“Hafızasız toplum olduk”. Bu cümleyi kurmanın değil, ‘Hafızasız toplum’ klişesini kullanmak istemiyorum” demenin bile modası fena halde geçti aslında. Sadece dilimizde dolanıp duran bir yakınma bu, içi fena halde boşaltılmış bir laf.
Arada durup durup birbirimize mailler yolluyoruz, “Unutmamak - unutturmamak” adına. Bugün başka türkü söyleyen bir politikacının eski sözlerini, aynı zamanda ‘vicdansız’ da bir toplum olduğumuzu gösteren ‘faili meçhul’ kalmaya mahkum bir cinayeti, yıldönümü gelmiş bir ‘katliamı’ hatırlatan mailleri ‘dolaştırıyoruz’, rahatlıyoruz.
O gün için hafızalı ve vicdanlı biri oluyoruz...

Dörtyüzkırkdört
Bazen de birisi bir film çekiyor, bir oyun yazıyor son kullanma tarihi geçmiş belleklerimizi ‘tazelemek’ için. İki saat için hatırlıyoruz, hatırlamak huzursuz ediyor, fark ediyoruz. Ama unutmanın sonu daha fena, görüyoruz...
“Yerli oyun yazarı yetişmiyor” yakınmasının bir anti tezi olarak sürekli iyi işler üreten Yiğit Sertdemir’in son oyunu da huzur kaçıran cinsten. Adı “444”. Sertdemir hem yazar hem oyuncu. Altıdan Sonra Tiyatro diye bir grubu ve sıkı takipçileri var.
444, hayatımızı ‘kolaylaştırırken’ esir alan birçok şeyi hatırlatan bir numara değil mi? Bankaları, müşteri hizmetlerini, bilumum ‘alo bilmemne’ hattını...
Oyundaki 444 de bir hatırlatma servisi. Doktor randevularınızı, toplantılarınızı ve diğer ‘angaryalardan’ sevgilinizin doğum gününü, ‘önemli’, ‘özel’ günlerinizi, hatta hatta giderek tuttuğunuz futbol takımını, oy verdiğiniz partiyi bile size hatırlatabilir icabında.

Hatlar karışırsa
Çünkü siz o kadar meşgulsünüz ki, hayatınızın o pek ‘özel’ kişilerine dair detayları bile tutamazsınız aklınızda. Yer yok.
Geçen gün izlediğim bir filmde bir söz vardı, birinin onu çayı kaç şekerli içtiğini, yumurtayı nasıl sevdiğini bilecek kadar tanımasıydı bütün derdi kadının. Ve yemeğe çıktığı adam garsona “Hanımefendiye salatanın sosunu ayrı getirin” dediğinde deli gibi mutlu oluyordu, nasıl sevdiğini hatırlıyor diye.
Halbuki “444” artık değil sevgilinizin çayının şekerini, politik görüşünüzün ne olduğunu bile aklınızda tutamadığınız bir dönemin hikâyesini anlatıyor. Bir gün bütün hatlar karışıyor ve aniden hatırlamak istemediğiniz her şey yağıyor telefonlarınıza. Bilemiyorsunuz hangisi gerçek, söylenene inanacaksınız çaresiz.
“444” çok komik, çok etkileyici, çok sarsıcı bir oyun. Görün ve hatırlamakta ısrarcı olun derim. Belleğinizi birilerine emanet ettiyseniz, artık sizi şekillendirmek de onların elinde çünkü.

Sümbül kokar...“Onlar kokuludur da”... Elimde bir demet sümbülle, hayretle baktım kadına. Hani “Demeyin!” der gibi... Herhalde biliyoruz, sümbül bu, en önemli özelliği kokusu...
Fakat diğer müşterilerin sorularını duyunca anladım durumun vahametini. Taksim meydanının en içaçıcı noktası olan meşhur çiçekçilerin önünde durup milleti izledim bir süre. Kimse çiçekleri tanımıyordu... Adlarını bilmiyordu. Papatyaların bile.
Nergis fulyadan ayırt edilmiyor, şebboyun esamisi okunmuyordu. Bir arkadaşıma gözbebeğim leylağı tarif etme gayretimi hatırladım sonra, bir de erguvanı. Yol boyu elimde sümbüllerle yürürken düşündüm. Okulda öğretmiyorlar insana çiçeklerin adını.

Bir ağacı tanımak
Onların da elini değdirdiği bitkiyi canlandıran bir babası olmamış belli ki. Bahar geldi mi ‘salep çiçeği’ bulmak için Kilyos yollarını tepmemişler, her mor çiçekte sabırla arabayı kenara çekip inmemişler. Katırtırnaklarını, yabani menekşeleri kökleyip kökleyip eve taşımamışlar...
Neredeyse yürümeyi öğrendikleri yaşta gardenyayı uzaktan sevmeyi, koklarken burnumuzu değdirirsek küsüp sararacağını bellememişler... Çok nazlı ve nadir açan mum çiçeğini her yıl bir heyecan beklememişler...
Bir ağacı tanıyıp benimsemenin, yanından her geçişte ona selam vermenin keyfi bambaşkadır. Şimdi İstanbul’da baharla beraber nerede hangi manolya ağacı çiçeklenmiştir, biliyorum ben.
Röfüjlere dikilen lalelerden ibaret değil çiçekler. Salep çiçekleri hâlâ var yol kenarlarında... Katırtırnakları da, sarı sarı. Zamanıdır, tanışın bence. Çocuklarınızı da tanıştırın ki ilerde baharla beraber tazelenecek anıları olsun.