Ben de pek çok kişi gibi Kuruçeşme’deki yerinde tanımıştım Ece Aksoy’u. Her zaman farklı bir havası olan, yılların birikimini taşıyan, özel bir yerdi. Derken Ece Aksoy Asmalımescit’e taşındı. Arkasında getirdiği bütün hayat bilgisini yol kenarındaki bir küçük dükkana sığdırdı. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir ruh oluştu o mekânda.
İki uzun masanın başında birbirini tanıyan - tanımayan herkes yan yana oturur, Ece’nin eli değince şekil değiştiren zeytinyağlılar, börekler, otlar eşliğinde sohbetler edilir, orası bir ‘lezzet vahası’dır.
Başını uzattığın anda mutfakta Ece’yi görürsün, o insana güven veren güçlü duruşuyla. Bazen elinde yeni pişmiş bir sürprizle çıkagelir, belki kendisinin de yeni denediği bir şeydir, sana tattırır, biraz ‘anne mutfağı’ gibidir orası.   

Financial Times’dan övgü
Mayıs ayında dünyanın en önemli gurme yazarlarından Nicholas Lander geldi İstanbul’a; şarap ustası eşi Jancis Robinson ile birlikte. On mekân gezdiler, yemek yediler, Türk şaraplarını tattılar. Arada okuduk, Mikla’da, Sunset’te geçirdikleri gecelerden haberler...
Derken Financial Times’daki köşesinde bir yazı yazdı Nicholas Lander. Şahane manzaralar, görkemli mekanlarla karşılaşmıştı İstanbul’da. Sunset Grill ve Swissotel’in 16. katındaki Gaja konumları, mimarileriyle Lander’ın satırlarında yer alırken, Asitane ve Bebek Balıkçı mutfaklarıyla da övgüye mazhar olmuştu. Lander’ın sözleriyle söylersek, “Aksoy’un yanı sıra, sahiplerinin kişiliğinden de etkilendiği” iki mekândı Asitane ve Bebek Balıkçı. 

Domatese kar yağdı
Dokuz Ece Aksoy’a ise apayrı bir yer ayırmıştı Lander yazısında. Ne manzarası vardı, ne dönen masaları, ama ruhu vardı işte. Bir de şahane yemekleri.
Ece’nin meşhur “Domatese kar yağdı” salatasını, yoğurtlu ve nar taneli semizotunu, cevizli eriştesini anlata anlata bitiremiyordu Lander.
Bazen sadece içine pişirenin karakterinin sindiği sahici yemekler bir mekânın kaderini belirleyebiliyor işte. Boğaz manzarası, bağ bahçe filan aramıyorsun, yanından arabalar mı geçiyormuş fark etmiyorsun. Dokuz Ece Aksoy’da hepsinden önce hayat var çünkü. 


Anadolu popu tanıyalım
Ben bu mesleğe 16 yaşındayken tanıdığım bir gazeteci sayesinde - ya da yüzünden, bakış açısına göre değişir -  girdim. Üniversite öğrencisiyken o beni Cumhuriyet’e çeviri, tashih gibi birtakım işler yapmam için çağırdı. Giriş o giriş oldu, matbaa tozu da sahneninkine benziyor anlaşılan.
Cumhur Canbazoğlu, Cumhuriyet Dergi’nin başındaydı o zamanlar, sonra uzun müddet gazeteye müzik sayfası hazırladı. Yorumdan çok habere dayalı bir gazetecilik anlayışının son temsilcilerindendi, onun sayfası gerçekten müzik piyasasının nabzını tutardı.
Spor, politika ve sinema da yazardı bir yandan ama bir gün kendisini bu piyasanın dışına, ‘hayatın kucağına’ attı ve yazı çizi işlerini dışarıdan sürdürür oldu. Habercilik aşkını www.sinemamuzik.com sitesinde sürdürürken, asıl daha kalıcı işlerin peşine düştü.
Cumhuriyet’te yazarken fark etmişti popüler müziğimizdeki kaynak sıkıntısını. Moğollar ilk albümleri için stüdyoya girerken karda kayıyorlar mıydı, yoksa kiraz mı yiyorlardı, belli değildi. 

Başvuru kitabı
O da tuttu bir “Anadolu Pop - Rock” kitabı için sıvadı kolları. Yıllarca müthiş bir sabırla çalıştı, her bilgiyi bin yerden doğrulattı ve ortaya Aptülika’nın resimlediği, Pan’dan yayınlanan, poster hediyeli “Kentin Türküsü” çıktı. Okuması da çok keyifli gerçek bir başvuru kitabı.
“Anadolu Rock’ın Haluk Levent’le başladığını sanan gence, geçmişi on yıla bile ulaşmamış bir grubun ilk yerli progressive temsilcisi olduğunu iddia eden müzik yazarına doğruyu sunmak için yazdım kitabı.” demiş Canbazoğlu önsözde. Zaman zaman mütevazılığın dozunu kaçıran bir adamdan duyduğum en iddialı cümledir ve bunu kurmak Cumhur Canbazoğlu’nun sonuna kadar hakkıdır.