Epey zaman önceydi, Hıncal Uluç’un ‘öncelikler’le ilgili bir yazısını gönderirdik birbirimize. “Hayatınız, duygularınız ve sevgilerinizin sırrı, önceliklerinizi planlama ve uygulamanızda gizlidir...” diyordu.
Birisi için nelerden vazgeçebiliyorsunuz, buydu ölçüt. Ya o sizin için?
Hayati değişikliklerden söz etmiyorum, benim için işini bırakıyor mu, ülke değiştiriyor mu filan değil. Bilmem hangi takımın maçını, yaptığı bir planı, arkadaşlarıyla yiyeceği bir yemeği feda edebiliyor mu zaman zaman? Sırf beni görmek için... Ya da ona ihtiyacım olduğu için...
Kaçıncı sırada geliyorum hayatında?

Kimlerden vazgeçilmez?

İnsan düşündüğü zaman hayatının en önemli kişilerini, bir liste yapabilir belki. “Onlar benim vazgeçilmezim” diyebileceği.
Ama gelin görün ki uygulamada tam tersi olur genelde. İlk onlarla yiyeceğimiz yemeği iptal eder, bütün huysuzluklarımızı onlara gösterir, kibarlığımızı, inceliğimizi yedi kat ellere saklarız. Neden? Çünkü nasıl olsa onlar bizi anlayacaktır, ne olursa olsun sevecektir, onları sevdiğimizi de bilecektir.
Ama öyle olmuyor işte. Yakın bir zamanda şaşırarak, üzülerek ve hak vererek öğrendim ki, ‘öncelikler’ üzerine ahkam kesmeyi pek seven ben, en öncelikli dostlarımdan birini ilişkimizi sorgulayacak hale getirmişim.
O her zamanki inceliğiyle, beni suçlamadan, yine sadece anlamaya çalışarak ne hissettiğini ifade ederken, ben nasıl da başkalarında eleştirdiğim gibi davrandığımı fark ettim. Koşulsuz seviliyor olmanın konforuna alışıp nasıl hoyratlaşabildiğimi.

Ya anlamazlarsa...

Özen, ilişkiler - dostluklar - aşklar yıllandıkça tedavülden kalkacak bir detay olmamalı oysa. Biriyle çok yakın durmak, ona bütün kalbini açabilmiş olmak bize ona dikkatsiz davranma lüksünü vermemeli.
Birçok insan ilişkisinin zamanla bu yüzden tatsızlaştığını düşünüyorum. “Aaa, o kadar yakınlığımız yok mu canım?” ile kabalık arasındaki ince çizgiyi ihlal ediyoruz. Ve aslında yeri kalbimizin en derinlerinde kök salmış insanlarımızı, üç gün sonra belki adını hatırlamayacağımız bir yeni tanışa, bizsiz de yürüyeceği şüphe götürmeyecek birtakım işlere güçlere değişiveriyoruz.
Kırılıyorlar mı? Olsun, nasıl olsa anlarlar bizi. Hep anladılar, hep sevdiler. Bir düşünün lütfen şu an. Ya bir gün gelir de anlamazlarsa?

Tsilla Chelton Meryemce olacaktı
Tsilla Chelton müthiş bir oyuncu. Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi “Pandora’nın Kutusu”nu izleyen herkesi büyülüyor. Çok da önemli bir tiyatrocu aslında. Özellikle Ionesco oyuncusu olarak nam salmış, hatta 50’li yıllarda “Sandalyeler” oyununu ilk oynayan o.
1918 doğumlu olduğu düşünülürse, yeteneği kadar gücü kuvveti, cesareti de hayranlık uyandırıcı. 90 yaşında sen kalk, hiç bilmediğin bir ülkeye gel, Karadeniz dağlarına tırman, tek kelime anlamadığın bir dildeki diyalogları öğren ve böyle şahane bir oyun çıkart.

Galaya gelemedi ama...

Çekimlerden sonra sağlığı uçağa binmeye elvermediği için İstanbul’daki galaya gelemediğine de çok hayıflanıyor üstelik. “Orient Express ne yazık ki çalışmıyor kışın” diyerek. Yoksa gelecek.
Halihazırda bir başka filmin çekimlerini sürdürüyor ve Yeşim Ustaoğlu ile tekrar çalışmayı umuyor. Herkesin hayattan elini eteğini çektiği bir yaşta o gelecek planları yapıyor, tıkır tıkır da uyguluyor.
Chelton ile röportajım yayınlandıktan sonra sevgili Genco Erkal’dan bir hikaye öğrendim onunla ilgili. Ve izniyle paylaşmak istedim.
80’lerin sonlarında Mehmet Ulusoy Yaşar Kemal’in “Orta Direk”ini Paris’te La Colline devlet tiyatrosunda sahneleyecek olmuş. Dramaturjisini Abidin ve Güzin Dino hazırlıyormuş oyunun. Meryemce rolü için biri Tsilla Chelton’u önermiş.

“Riske atamam”

Mehmet Ulusoy ile buluştuğunda “Romanı okudum, biliyorum” demiş Chelton, “Bu rol benim için yazılmış, Meryemce’yi çok iyi anladım.” Ve anlaşmışlar. Ama ne yazık ki tiyatronun müdürü Tsilla Chelton’un kalp hastalığını ileri sürerek demiş ki “Riske atamam tiyatroyu.”
Ne hazin... Tiyatro adına kaçırılmış ne önemli bir fırsat. Ve aradan geçmiş 20 yıl, Tsilla Chelton dağ gibi ayakta, inanılmaz işler çıkarmaya devam ediyor. Acaba o ‘ileri görüşlü’ müdür ne yapıyordur şimdilerde?