve kültürlere nasılda uyuşturularak alıştırıldığımızı, nasıl da kanımıza işleyen sinsi bir virüs gibi bizleri esir aldığı ve tüketim çılgını ettiği gerçeğini görerek yaşadığımız bu sanallıktan kaçıp uzaklara gitmek istedim bir kez daha. Bizleri esir alan kapitalizm akımı bir tezse eğer, buna karşı anti tez oluşturmak ve bu sorunu çözmek aslında kendi köklerimize dönmekten geçiyor. Teknoloji ve bilimsel çalışmalarda dünyanın süper gücü Japonya gibi biz de geleneksel ve toplumsal değerlerimize sil baştan sahip çıkıp bunlara bağlı yetişen bir nesil yaratabilirsek eğer, kapitalist düzenin toplum üzerindeki uyuşturucu, simüle edici, yıkıcı ve asimile edici özelliğini büyük oranda azaltmış oluruz diye düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?

F.Nur ŞEN
İçerik Sihirbazı ve İletişim Danışmanı