Yaz ekranı gücünü sadece oyuncularından alan sit-com'larla doldu. İnsan iyi bir komedi metnini mumla arıyor

Bir de senaryoları olsa...


Yaz ekranı gücünü sadece oyuncularından alan sit-com'larla doldu. İnsan iyi bir komedi metnini mumla arıyor

Komedi dediğin zor iş, tamam. Ama buna 'soyunmak' niye bu kadar basit? Mesela komedi dizisi yazma iddiası nasıl geliyor insana? "Sen çok komiksin abi, biz sana çok gülüyoruz, yazarsın" diyen birilerinin dolduruşuna mı geliniyor misal? Hele bir de iyi oyuncular bulur onların sırtına yüklenirsen, güldürmekten kolay ne var, değil mi? De, ne yazık ki öyle olmuyor.
Bunu azimle, istekle, kararlılıkla yeni sit-com'umuz 'Sen Harikasın'ı izlerken sormaya başladım kendime. 'I Love Lucy' dizisinin yerli versiyonu bu. Baş kahramanımız, her şeyle dalga geçen komik bir kadın olan Harika (Demet Akbağ), kocası Cüneyt (Ragıp Savaş), bir de üst katlarında oturan ev sahipleri Macide (Ruhsar Gültekin) ile Nusret (Güven Kıraç).
Bu dört kişi arasında komik olduğu varsayılan çeşitli olaylar gelişiyor işte. Ama sorun şu ki, aslında komik değil, yeni değil, artık sıkıntı verecek kadar tekrarlanmış espriler bütünü izlediğimiz.
Tabii Demet Akbağ ne yapsa izlemesi keyifli bir oyuncu. Müthiş bir komedyen. Diğer üç isim de son derece başarılılar. Böyle olunca ortada komik bir metin olmasa da en azından gülümseyerek izleyebiliyorsunuz.
Aynı durum Haluk Bilginer'li 'Cuma'ya Kalsa' için de geçerli. Onun formatı da 'According to Jim'den alınma. Bu sit-com uyarlamalarından bir tek 'Dadı' gerçekten komikti galiba ve onu da 'Cuma'ya Kalsa' gibi Erol Hızarcı yazıyordu. Belki de bir şeylerin modası olduğunu ve 'geçtiğini' kabul etmek gerek. Bir zamanlar güldüğümüz şeyleri, eğer klasik olmamışlarsa 10 sene boyunca komik bulmaya devam etmiyoruz. 'Cuma'ya Kalsa'yı da Haluk Bilginer aşkına izliyoruz.
"Bu oyuncuların yanında bir de metin olsa nasıl tadına doyulmaz bir şey çıkardı" diye düşüne düşüne tabii... Ve tesadüf bu ya, bir kanalda Yılmaz Erdoğan çıkıyor karşıma. 'Bir Demet Tiyatro'dan bir sahne... Demet Akbağ ile karşılıklı oynuyorlar. Neden söz ettiğimin somut örneği gibi. Hala komik. Ve hayıflanıyorum, neden yeni Yılmaz Erdoğan'lar çıkmıyor diye...

Sıra kardeş Wainwright'ta
İki sene önce Rufus Wainwright'ı ağırlamıştık Aya İrini'de. Unutulmaz bir geceydi. Şimdi sırada kız kardeşi Martha Wainwright var. Kanadalı folk müzisyenleri Loudon Wainwright III ve Kate MacGarrigle'ın kızı Martha Wainwright, İstanbul Caz Festivali'nin benim için en makbul konuklarından biri.
Bunun bir sebebi de, sekiz yaşından beri bayıldığı Edith Piaf'ın şarkılarıyla geliyor oluşu. Abisi tanıtmış Piaf'ı ona, annesinin plaklarından dinleterek.
Ve büyüyüp şarkıcı olan, kendi şarkılarını da yazan Martha Wainwright bir gün, çocukluğunun bu müthiş idolüne bir saygı projesi düşünmüş ve canlı kaydedilmiş 15 Edith Piaf şarkısının yer aldığı bir albüm yapmış: 'Sans Fusils Ni Souliers A Paris'. Hoş olan, albümün suyu çıkarılmamış şarkılardan oluşuyor olması. 'Padam Padam' ya da 'La Vie En Rose' yok örneğin, ama 'La Foule' var!
Bu da, böylesi büyük bir şarkıcının şarkılarını yeniden ele alırken yaşadığı endişeden doğmuş zaten. Onu taklit etmekten yüzde yüz kaçınmak için daha az tanınmış parçalar tercih etmiş. Yorumunun hakikaten Piaf ile ilgisi yok, ama onun da sesi abisininki gibi cennetten geliyor adeta... Bu akşam saat 22.00'de de Sepetçiler Kasrı'na ulaşacak, ne mutlu bize.


Cihangir'e 'aş' geldi
Bir süredir Cihangir'de açılan her mekanla üzüntü yaşıyorum, biraz daha sıkıştık diye. Üstelik hep birbirinin aynısı kafeler, vasatın altında yemekler, yüksek fiyatlar...
Ama işte bir yeni yer açıldı semtin gözbebeği Cihangir Caddesi'nde (Numara 9), söz etmesem olmaz: Adı Jash. 'Aş'ın Ermenicesi.
İki katlı, kutu gibi bir İstanbul meyhanesi burası. Kapı kollarından tuvaletteki aynalara kadar her detay özenle seçilmiş. Mevsim icabı kapının önüne atılan masalar genellikle dolu. Ama içeride de çok iyi çalışan bir klima var.
Bir yer adını 'aş'tan alıyorsa, mutfağı da iddialı olur elbette. Jash bu iddianın hakkını da veriyor. Kendi denediklerimizden midye dolmayı, 'yayamın patates mücveri'ni ('Yaya' büyükanne demek), kabak tavayı, kayısılı bademli pilavı, beğendili tandırı önerebilirim. Dalak dolmasının ise sevenler için mekanın favorilerinden olduğunu söyleyebilirim.
Bir akordeon dolaşıyor gece boyu masalar arasında. Ama varlığını neredeyse hissetmiyorsunuz, derinden derinden hoş melodiler duyuyorsunuz. Her müşteriyi evine gelmiş misafir gibi buyur eden mekan sahibi Dayk Mihricanyan'ın tercihi bu. Ana mesele yemek olsun, gerisi tuzu biberi olsun istiyor.
Bence daha fazla duyulmadan Jash'a gidin. Gecenin sonunda özel likörlerinden istemeyi ihmal etmeyin. Ve gelecek hesabın ne derece makul olduğunu görüp şaşırın, keyiflenin. Cihangir'in hakikaten tam da böyle bir yere ihtiyacı vardı. Kendinizi kazıklanıyor hissetmeyeceğiniz, dost bir mekan. Hoş gelmiş...