Bayram gelir, Paris’e Türk çıkartması olur yaygın inanışını test etme olanağım olmamıştı bugüne kadar. Kısmet bu bayramaymış. Her sonbahar Venedik’te toplanan Hotbird TV ödülleri jürisi bu yıl Paris’e taşınınca, ben de ekibin Türk elemanı olarak burada aldım soluğu.
Hem de tam “Türk Mevsimi” sürerken... Hem de tam Şeker Bayramı başlamışken... Üstüne bir de Moda Haftası eklenmişken ve de hava da günlük güneşlikken...
Gerçek bir turist akını var Paris’te, ve ciddi de bir Türk popülasyonu. İnanın güzel Türkçemizi özlemeye bir an bile fırsatım olmuyor. Oteller bu popüler dönemi fırsat bilmiş, fiyatlarını büyük bir pişkinlikle ikiye üçe katlamış durumdalar. İstersen itiraz et, sokakta kalırsın...

Gerçeğe dönüş
Paris’i en son şiirsel bir Fransız eğitiminden geçmiş tıfıl bir genç kızın romantik gözleriyle görmüş olduğum düşünülürse, bir tür ‘gerçeğe dönüş’ turu olduğunu da söyleyebilirim bu seyahatin.
Gerçi çok şükür Hotbird jürisi 16. yüzyıldan kalma muhteşem Esclimont Şatosu’nda toplandı da, gözlerimiz hâlâ az bir romantizm kırıntısı gördü. Gerisi çünkü, Paris’in gürültü ve pislikte değme şehirle yarışacak hali pür melali.
Galeri Lafayette, şu sıralar şehirdeki en heyecan verici şey kuşkusuz. Ünlü yönetmen David Lynch gelmiş, bu devasa alışveriş merkezinin vitrinlerini düzenlemiş. Aslında bu vitrinleri platform olarak kullanarak bir sergi açmış demek daha doğru.
Önünde fotoğraf çektiren Japon arkadaşların arasından görebildiğim kadarıyla cidden çok sıra dışı bir düzenleme var ortada. Zaten söz konusu David Lynch iken aksi mümkün mü? İlk fırsatta, belki geceyarısı ya da sabahın erken saatlerinde gidilip yeniden görülmeli.

Montmartre hüzünlü
Oradan Montmartre’a çeviriyorum rotayı, bir kafede oturulsun, biraz güneş görülsün, azıcık sanat havası koklansın diye... Elimde Ömer Özgüner’in romanı “Başkasını Seviyorum”, keyfim yerinde... Biz kadınlar çok kendimiz çalar kendimiz oynar olduk bu ara sanki, bir erkek gözünden olan bitene, günümüz insanına bakmak enteresan geliyor.
“Biraz okurum, biraz düşünürüm Ömer’in anlattığı hayat ve aşk dilimi üzerine” diyorum. Hem de Paris’te, çok havalı olmaz mı?
Ve fakat ne mümkün, belli ki pazar kurulmuş sabahtan sokakta, yerler çürümüş salatalık - domates dolu, ortalıkta kesif bir koku ve caddeden akan pis sular... Güya temizlik, daha ziyade gürültü yapan belediye araçları... İnsan Boğaz’ın pazar keşmekeşini bile tercih edecek oluyor...

Kadınsan görünmezsin
Kulağımda Charles Aznavour’un “La Boheme”iyle uzaklaşıyorum olay mahallinden. “Montmartre” diyor, “Yeni görünümüyle çok hüzünlü, leylaklar da ölmüş...”
Pazar gününü, en bir cümbüşlü yörede, Marais’de sürdürüyorum. Daha çay saatinde sokakta adım atacak yer bulunamayan gay barlar bu bölgenin alameti farikası. Ve kafeler ve pastaneler... Bir kadın olarak insanın kendisini biraz eksikli hissetmesi kaçınılmaz.
Yine de arkadaşımın “Kadınlara biraz kötü davranırlar ama yemekleri çok lezzetlidir” dediği Curieux (Meraklı) adlı makarnacıya girmeye cesaret ediyorum. Gerçekten meraklı bakışlarla...
Doğru nitekim, bir müşteri olarak “Görünmez mi oldum acaba?” dediğiniz anlar olsa bile yediğiniz yemekler buna değiyor. Enteresan dekor, 80’lerden gelen müzikler de cabası...

Memleket nostaljisi...
En son bir kafede geceyi tamamlamak şart. Hava güzel ya, sokaktaki masalar tıklım tıklım. Bir yer bulup oturmak üzere sandalyeyi çekmeye çalışıyorum, ne mümkün... O da nesi? Sandalyelerin hepsi birer ayaklarından birbirine bağlı. Yanındakiyle dirsek temasını kesmen arzu edilmiyor. Az yer kaplayalım, daha çok kişiyi tıkıştıralım, kaynaşalım...
İstersen ayırmayı dene, garsondan haşı yiyorsun. Yok, bu kadarı fazla geliyor bana. Memleketimin kafeleri, güleryüzlü çalışanları, tombul kedileriyle hep burnumda tütüyor.
Cihangir’den, Beyoğlu’ndan kalabalıktı, pisti, gürültülüydü diye şikâyet edenlere de tez zamanda bir Paris öneriyorum...
Romantizmin, rüyaların şehri Paris’te bir hafta sonu iyi gelir... Belki ondan sonra daha iyimser gözlerle bakmaya başlayabilirler kendi şehirlerine...