Sete kapuskayla gelen Elizabeth Taylor!

‘Deli Saraylı’nın Perizat Hanım’ı Perran Kutman’dan mutluluğun formülü

Onu ‘dünya gözüyle’ ilk görüşüm
10 küsür sene önceydi. Bana göre Türk televizyon tarihinin en iyi dizisi olan ‘Şehnaz Tango’ ani bir operasyonla yayından kaldırılıvermişti. Sebebi reyting olduğu kadar, iki çocuklu boşanmış bir kadın olan Şehnaz’ın evde oturup hayırsız eski kocasını beklemek yerine 40’ından sonra aşık olmaya Sete kapuskayla gelen  Elizabeth Taylorkalkışmasıydı. ‘Perihan Abla’mıza yakıştırılmamıştı zahir bu ‘evlilik dışı’ ilişki. Halbuki o dizi, ‘bizim kız’, ‘mahallemizin ablası’ Perran Kutman’ın büyüyüp kadın olduğu diziydi ve çok da yakışmıştı kendisine bu hal. Şehnaz’ı çok sevmiştik özetle.
Neyse, ben o röportajda bir de karşısındakine yaşama sevinci saçan bir kadın tanımıştım. Eski kocası Hüseyin Kutman’dan boşanmasını anlatırken “Ben Perran’ı çok seviyorum, kimsenin onu üç günden fazla üzmesine izin vermiyorum” demişti. Yıllarca ben bu lafı yanımda gezdirdim, ihtiyaç duyduğumda kendime hatırlattım, iyi geleceğini düşündüğüm arkadaşlarımla paylaştım. İşe yaradı mı? Yok, teori yetmiyor, pratik de lazım insana.
‘Deli Saraylı’nın setine Milliyet Sanat dergisi için Perran Kutman ile söyleşi yapmaya giderken, bu konuyu deşmeye kararlıydım. Fakat galiba gerek de kalmadı bu kez.

Yemek yapıp sete getiriyor
Gene şaşırttı Perran Kutman beni. Çok anaç, çok kadın, çok başka. Sabahın köründen geceyarısına kadar çekimlerde yaşarken arada da evde yemek yapıp sete, arkadaşlarına getirdiğini öğrendim örneğin. Bu Türkiye’nin en ünlü kadın oyuncularından biri, evden ‘kremalı kapuska’ getiriyor sete. Çok ünlüymüş kapuskası meğer. Yıllar önce, ‘Üzgünüm Leyla’nın setine de getirmiş, Hümeyra oğluna götürsün diye. Gerisini şöyle anlatıyor: “Baktım kapuskayı rol çantasının içinde taşıyor, dökülecek kapuska. ‘Hiç’ dedim ‘görülmüş şey midir, kapuska, rol çantasında?’ ‘Peki sen hiç sete kapuskayla gelen Elizabeth Taylor gördün mü?’ dedi o da.”
O meşhur kahkahalarından birini atarken, ben “Bundan âlâ formül mü olur?” diyorum. O sete kapuskayla gelen bir Elizabeth Taylor işte. Yiyen mutlu, o mutlu. Mutluluk da depresyon gibi bulaşıcı üstelik.
Ben ‘aşk acısı’na iyi gelen formülü öğrenmekten vazgeçmişken o gene de “Zaman geçince” diyor, “O uğruna gözyaşları döktüğün ‘şey’i neredeyse görünce tanımıyorsun. O zaman şimdi de üzülmeye gerek yok.”
Doğrudur. Ben gene de Perran Kutman’ın ağzından kapuskanın tarifini vereyim, o daha garantili: “Lahanayı incecik incecik doğrayıp tencereye koyduk, o kısık ateşte öldü tamamen. Sürekli kavuruyorum onu, sonra bol domates ve biber salçası ve de acı salça koyuyorum. O kırmızı bir renk almışken iki paket çiğ krema koyuyorum içine. Yağ filan koymuyorum, sadece tuz. O böyle toz pembe bir hal alıyor, çok güzel oluyor.”
‘Yuva kurduran greyfurtlu tavuk’ tarifi ve diğer şeyler de Milliyet Sanat’ta artık.


Havaalanı soygunu
Anlıyorum, havaalanlarında yeme içme diğer yerlerden pahalı. Ama bizde durum biraz ‘soygun’ durumunu almış artık. Geçen hafta dış hatlarda kahvemi içip otururken gelen geçen yabancıların tepkisini de izleme şansı buldum.
Her gelen kahvesini sandvicini aldıktan sonra fiyatı öğrenip küçük bir şok geçiriyordu. 2-3 kere tekrarlatanlar, “yok artık” deyip aldığını geri bırakanlar, şüpheli şüpheli bakıp söylenerek uzaklaşanlar.
O derece ki, garsonlardan biri arkadaşlarına dönüp “İki portakal suyu bir kek için 20 euro aldık adamdan, yuh!” dedi. Üzerine ne denir ki? Belki şu: Acaba artık bir çeki düzen mi verilse buna?