Sıra dışı bir kadının öyküsü

Prof. Dr. Türkan Saylan’ın son günlerini anlatan “Türkan” filmi, ikinci ölüm yıldönümünde gösterimde


Bir filmin (duruma göre bir kitabın, bir oyunun, bir şarkının ve hatta
televizyon dizisinin de), beni ağlatması için fazla bir şey gerekmiyor. Her an akmaya hazır bekleyen bir yaş depom mevcut. Fakat bütün bir filmi sürekli gözümün kenarında duran bir damla yaşla izlediğim olmamıştı daha önce. ‘Türkan’ yaptı bunu.
Ne yalan söyleyeyim, daha hamasi bir şeyler bekliyordum giderken. Fazlaca ruhu olmayan bir ‘kahramanlık’ öyküsü... Türkan Saylan’ın ‘insan’ tarafının bu kadar ağır basacağını tahmin etmemiştim.
Kimsenin sahip çıkmadığı kız çocukları, el uzatmadığı lepralılar için, hayatında bir şekilde ‘dokunduğu’ pek çok kimse için yaptıkları bir yana, çocuksu, muzip, güçlü, ama bir o kadar da kırılgan, ömrünün son günlerinde sevdikleriyle vedalaşan, hatalarıyla hesaplaşan, çok insani bir şekilde ölümden korkan bir kadın tanıdım.
Dizinin apar topar bitmesinden sonra filmin hikayenin neresinden tutacağını da merak ediyordum doğrusu. Çok doğru bir şey yapmış, tamamen Türkan Saylan’ın son günleriyle sınırlamışlar. 20 küsür senedir mücadele ettiği kanser, artık neredeyse bütün enerjisini alıp götürmüşken, tek dileği Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)’nin
2 Mayıs’taki 20’nci kuruluş yıldönümünü görmekken, bir sabah evine gelen beklenmedik ‘misafirlerle’ başlıyor film. Ergenekon dalgasının gelip ÇYDD’yi vurduğu 13 Nisan sabahıyla yani.

Tek hedefi var: 2 Mayıs’a kadar ayakta kalmak

Didik didik edilen kitapları, fotoğrafları, aşk mektupları, yemek tarifleri havalarda ucuşup bütün hayatı koca bir döküntü yığını halinde odanın ortasında toplanırken, o sükunetle izliyor. “Elindeki siğili yaktır mutlaka” diyor kadın polise mesela o arada. Ama siz, izleyici olarak o kadar sakin olamıyorsunuz, hakikaten çok sarsılıyorsunuz. İki yıl sonra, bir kez daha.
Türkan ise, 15 gün sonraki ÇYDD gecesine biletlerin hızla tükendiğini görünce, “İyi ki baskın olmuş” diye sevinen, ayakta zor duracak kadar halsizken hastanedeki çocuklarla palyaçoculuk oynamaya kalkışan, en sevimsiz durumlarda espri patlatan enteresan bir kadın. Kimsenin durup üzülmesine, vahvahlanmasına izin vermiyor. Tek hedefi var,
2 Mayıs’ta ayakta olunacak, o kadar. Oluyor da... Son sahnesini başarıyla oynuyor, Türkiye’ye o fotoğrafla veda ediyor.

Son Boğaz gezisi

O güne kadarki süreçte hayatla hesaplarını kapatıyor, ömrünü geçirdiği yerlere son ziyaretlerini yapıyor. Aşkını geri çevirip dostluğunu bir ömür sakladığı Ali’yle (dizide Saygın Soysal’dı hani, şimdi Burçin Oraloğlu olarak çıktı karşımıza) son bir Boğaz gezisini bile ihmal etmiyor. Ama tabii odakta, oğulları Çağlayan (Tardu Flordun) ve Çınar (Ragıp Savaş), onlarla olan ilişkisi var... Bir de torunu.

Yıldızlar kadrosu

Dizinin senaryosunda da imzası bulunan Oya Yüce, Ayça Mutlugil’le birlikte yazmış filmi. Yine esin kaynağı, Ayşe Kulin’in kitabı. Çok etkileyici, çok duygusal ve hüzünlü sahneler yazmışlar. Dizinin yönetmenliğini Türkan Derya’dan devralan Cemal Şan, çok sade bir anlatımla insanın içine işleyen bir film çekmiş. Rüçhan Çalışkur, sadece fiziğiyle benzemekle kalmamış, incelikli oyunuyla çok şahane bir Türkan Saylan olmuş. Tardu Flordun ve Ragıp Savaş filmin diğer iki lokomotifiyken, irili ufaklı rollerde Şebnem Sönmez’den İsmail Hacıoğlu’na, Şevket Çoruh’tan Şemsi İnkaya’ya, Türkan Saylan için bir araya geldiği anlaşılan bir ‘yıldızlar kadrosu’ var filmin.
Ortada bu ülkeden geçmiş çok sıra dışı bir karakterin, çok güçlü ve mücadeleci bir kadının öyküsü olduğunu unutsanız bile... Zamanını kendisi ve ailesinden çok ‘başkalarına el uzatmak için’ kullanmış ve yolun sonuna gelmiş bir kadın nasıl hisseder? Annesini hep birileriyle paylaşmak zorunda kalmış bir çocuk, yetişkin olduğunda onu anlar ve affeder mi? Sadece bunlar üzerine ince ince düşündürdüğü için bile etkili, ‘Türkan’.