Ekip Tiyatrosu’nun geç keşfettiğim oyunu ‘Largo Desolato’, izleyene sıra dışı ve heyecan verici bir deneyim vaat ediyor. Yönetmeni ve oyuncusu Cem Uslu ise, ayrıca kutlanmayı hak ediyor

Bir şeyi geç keşfetmiş olmak, ondan hiç haberdar olmamaktan iyidir, diye başlamalıyım söze. Bu bir bahane değil tabii ama, -ne mutlu ki- İstanbul’un her köşesinden pıtrak gibi genç tiyatro topluluğu fışkırıyor ve hepsini takip edebilmek çok mümkün olmuyor. Sonra gidiyorsun, BuluT Tiyatro’da ‘Nerede Kalmıştık?’ diye bir oyun izliyorsun, orada çok yetenekli bir genç oyuncu görüyorsun ve bir de bakıyorsun ki, o oyuncu aynı zamanda yazarmış, yönetmenmiş, Haliç Üniversitesi çıkışlı Ekip Tiyatrosu’nun kurucularındanmış.
Cem Uslu’nun peşinden ‘Largo Desolato’ya gittim bu sefer. Vaclav Havel’in oyunu, Türkçeye ‘Buruk Ezgi’ olarak çevrilmiş (Ülkü Akbaba ve Kemal Boztepe tarafından), 1990’da Dostlar Tiyatrosu tarafından oynandığında kaçırmışım. Bu yakaladığımdan çok memnun kaldım ama.
Oyun, broşürde pek güzel ifade edildiği üzere ‘yaşadığı toplumdan kopuk, atalete saplanmış, bireyci bir bunalımda boğulan çıkarcı bir entelektüelin eleştirisini onu yaratan/onun yarattığı toplum bağlamında’ ele alıyor. Leopold Kopriva, yazdığı bir denemeyle faili meçhul kalması istenen bir davayı aydınlatmış, bu yüzden de hayatını ‘birilerinin’ onu alıp ‘bir yerlere’ götüreceği endişeleriyle geçiren bir felsefe doktoru. Geldiler mi, geliyorlar mı diye kulağı kirişte, kendini boğucu bir yaşama hapsetmiş bir tırnak içinde ‘aydın’. Her türlü pazarlığa, uzlaşmaya, inkara hazır.

Dört dörtlükler
Leopold’ün gönüllü hapishanesine muhtelif karakterler (karısıydı, sevgilisiydi, arkadaşıydı) girip çıkıyor zaman zaman. Seyirciyse her zaman içeride. Çünkü Havel’in İtalyan Sahne için yazdığı oyunu, Leopold’ü de oynayan yönetmen Cem Uslu seyirciyle aynı düzleme çekmiş. Bu sahnenin olanaklarının doğal sonucu değil, bilinçli bir tercih.
Kapıdan girdiğinizde, oyuncular size “Hoşgeldiniz” diyor. Ama aklınıza bunun da oyunun parçası olduğu filan gelmesin. Hayır, onlar da sizin gibi oyun saatini bekleyen oyuncular sadece. Sonra herkes yerine oturuyor, Cem Uslu ışık masasına sesleniyor, “Biz hazırız”, “Biz de hazırız.”Ve oyun başlıyor.
Ortada çok amaçlı, tekerlekli bir sandık var, onun dışında nerede ne olduğunu yapıştırılmış yazılardan anlıyoruz. “Buralar hep kitap” yazıyor mesela duvarda... Ya da “Ödüller... Plaketler...” Mutfak kapısı karşıda, yatak odası arkada derken bir de bakıyorsunuz dört taraftan kuşatılmışsınız, oyunun tam ortasındasınız. Tam Ekip’in hedeflediği gibi.
Ve yine aynı hedef doğrultusunda, Leopold’ün yaşadığı boğucu atmosferi -hiç de yabancı olmadığımızdan mıdır nedir?- iliklerimize kadar hissederken, bir yandan da durumun absürdlüğüne bolca gülüyoruz. Ve her saniye tekrar düşünüyoruz, o ‘yaratılan‘ toplumun neresinde durduğumuzu...
Özetle Ekip’in ‘Largo Desolato’su, sıra dışı ve heyecan verici bir deneyim yaşatıyor izleyene. Tiyatronun bir ekip işi olduğuna inandıklarını sıkça tekrarlayan topluluk olarak, ekip oyunculuğunda da dört dörtlükler. Marketa’da çok iyi performans sergileyen Duygu Yetiş aynı zamanda makyaj, afiş, broşür tasarımına da imza atmış ki hepsi birbirinden başarılı ve özenli. Cem Uslu’nun oyunculuğu bir adım önde, ama Erman Bağrı, Ayşegül Uraz, Simel Aksünger, Ömer Fırat Köker, hepsi kutlanmayı hak ediyor. I. ve II. Wenzel’ler Ertürk Erkek’le Sercan Gülbahar arasındaki uyuma ayrıca dikkat çekmek isterim. Aslında bunca sözün sonunda tiyatromuzda taptaze bir soluk olarak Ekip’e dikkat çekmek isterim. Kumbaracı50’de ve Sahne Hal’de sergiledikleri ‘Parti’ ve ‘Kara Sohbet’ adlı iki oyunları daha var. Bence izlemeye devam edin...