“Eski halinden uzak, kilolu hali”

Böyle bir kalıp cümle var. Bunu duyduğunuz zaman anlamanız gereken şu: Ortada bir zamanlar taş gibi olmasıyla ünlü bir kadın var, aradan yıllar geçmiş ve o tanrının hışmına uğramış, ‘yaşlanmış’. Bir de üstelik sekizinci büyük günahı işlemiş: Şişmanlamış! Rezalet!!
Yıllardır görmediğiniz bir eski arkadaşınıza rastladığınızda “Aman tanrım, ne kadar yaşlanmışsın, eski halinden eser yok!” der misiniz? Böyle düşünseniz bile bunu söyleyebilir misiniz?
Ya da “O ne göbek öyle, yağ tulumuna dönmüşsün!” denir mi mesela birine? Olacak iş midir bu? Ayrıca size nedir her şeyden önce...

Herkes yaşlanır
Peki ‘ünlü’ birilerini bu şekilde masaya yatırma, sağını solunu çekiştirme, orasına burasına laf etme hakkını bize kim veriyor?
Meral Zeren’in bikinili fotoğrafı, bir zamanlar ne güzel, şimdi ne fena göründüğü, amma da göbekli olduğu (yoksa Saba Tümer’in zarifçe sorduğu, Günaydın’ın da derhal ana sayfadan patlattığı gibi acaba o gün gazı mı olduğu) meselesi bizi daha ne kadar meşgul edecek bilemiyorum...
Bildiğim, 60 yaşına gelmiş bir kadının, pardon ‘insanın’, android değilse eski halinden uzak görünmesi, doğanın gereği. Bunda bir haber değeri yok.
“Vay bee, neydi ne oldu”luk bir mesele değil bu, Meral Zeren’in şahsi laneti de değil, herkes yaşlanıyor. Bu göğüs, göbek, gıdı, gözaltı torbası, ille de YAŞ takıntılı halimiz normal olmayan. Ve bu konudaki cüretimiz. Kimsenin yüzüne kavgada söylenmeyecek lafları büyük rahatlıkla sıralıyoruz gazete sayfalarından. Hem de nasıl acımasızca!

Haksızlık ve insafsızlık
Sen bir zamanlar ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorsan o insanın, ve şimdi değiştiğini fark ediyorsan, muhtemelen kendisi de farkındadır durumun. Eski şöhretinin kalmadığının da.
İhtimal, çok da hoşuna gitmiyordur bu hal. Ama işte zamanı durdurmak elinde değildir, tersine çevirmek hiç...
Onu daha da canını sıkacak şekilde teşhir etmek, “Fotoğrafçıyı görsem göbeğimi içeri çekerdim” gibi bir cümle kurmak durumunda bırakmak, o fotoğrafı tekrar tekrar basıp üstüne “Gazınız mı vardı o gün?” yazabilmek nasıl bir haksızlık ve insafsızlıktır?
Ve de merak ediyorum: Bu yaş ve kilo takıntısının, her gün daha genç ve daha zayıf olma mecburiyetinin bir sonu yok mudur? Ya bunu bize dayatıp duranların bir ‘haddi’?

Hazır mısınız?
“Heteroseksüel homoseksüel, homoseksüel de heteroseksüel ilişkiye bakarak kendisine dair çok şey öğrenebilir. Nihayetinde bir hikâye kitabı bu.”
Gazeteci - yazar Ahmet Tulgar’ın Radikal İki’de Esmahan Aykol’a söylediği bir cümle bu. Söyleşi konusu, Ahmet’in “Birbirimize” adlı kitabı... Bir hikâye kitabı... Size kimi yanlarıyla size benzeyen, kimi yanlarıyla benzemeyen başka hayatları anlatan bir kitap.
“Ahmet Tulgar’dan hiçbir şey okumamıştım. Yeni öykü kitabı “Birbirimize”yi (Everest Yayınları) okudum Ayvalık’a gelirken. Ne yalan söyleyeyim, sevmedim kitabı. Eşcinsel sevişmeleri okumaya pek hazır değilmişim demek ki!”
Bu da yazar Feyza Hepçilingirler’in Cumhuriyet gazetesi kitap ekindeki köşesinden bir cümle.
Bir yazar, başka bir yazarın kitabını değerlendiriyor, “eşcinsel sevişme okumaya hazır olma - olmama” kriteri üzerinden!

Başka dünyalar...
Bir şeyi okumaya ‘hazır olmak’ nasıl bir şey ki? Bildiğimiz, tanıdığımız duyguları, hayatları, kavgaları, aşkları mı severek okuyabiliriz yalnızca?
Nabokov’un “Lolita”sını bir edebiyat eseri olarak sevmek, Humbert Humbert’in tutkusunu okuyabilmek için ne tür bir ‘hazırlık’ gerekir mesela?
Ya da Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını okuyup Raskolnikov’un psikolojisini anlamak için?
Üstelik tam da Ahmet’in söylediği gibi, hiç yaşamadığınız, bilmediğiniz bir hikâyede kendinize dair öğreneceğiniz o kadar çok şey olabilir ki...
Her şeyi geçtim, işi edebiyatla, ilkokulda öğrendiğimiz tabirle ‘insana başka dünyaların kapılarını açan’ bir işle ilintili olan birinden daha çok şeye ‘hazır’ olmasını beklemek fazla mı iyimserlik?