“Sen hayatta her zaman seyirci olarak kalacaksın!” “Daha ağır bir hakaret edilebilir mi bir insana?” diye düşündüm duyduğum zaman.
Tomris Giritlioğlu’nun “Güz Sancısı” filminden bir sahneydi. Zeliha Berksoy’un oynadığı Rum madam, sadece ‘kendisinden’ olanlara ait gördüğü vatan söz konusu olunca dostluğu, arkadaşlığı, güven ve vefa duygularını ‘teferruat’ kabul edebilenlerden Behçet’e (Murat Yıldırım) haykırıyordu bu cümleyi.
Aslında attığı adımların sonunu çok da hesaplamadığı anlaşılan, piyon olarak kullanılan ve neticeyi kendisi de dehşete kapılarak izleyen Behçet’e.

Taraf olmak...

Ama işte, kendi ellerinle işlemediysen de bir cinayeti, durup izlediysen, görmezden geldiysen, arkanı dönüp gittiysen masum sayılamazdın artık. Bazı durumlar taraf olmayı gerektirirdi, seyirci kalmak kurtarmazdı insanı sorumluluktan.
“Güz Sancısı” bütünüyle etkileyici bir film. Her daim sancılı bir ülkenin 1955 sonbaharındaki iyiden iyiye kasvetli atmosferinde ‘düşman’ saflardan iki gencin aşkı var merkezde.
Bir yanda babası 6 - 7 Eylül olaylarının beyin takımından olan, sağ eğilimli Behçet, diğer yanda babaannesi tarafından üst düzey bürokratlara pazarlanan Rum fahişe Elena (Beren Saat).

Denedin mi?

Oyuncuların hepsi birbirinden iyi ya, Okan Yalabık ve İlker Aksum gerçekten bu kuşağın en parlak yıldızlarından. Beren Saat ve Belçim Erdoğan da öyle...
Kimin kimi bir topraktan kovmaya hakkı var? Vatan sevgisinin tartısı kimin elindedir? Damarlarındaki kanla mı bağlanır insanlar birbirine, yoksa aynı şeye gözünün dolması mıdır asıl mesele? Ve bir türkünün Rumca başlayıp Türkçe devam edebilmesi mesela... “Geçti bizden sevdalık, al cebimden saçları” diye içli içli mırıldanırken finalde, insan olarak hayatta bütün seyirci kaldıklarımız, müdahale edebilecekken etmediklerimiz bir bir geçiyor gözümüzün önünden.
Belçim Erdoğan’ın müthiş bir zarafetle oynadığı Nemika’nın Behçet’e “Engel olmayı denedin mi?” deyişi de kulaklardan gitmiyor.
Görüp de görmezden, duyup da bilmezden geldiğimiz, engel olmayı denemediğimiz bütün suçlarda payımız yok mu? Gözleri kapatmak, “Ben yapmadım” demek çözüm mü?

Galadan birkaç not
“Güz Sancısı”nın İstinye Park’taki galasında inanılmaz bir kalabalık vardı. Yürüyen merdivenlerde ezilme tehlikesi geçirsek de yılmadık.
Bu kadar meşhuru bir arada gören kameralar kime ne soracağını şaşırmıştı anlaşılan, daha önce hiç sinema filminde oynamamış birtakım isimleri filmin yönetmenini, kadrosunu değerlendirirken görmek enteresandı gerçekten.
“Aaa ıssız adam. Ben yanına gideyim sen cep telefonuyla bizi çek” nidaları da. Cemal Hünal gecenin ilgi odaklarından biriydi, anlaşılan her genç kızın dünyasında bir ıssız adam var...
En çok fotoğraf çektiren oyuncu mütevazı gülümsemesiyle Okan Yalabık’tı yine de.
“Salonlar açılmıştır” anonsuyla birlikte herkes tıkır tıkır yerini aldı, kimse dışarıda kalmadı, başarılı bir organizasyondu gerçekten.
İstinye Park’ın asansörünü umumi hela olarak kullanmak kimin fikriydi, bu da gecenin sorusu olarak kaldı kendimizi kokudan bayılmamak için dışarı zor atarken...

Toprak kokulu türküler
Çok güzel bir ahşap kutu çıktı geçen gün gelen bir paketten. Üzerinde “Biz bu toprakları seviyoruz” yazıyor... Allah Allah deyip açıyorum...
İçinde kareli bir mendil, hani çocukken bayramlarda aldığımız, önlüğümüzün cebinde taşıdıklarımızdan ve ortasında bir CD: “Aşık Veysel’in Dilinden Toprağa Çalan Türküler”.
Bayram mendilini açıp da içinde lokum bulunca nasıl sevinirsen öyle bir duygu bende. GÜBRETAŞ tutmuş, tarımsal alandaki faaliyetlerine kültürel olanları eklemeye karar vermiş.
Bir toprağı sevmek
Kültür ve sanatın en üvey evlat olduğu bir dönemde kalkışmış buna ve ilk adım olarak da Kalan Müzik’le işbirliğine gidip bu CD’yi hazırlatmış. İçinde altı tanesi ilk kez yayınlanan 15 Aşık Veysel türküsü var. “Kara Toprak” da mevcut elbette, “Uzun İnce Bir Yoldayım” da...
Bu toprağa sesiyle, kalemiyle, fırçasıyla, fikirleriyle değer katan sanatçılara sahip çıkma amaçlı etkinliklerin devamı gelecekmiş, ne güzel, vatanı sevmenin binbir çeşit yolu var tabii...