Bu uzun zamandır kendi içimde tartıştığım bir konuydu. Ayıp çünkü, meslek hayatının önemli bir bölümünü tiyatro izleyerek ve bu konuda kalem oynatarak geçirmiş biri “Ayaklarım geri geri gidiyor, çok iyi olduğuna dair güvenilir kaynaklardan referans almamışsam tiyatroya gidesim gelmiyor” dememeli.
Tiyatronun yaşaması gerek... Bunun için bizim de elimizden gelen desteği esirgemememiz gerek. Hele hele ‘inadına tiyatro’ yapan gençlerden, ‘alternatif sahnelerden’... Onlar bizim “Tiyatro sanatı öldü” diyenlere karşı panzehirimiz...
Oralarda yüreklerini koyarak tiyatro yapan insanlar var, söyleyecek sözleri var... ‘Dayanışma ruhu’ var. Alternatif Tiyatro Mekanları Ortak Girişimi iyice umutlandırdı bizi. Ortak program kitapçığı bastıracak, tanıtacaklardı oyunlarını. Rakip değil ‘silah arkadaşı’ydı onlar.

Arkadaşlık yeterli değil
Ama bir şeyi unuttuk galiba; arkadaşlık yeterli değildi, ‘silah’ ve ‘cephane’ de lazımdı bu mekanların ayakta kalması için. Hem maddi olanaklardan söz ediyorum, hem de izlenebilir oyunlar ve bunun için gereken yaratıcı insan malzemesinden...
Sizi sıkıntıdan sıkıntıya sürükleyen bir oyunun bir kurum tiyatrosunda değil ‘alternatif sahne’de karşınıza çıkmasına gösterebileceğiniz hoşgörü bir yere kadar çünkü. Ondan sonrası “Belki de herkes tiyatro yapmaya mecbur değildir?” gibi fikre kapılıyorsunuz.
Günden güne pıtrak gibi açılan ‘alternatif sahneler’ bir bir çatırdıyor şimdi. Zaten devlet desteği yok, seyirci desteği de eksilince, hüzünlenmek düşüyor bize şimdi. Mekan Artı kapandı, Şermola Performans için ‘Şarkılar Tiyatro için’ gecesi düzenlendi, umarım hayatta kalmasını sağlayabilir, Kumbaracı50’den hiç parlak olmayan haberler geliyor... En fenası da ‘silah arkadaşları’nın arası bozulmaya, ‘gönül’le tiyatro yapılmayacağına dair hesaplaşmalar baş göstermeye başladı.

Uslu’dan durum özeti
Bu yazıyı usturuplu bir şekilde kotarmaya çalışırken, genç kuşağın yazan, yöneten, oynayan temsilcilerinden Cem Uslu’nun Evrensel’deki yazısına rastladım. Nasıl afiş asmaktan tuvalet temizliğine her işi kendilerinin yapıp bir de çıkıp dekoru kurup oynadıklarını anlattıktan sonra, çok doğru bir durum özeti çıkarmış: “Alternatif sahnelerde öyle oyunlar izledik ki ana akım ürünlerden tek farkları, seyircilerin dört tane siyah duvarın ortasına dizilmiş sandalyelerde oturuyor olmasıydı. Öyle karalama metinler, yarım kalmış rejiler, yarım bile olamamış oyunculuklar, tasarımlar gördük ki iştahımız iyiden iyiye kaçtı. Tiyatro görsel bir sanat olduğundan olsa gerek, bazen de gözlerimiz biraz görsellik aradı sahnede ama ya dekor düzensizdi ya ışıklar yetersiz, ya hoparlörler cızırdıyordu ya da burnumuza bir yerden kötü bir koku geliyordu.”
Cem Uslu ‘yapısı gereği’ umutsuz bir final yapmş: “Borçlarımız günbegün artarken seyircimizin azaldığı bir gerçek. Yoruldu mu seyirci? Olabilir. Sıkıldı mı? Mümkün. Hayal kırıklığına mı uğradı? Belki. Fakirleşti mi, kriz kapıda mı ya da memleket toptan batıyor mu? Aman ne zaman düze çıktı ki zaten!... İyi o halde, peki şimdi ne yapacağız?”
Ben yine ‘yapım gereği’ o bir dönem ortak hareket eden ‘alternatif sahnelerin’ omuz omuza verip şapkayı da ortaya koyup düşünme zamanı diyorum. Hesaplaşmalar mı yapılacak, günahlar mı çıkarılacak, hatalar sevaplar ortaya mı dökülecek, ne olacaksa olmalı, kalbi tiyatroyla atan ‘usta’lardan da destek alınarak, onların deneyimlerinden beslenen yeni ve temiz bir başlangıç yapılmalı. Gemi batınca herkes dibi boylayacak, birileri sağ kalmayacak.