‘MÜNAKAŞA’ DEĞiL ‘MÜNAŞAKA’

Meşhur hikayedir; Bernard Shaw ‘Pygmalion’ oyununun galası için Winston Churchill’e davetiye gönderir, yanında da bir not: “Davetiye iki kişiliktir, bir dostunuzla birlikte gelin, tabii eğer var ise.” Churchill’den cevap gelir: “Maalesef o gün doluyum, ikinci oyuna gelirim, tabii olur ise.”

‘MÜNAKAŞA’ DEĞiL  ‘MÜNAŞAKA’

Biz bu hikayeyi en son Yılmaz Erdoğan’dan dinledik, İstanbul Komedi Festivali’nin kapanışını yapan yeni tek kişilik gösterisinde. Adını ‘Münaşaka’ koymuş gerçekçi adam, “Münakaşa etmeyin” demiyor da, “İçinden şakasını eksik etmeyin” diyor. Shaw ile Churchill gibi. Hani çekişmenin de, itişmenin de bir zarafeti ve de mizahı olabilir, tabii eğer istenir ise.

12 yıl olmuş Yılmaz Erdoğan sahneye çıkmayalı, halbuki biz onu orada sevmiştik. O zamanlar dev bir daktilo vardı orta yerde, şimdi tabii bilgisayara dönüşmüş. İki perdelik, iki saatlik bir gösterinin seyirciyle buluştuğu ilk geceydi.

‘MÜNAKAŞA’ DEĞiL  ‘MÜNAŞAKA’

Evet zaman zaman sıradaki anekdot için notlarına bakması gerekti, özellikle birinci perdede hikaye aralarında es’ler oldu ama hiçbiri onun bunları da bir şekilde hoş göstererek savuşturabilecek bir sahne insanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

‘Ara’ bitmiştir umarım....

Uzunca bir teknoloji bölümüyle başlıyor gösteri; Yılmaz Erdoğan’ın aramaların ‘santrale yazdırıldığı’ Hakkari günlerinden akıllı telefonlara uzanan teknoloji serüveni, Instagram ve selfie’ye uyumu, ‘takipçi’ korkusu, Türk insanı - Siri ilişkisi... Evet çok yeni konular değil amaonun bakışıyla komik. Derken Cannes Film Festivali anılarıyla hızlanıyor gösteri; Uma Thurman’lar, Robert De Niro’lar, Russel Crowe’la ‘Water Diviner’, Monica Bellucci ile ‘Gergedan Mevsimi’ hikayeleri...

Bir noktada kendisi de unutuyor artık arkada bekleyen notları, araya giren yılları, seyirci de. Yıllarca o zamanki gösterisi ‘Cebimde Kelimeler’le nasıl diyar diyar gezdirdiyse ‘takipçilerini’ gene aldı dolaştırdı bu kadar zamandır yaşadıkları, gördükleri, öğrendikleri arasında. Yazıdan çok sinemadaydı ağırlık bu sefer, Yılmaz Erdoğan’ın hayatında olduğu gibi.

En son daha kişisel sulara dümen kırıp, öfkesiyle imtihanına, varoluş kaygılarına aradığı çarelere, vejetaryen olma kararına ve kafasındaki sorulara cevaplar bulduğu Burak Özdemir’in ‘Levh-i Mahfuz’ kitabına kadar geldi.

Şunu söyleyeyim; özlemişiz. 22 yılı deviren BKM’yi de Yılmaz Erdoğan’ı da biz en önce ‘Otogargara’larla, ‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?’lerle, ‘Bana Bir Şeyhler Oluyor’larla, ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’larla tanıdık. Sinema yapmaları şahane tabii de ‘Bir Demet Tiyatro’ydu onların asıl mucizesi, tam da kelime anlamıyla.

BKM Mutfak var evet, yetişmiş ve yetişmekte olan ‘çıraklar’ da; bu da güzel ama Demet Akbağ’ı, Yılmaz Erdoğan’ı sahnede izlemek başka bir şey. Umarım bu ‘ara’ bitmiş olsun artık.

Son bir haber, yeni yılda BKM Uniq İstanbul’da bir ‘comedy club’ açacakmış. İstanbul Komedi Festivali gibi sevindirici bir haber bence, kim bilir hangi sürpriz isimleri izleyeceğiz orada. Israrla söylüyorum, Polyannacılık değil bu; zor zamanlarda mizah, sert köşeleri yumuşatan en önemli güç kaynağı. ‘Münakaşa’ları ‘münaşaka’ya çevirmek için.