Ne kadar özenirim hayatta ne yapmak istediğini bilen insanlara... Daha ilkokulda kafalarına koyarlar doktor, mühendis, avukat olmayı, o yolda emin adımlarla ilerlerler.
Kimisi de benim gibi sürekli fikir değiştirir. İlkokuldayken “Hayvanları çok seviyorum veteriner mi olsam ben?” ile başladı serüvenim, sonra bir gün diplomat, bir gün avukat, her zaman oyuncu ve neyse ki gazeteci olmayı hayal ettim... Bunu da sanırım “Sekiz Sütuna Manşet” dizisindeki gazeteci Ümit karakterine borçluyum... Yani Attilâ İlhan’a.
Fakat ruh böyle çalkantılı olunca, üniversite için tercih yapma zamanı geldiğinde de apışıp kalıyor insan. Başka ülkede olsa gider bir bölüme kaydolursun, baktın hoşuna gitmedi, değiştirirsin. Bizde 18 gibi bir yaşta, hangi dersleri okuyacağını, ne olarak mezun olacağını ve bu olduğun şeyin seni mutlu edip etmeyeceğini hiç bilmediğin bölümleri alt alta sıralıyorsun, ne çıkarsa bahtına. 

Şunu oku da...

Bir de üstelik “Sen şunu oku da, gene o işi yaparsın” eğilimi mevcut. Ben mesela, gazeteci olmak istiyorum dediğimde çevremden aldığım yanıt “Gazetecilerin çoğu basın yayın mezunu değil, sen başka bir şey (Hukuk, iktisat, siyaset gibi daha ‘ciddi‘ bir şey) oku, gene gazeteci olursun” idi.
Nitekim ne oldu? İskambil oynarken kağıt sayacak kadar bile rakamlardan hoşlanmayan ben, gittim İktisat okudum, ekonometriyle, istatistikle gençliğimi tükettim. Ve gazeteci de oldum sonuçta. Ama biraz uzun ve meşakkatli bir yol olmadı mı sanki?
Şimdi bunları neden düşünüyorum, sevgili yeğenimin tercih vakti geldi de ondan. Onun gönlü sinemadan yana gibi ama bütün yıl deli gibi çalıştı, şahane bir puan aldı, siyaset bilimi mi okusa diye düşünüyor... “Sinemayı gene yaparsın” korosu iş başında tabii...
Geçen gece teyze - yeğen çıktığımız Cihangir turunda başka mevzumuz yoktu doğal olarak. Önce çok sevdiğim bir arkadaşımla oturduk. Tesadüf, ikimizin de yolu ‘İktisat’tan dolanıp asıl istediğimiz mesleklere varmıştı. Biz gereksiz uzatmıştık yolu ya, istiyorduk ki hemen tecrübelerimizi ona aktarıverelim, o kestirmeyi bulsun.
Su yolunu bulur mu?
Öyle olmuyor tabii, karışıyor kafası. Gönül hâlâ sinemadan yana olsa da, akıl biraz psikolojiye kayar gibi oldu... Tam mevzu burada bağlanacak gibiydi ki yan masadan bir ses geldi, “Biri psikoloji mi dedi?” şeklinde...
Hadii, meğer o da psikoloji okuyurken asıl istediğinin sosyoloji olduğunu keşfetmiş, sonunda da döne dolana gazeteci olmuş bir arkadaş değil miymiş? Ama yani hiç kimse mi okuduğu işi yapmıyor bu memlekette?
Başladı mı sana hararetli bir tartışma, herkes kendi bölümünden şikayetçi.
Evet, sonunda su akmış, yolunu bulmuş, belki sınav zamanında sahip olmadığımız cesarete okurken kavuşmuş, radikal adımlar atmışız... Belki ne istediğimizi bilmeden girdiğimiz yerde “Ne istemediğimizi” görüp can havliyle atmışız kendimizi başka köşelere...
Ama olmayabilirdi, ben şu anda o görmeye tahammül edemediğim rakamlarla boğuşuyor olabilirdim... Sadece öğrencilik günlerimi değil bütün hayatımı feda etmiş olabilirdim...
Kim bilir kaç genç şu an böyle bir yol ayrımında... Diyeceğim tek şey var: İyi düşünmeli, çok iyi... Ya su yolunu bulmazsa?

Sek Karadeniz
Paşakapısı Cezaevi’nde şarkı söylerken izlemiştim Şevval Sam’ı ilk kez. Zaten ilk albümünü yeni çıkartmıştı, Türk sanat müziği parçaları söylüyordu, adı gibi “Sek” bir albümdü. Kendisi de bir o kadar sadeydi. Ve samimi. Bu ‘samimi’ lafını kullanırken ürküyor insan, ortalık samimiyet tüccarından geçilmiyor çünkü.
Benim kastettiğim şöyle bir şey, orada uzaylıların arasına düşmüş gözlemci bir dünyalı gibi değildi Şevval Sam. Orada, o salondaki insanlardan biriydi, o kadar...
Sulandırmadan...
Şimdi yeni bir albüm çıkardı, gene Kalan Müzik’ten, adı “Karadeniz”. Ve gene son derece ‘sek’... Sulandırılmamış. “Gülbeyaz” dizisi ortalığı kasıp kavururken, Kazım Koyuncu’yla söyledikleri “Ben seni sevdiğumi” dillerden düşmezken değil, şimdi... Çünkü “Bir şey tutuyorsa suyunu çıkaralım” yaklaşımını etik bulmuyor, Radikal’de Merve Erol’a söylediği gibi... Ne ‘tuhaf’ bir bakış açısı...
Şevval Sam’ın bütün yalınlığı, iddiasız iddiası ve evet yine samimiyeti var bu albümde. “Kendisine hoyratça zarar vererek otoyol yapanları affetmeyecek, verdiklerini bir gün geri alacak” olan Karadeniz var boydan boya. Ve tabii Kazım Koyuncu’nun eli, sesi, yüreği... “Koyverdun gittun beni” diyor gittiği yerlerden...
Albüm, “Dertliyim Kederliyim” türküsünü yazan Maçkalı Hasan Tunç’un sözleri gibi sadeliğiyle çarpıyor insanı... “Bu dünyadan fayda yok / Oteki da şupheli”.