Burgazada’ya adım attığımız anda ‘sevinçli bir telaş’ karşılıyor bizi. Vapurdan inen herkes aynı istikamette yürümekte... Bütün renklerini kuşanmış begonviller ve zakkumlar da yol kenarlarından bize eşlik etmekte...
İstikamet Ada meydanı... Uzun zamandır bir moloz yığınından farklı görmediğimiz meydan, tanınmayacak kadar değişmiş.
Karşıda bir sahne, önünde koltuklar... Ayrıca evinden sandalyesini kapan adalı da gelmiş yerleşmiş... Kıyıya yanaşmış tekneler desen, izleyici dolu...
Sait Faik’e de ölümünün 60. yılında adasında, böyle anılmak yakışmaz mı... Kendi satırları ve Fazıl Say’ın müziğiyle...
İKSV’nin İstanbul Müzik Festivali projesi bu... “Ölümünün 60. Yılında Sait Faik’i Hatırlamak”... Fazıl Say ve Arkadaşları’ndan bir dünya prömiyeri... Sahneye koyan Özen Yula...

ELEKTRİKLER KESİLDİ
Anlatılı konserin başlamasına dakikalar kalmış ve bütün adada elektrikler kesik... Ortalıkta ‘zamanlama manidar’ ve ‘trafoya giren kedi” esprileri uçuşmakta...
Neyse ki jeneratörümüz var, vaktinde geçiyor Fazıl Say piyanosunun başına, perdeye yansıtılan Burgazada görüntüsünün önüne...
Bu kez kendisi için de bir ‘ilk’e imza atmış, tamamı makamsal bir müzik yapmış. “Bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi, sanırım tarihte de ilk olacak” diyor; “Piyanoyla kanunun, viyolonselle kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum".
Bu ‘ilk’te yol arkadaşları vokallerde ‘İlk Şarkılar’da birlikte olduğu Serenad Bağcan ile Zeynep Halvaşi, Borusan Quartet ve kanunda Hakan Güngör, kemençede Derya Türkan, vurmalı çalgılarda Aykut Köselerli...
Bütün yapı Sait Faik’in 'Stelyanos Hrisopulos Gemisi' adlı hikayesi üzerine kurulmuş. Hikayenin anlatıcıları, tiyatromuzun üç seçkin kadın oyuncusu; Demet Evgar, Esra Bezen Bilgin ve Songül Öden... Özen Yula hikayeyi üçe bölmüş, adada uzun günler geçirerek oranın seslerini, özelliklerini katmış işin içine...
Ada kedileri de yer bulmuş gösterinin içinde... Ama en çok hayal kurmayı unutmadığımız çocukluğumuz yer bulmuş...
Her gün yeni gemiler yapan bir çocuk kahramanımız:Trifon...
Dedesi Stelyanos Hrisopulos'un adını verdiği bir maket gemi yapıyor ve binbir özenle suya salıyor onu. Açsın yelkenlerini, suyla aksın gitsin özgürlüğüne diye... Ama zalim çocukların oyununa geliyor hayalleri... Batırıyorlar gemiyi...
Milliyet Sanat için kendisiyle konuşan Ece Saruhan'a "Hayal kurmak özgürleştirir, bu yüzden hayal kuramayanlar kendileri gibi olmayıp hayal kurabilenlerden korkarlar" diye anlatıyordu Yula hikayenin finalini... "Asıl final o değildi aslında... Gemi batsa bile bu bir son değil, elin tuttuğu müddetçe o gemiyi yeniden yapabilirsin” diyordu...

IŞIL IŞIL BİR GEMİ
Tesadüf bu ya, tam Trifon’un gemisi batırıldığı anda, Marmara’nın sularında ışıl ışıl bir gemi belirdi...
Süzüle süzüle geldi, adaya yanaştı... Sait Faik’in o gemiden bizi izlediğine inandım o an...
Hayallerin ölmeyeceğini, batan gemilerin yeniden yapılabileceğini fısıldadığını düşündüm kulağımıza...
Alkıştan yıkılırken Burgazada meydanı, o fısıltılar ulaşmıştı bize kadar...
Yeniden yapılabilirdi zalimlerin batırdığı gemiler...


İSTANBULA 'ULAN' DENİR Mİ HİÇ?

Bazen öyle matrak haberler görüyoruz ki, Zaytung filan yaya kalır yanında... Misal, bir vatandaşımız, yeni başlayan 'Ulan İstanbul' dizisi hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Sebep?
'Ulan' çok kaba bir biçimde öfke ve nefret anlatmaktaymış, hem İstanbul’un sayısız nimetlerinden faydalanıp hem bu şehre hakaret edemezmişsiniz. Bu hakarete sessiz kalmak da insanlık suçuymuş ayrıca...
Belli ki kendisi insanlık suçuna pek rastlanmayan bir memleketten katılıyor aramıza...
Tabii gülüp geçmek de mümkün ama ne bileyim ‘Muhteşem Yüzyıl’ın filan başına gelenleri hatırlayınca insan, ciddiye alınır mı diye endişe etmiyor değil...
İlk bölümünden seyirciyi avucuna alan, iyi yazılmış, iyi oynanan, ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir dizi 'Ulan İstanbul'. Yaz kuraklığında ilaç gibi geldi, umarım uzun soluklu olur...