Ne yolları kesişmez mahallelere ayrılmış durumda hayatımız. Din ayrılıkları, dil ayrılıkları, mezhep ayrılıkları, dünya görüşü, sosyal sınıf, yaş, inanç... Saymakla bitmez bizi ‘öteki’nden ayıranlar...
Ama aşk diye de bir duygu var ve tutuyor umulmadık anda en kavuşmaz yolları birleştiriveriyor. En azından bir süre için.
Ayşe Arman’a mektup yazıp ‘karşı mahalle’den birine âşık olduğunu itiraf eden, ondan yardım isteyen 21 yaşındaki Zeynep’in hikâyesini okuduk geçen hafta. 

Bu iş olur mu?

‘Cumhuriyet bekçisi albay bir babanın’ kızıydı, sevgilisi de ‘Fethullah Gülen’in öğrencileri için para toplayan bir babanın’ oğlu. “Bu evlilik yürür mü?” diye soruyordu, “Ben onun ailesiyle anlaşabilir miyim?”, “Kayınvalidemle alışverişe çıktığımda mini etek alabilir miyim?”
Sonra ona verilen okur akıllarını takip ettik. “Olmaz” diyordu hemen hepsi, “Bu farklılıklar silinmez aranızdan.”
Baktığın zaman öyle de görünüyor sahiden. Bir kere karşı mahallenin delikanlısı net. “Daha mutaassıp yaşa” diyor, “İçki içme, beni rahatsız edecek şeyler giyme, erkek arkadaşların olmasın...”
Burada şuna takılıyor insan: Bu 27 yaşındaki genç adamın etrafında tam onun istediği gibi mutaassıp yaşayan, içki içmeyen, yeterince kapalı giyinen hiç ‘helal süt emmiş’ kız yok mudur ki tutup mini eteğine düşkün, kitap okurken içeceği kırmızı şarabı hayatının vazgeçilmezleri arasına koyan Zeynep’e meyletmiştir?

Kâr - zarar hesabı

İnsan neden sever birini? Sadece kaşı gözü için değil herhalde... Kendisini tanımlarken saydığı tüm özellikler için de olsa gerek. Peki onu yavaş yavaş törpüleyip bütün o kendince ‘uç’ yanlarını yok ettikten sonra, sevdiği kız aynı kişi olmaya devam edecek mi?
Onu neden sevdiğini hatırlamayacak mı bu delikanlı? Özlemeyecek mi o ilk tanıdığı kızı?
Aşk çok acayip bir şey, başlarken mahalle filan tanımıyor. Sonrası mesele. İki insan birbirini keşfedilecek iki ayrı dünya olarak görüp farklılıklarıyla kabul ederse devam ediyor ancak. Üçüncü kişilerin onayını almak için debelenmezsen, ‘onlara göre’ bir şekle girmeye - daha da fenası karşındakini sokmaya - çalışmazsan nefes almayı sürdürüyor.
Öbür türlü bir kâr - zarar hesabına dönüyor. “Nelerden vazgeçtim senin uğruna?”, “Sen ne yaptın benim için?”
Bu hesabın da bir kazananı olmuyor genelde. Kendinden vazgeçmişsen birisi için, eninde sonunda o yürek çarpıntısı durulduğunda, birbirini tıkıp üzerine kilit vurduğun iki kişilik hapishanenin anahtarları kalıyor elde, hepsi bu.

Bu gönül şarkıları...
Suzan Kardeş son zamanların en hızlı açılan şarkıcısı. Biz onu makyöz, meyhaneci ve de oyuncu olarak bilirken o Türk sanat müziği okuduğu albümüyle fırtına gibi girdi hayatımıza.
Derken doğduğu topraklardan Balkan neşesini getirdi cebinde. Ve gene hiç soluk almadan üçüncü albümünü çıkardı DMC etiketiyle: “Makyaj Odası Şarkıları”. On sekiz parça var albümde, ikisini Suzan Kardeş söylüyor, diğerlerinde bugüne dek makyaj yaptığı ‘starlarına’ eşlik ediyor.
“Gurbetten Gelmişim, Yorgunum Hancı” diyen Nejat İşler, “Olanlar Oldu Bana” ile fıkır fıkır oynatan Demet Akbağ, arabesk kraliçelerinden Esengül’ün meşhur “Taht Kurmuşsun Kalbime”sini okuyan Yasemin Yalçın, Safiye Ayla anısına “Ah Bu Gönül Şarkıları”nı söyleyen Cem Yılmaz, nihayet hayal ettiği şarkıcılığı hayata geçiren Halil Ergün, “Sen de Başını Alıp Gitme” diyen Haluk Bilginer, ne güzel türkü söylediği bilinen,  bu kez “Ellerim Bomboş”u yorumlayan Olgun Şimşek, “Domdom Kurşunu” ile Oya Başar, Musa Eroğlu’nun muhteşem “Telli Turnam Selam Götür”üyle Yılmaz Erdoğan, “Beyaz Giyme Söz Olur” ile Meltem Cumbul, şıngırdak Balkan ezgisi “Yovano Yovanke” ile Şebnem Sönmez, Goran Bregoviç bestesi “Ederlezi” ile Özgü Namal, “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş” ile Güven Kıraç, etkileyici “Küçelere Su Serpmişem” yorumuyla Erkan Can, oğlu Kuzgun’a yazdığı ninni ile Fikret Kuşkan ve “Eğreti Gelin” ile Suzan Kardeş’in vazgeçilmezi Sezen Aksu...
Gerçekten çok özel bir proje ve bu isimleri stüdyoya sokup şarkı söyletmek parayla pulla olmaz, gönül işi. Besbelli bunun için Suzan Kardeş olmak gerekiyor.