“İnsanlar birbirini ya kumar masasında tanır, ya yolculukta” inancıyla ikinci kez demir aldı Milliyet gemisi geçen hafta. Bu kez istikamet Midilli’ydi, o en yakın komşu ada. Kendimizi tanıtmak ve daha yakından tanımak üzere konuk ettiklerimiz ise reklam verenler...
Doğrudur, birini tanımak için birebirdir yolculuk. Hele de gemi yolculuğu. Karayla, gerçek hayatla bağlantın yok, hiçbir şey için acelen yok. “Bir kahve içimi”yle sınırlanmıyor sohbetler. Karşılıklı çalıp duran cep telefonlarıyla bölünmüyor...
Bir de ‘aynı gemide’ olma duygusu var tabii. Seçenek yok, o yolu birlikte tamamlayacağız. İyi oynayan kazanmayacak, kimse kimseden daha önce varamayacak ‘hedef’e. Hatta bir hedef de yok, yol var sadece. Yan yana durmak yeterli bir dostluğun yeşermesi için. 

Telaşsız sohbetler

Öyle de oldu nitekim. Deniz boyunca uzayıp giden telaşsız sohbetler ettik, aynı anda iyi birer anne olan çok başarılı genç iş kadınları tanıdım. Kadınların karşılarındakinin gözlerine bakıp hemencecik kalplerini açabilmelerine bir kez daha hayran oldum. Sanki kırk yıllık dost gibi hayatlarımızı anlattık birbirimize. Geceleri birlikte şarkılar söyledik.
Yıllardır aynı binanın içinde olup iki kelime edemediğimiz, yanlarından geçerken “Naber?” deyip cevabını bile bekleyemeden uzaklaştığımız insanlar ‘meslektaş’ olmaktan çıkıp ‘dost’ oldular iki günde.
Midilli zaten hem tanıdık hem yepyeni bir alem. Turist mevsimi de değil ya, her gittiğimiz yerde el üstünde tutulduk. Kendi aramızdaki konuşmalarımızı duyup “Merhaba” diye seslenenler, kameralarımıza poz verenler... Gündüz gittiğimiz manastırdan “Hep gelin e mi?” diye uğurlandık. Akşam tavernada yarı Türkçe yarı Yunanca söylendi şarkılar... “Çiftetelli Turkiko” ile noktalandı gece. 

Kendinle tanışma

İnsan sadece başkasını değil kendisini de daha iyi tanıyor yolculukta. Hele hayatın gürültüsü içinde epeydir ‘kendi sesini’ duyamamışsa... Yeni bir ‘tanışmaya’ vesile olabiliyor uzun bir deniz yolu.
Gözünüz hala bir yerden ısırıyorsa ‘kendinizi’, o derece uzak düşmemişseniz henüz ve dimdik durup gözünün içine bakacak gücünüz de varsa, bir ısınma turu için daha uygun bir vakit olamaz.
Belki biraz tartışırsınız, sonunda uzlaşırsınız. Çakralarınız mı üçüncü gözünüz mü açılıyor, artık ne oluyorsa oluyor, Ege’nin meltemi bütün tortuları önüne katıp içinizde esmeye başlıyor sonunda... Tortular? Çanakkale Boğazı’ndan denize dökülüyor elbette... 

Kalbe yatırım
Bir büyülü akşamdı santralistanbul’daki gerçekten. Murathan Mungan’ın “Kadından Kentler”inin okuma akşamı... Geceyi Zeynep (adının önüne Miraç, ardına Özkartal eklediğimiz) anlattı pek güzel. Ben beni en çok etkileyen yanından söz etmek istiyorum.
Bir inanılmaz dostluk durumu vardı ortamda. Böyle günlerde birileri kıskançlığını içinde tutamayıp sevimsiz bir laf eder, ‘dost acı söyler’ deyip can sıkar ya, hiçbiri yoktu...
12 birbirinden şahane kadın kalkmış kitaptan parçalar okumaya gelmiş. Daha önce birarada görmemişiz onları, bir daha da zor herhalde. Üstelik besbelli epeyce mesai verip hazırlanmışlar da. 

Ortak payda...

Kim nasıl okumuş, hata yapmış mı, dili sürçmüş mü, kimsenin umrunda değildi. Suzan Avcı’nın o tarazlanmış sesiyle Hayat Hanım’ın ta kendisi oluverişiydi mesele... Ya da Türkan Şoray’ın kocasını bırakıp Almanya’ya giden kadını ezbere oynayışı...
Yanyana duruşları, bittiğinde kucaklaşmaları görülecek şeydi. Murathan Mungan’ın büyük bir zarafetle gelip ellerini öpüşü de elbette... Heyecandan sesi titriyordu, bunca yıldan, 50 kitaptan sonra...
Sonrasında da bu 12 kadının her birinden diğerleri hakkında hoş sözler duyduk sadece. Herkes ötekini beğenir, sever haldeydi. Nereye gitmişti o meşhur ‘sanatçı ego’su?
İşin sırrı bu isimleri biraraya toplayan ortak paydanın, Murathan Mungan’ın sözündeydi besbelli... “Kalplere yatırım yaptım ben” dedi. Kalp kazanmaya çalışmıştı hep. Kazanmak da marifet değildi, kazandığını elinde tutmaktı, biriktirmekti mühim olan. Ve faizi en yüksek yatırımdı, bire yüz veriyordu, gördük o gece.